Açılış
Emre otuz beş yaşında, bir ilaç firmasında bölge satış müdürü. Hayatında neyin önemli olduğunu bildiğini düşünür: başarı, hedefler, terfi. Ofisinde duvarda çerçeveli bir yazı var: «Kazananlar asla bırakmaz.» Yılın en iyi satış müdürü ödülünü iki kez aldı.
Geçen ay amcası Rahmi Bey öldü. Rahmi Bey kırk yıl Bursa'da küçük bir bakkal işletmişti; ne zengin olmuş ne ünlü. Emre cenazeye biraz da görev duygusuyla gitti. Ama cami avlusunda ve sonra taziye evinde gördükleri onu şaşırttı. İnsanlar bitmek bilmeyen hikâyeler anlatıyordu. Biri, işsiz kaldığı bir kış Rahmi Bey'in ona veresiye defterini hiç kapatmadığını söyledi. Bir başkası, mahallede bir dedikodu dolaşırken Rahmi Bey'in «ben duymadım, duymadığımı da söylemem» diyerek konuyu kapattığını anlattı. Yaşlı bir kadın ağlayarak, her bayram sabahı kapısına bırakılan bir torba şekeri hatırladı; kimin bıraktığını yıllar sonra öğrenmişti.
Kimse Rahmi Bey'in ne kadar kazandığından, kaç dükkânı olduğundan söz etmedi. Emre dönüş yolunda arabada kendine bir soru sordu ve sorudan hoşlanmadı: ben öldüğümde insanlar ne konuşacak? Yılın satış müdürü ödülünü mü?
Bilgenin kapısı
Tatçı neşrinde 159 numarayla yer alan şiir, gündelik hayat için bir öğütler dizisi gibidir. İkinci beytinde değerlerin nihai ölçüsünü verir:
«Öyle yaşa ki huyunla, öldüğünde onu konuşsunlar. Kalıcı hayat budur canım; kötü bir adla gitme.»
Ve aynı şiirde bu huyun nasıl bir şey olduğunu birkaç küçük örnekle anlatır:
«Nefsine uyup beş parmağını birden ağzına götürme; birini kes, miskine ver, unutma, gerekir. Duyduğun sözü duyduğun gibi söyle; kendinden akıllılık edip birkaç söz daha katma.»
Bakmadığın yer
Değerlerimizden söz ederken genellikle büyük kelimeler kullanırız: dürüstlük, cömertlik, adalet, başarı. Bu kelimeler bir tür kimlik kartı gibidir; kim olduğumuzu, neye inandığımızı söyler. Emre'nin duvarındaki yazı da böyle bir kartın parçasıydı. Değerlerini biliyordu, onları çerçeveletip asmıştı.
Yunus'un dikkati ise büyük kelimelerde değil. Büyük kelimelerden değil, küçük hareketlerden söz ediyor. Beş parmağını birden ağzına götürme, birini miskine ver. Duyduğun sözü duyduğun gibi aktar, kendinden bir şey katma. Bunlar bir değerler listesi değil, bir lokmanın ve bir sözün nasıl kullanılacağına dair talimatlar. Ve Yunus'a göre insanın gerçek değerleri tam burada, lokmada ve sözde görünür.
Rahmi Bey'in cenazesinde anlatılan hikâyelerin hiçbiri büyük bir kelime içermiyordu. Kimse «çok cömert bir adamdı» ya da «dürüstlüğün timsaliydi» demedi. Herkes küçük bir an anlattı: kapanmayan bir veresiye defteri, kapatılan bir dedikodu, kapıya bırakılan bir torba şeker. Rahmi Bey'in değerleri bir duvarda asılı değildi; kırk yılın içine dağılmış binlerce küçük hareketteydi. Ve öldüğünde konuşulan da onlardı.
Yunus'un beytindeki «öldüğünde konuşsunlar» ölçüsü, değerler hakkında sert ama dürüst bir sınama sunuyor. İnsan yaşarken kendini istediği gibi anlatabilir. Ama öldükten sonra onun hakkında konuşulanlar, onun gerçekte nasıl yaşadığının bir özetidir. Ve bu özet çoğu zaman insanın kendine biçtiği değerlerle örtüşmez. Emre kendini başarıyla tanımlıyordu. Ama arabada sorduğu soru ona şunu gösterdi: insanlar bir gün onun hakkında konuşurken başarı belki hiç akıllarına gelmeyecekti. Akıllarına gelecek olan, onlara nasıl davrandığıydı.
Yunus'un altıncı beyti bu küçük hareketlerin belki en gözden kaçanını yakalıyor: duyduğun sözü duyduğun gibi söyle. Bir dedikoduyu aktarırken ona bir parça daha eklemek, bir hikâyeyi anlatırken biraz süslemek, bir haberi biraz büyütmek. Bunlar o kadar küçük ve o kadar yaygındır ki çoğumuz onları bir değer meselesi olarak görmeyiz. Yunus ise görüyor. Rahmi Bey'in «duymadığımı da söylemem» cümlesi, bu beytin kırk yıllık bir uygulamasıydı.
Bu küçük hareketlerin bir ortak noktası var: hepsi bir başkasıyla ilgili. Lokmanın bir parçası miskine gidiyor, söz bir başkasına aktarılıyor, kaş bir istekte bulunana karşı çatılmıyor. Yunus'un değerleri insanın kendi iç dünyasında kalan soyut ilkeler değil; bir insanın başka bir insanla karşılaştığı anda görünen şeyler. Belki de bu yüzden ölümden sonra konuşulan onlardır: çünkü başkalarının hafızasında yaşayan, onlara dokunan anlardır.
Derinleşme
Yunus'un bir başka şiirinde değerin bir başka yüzü var:
«Ârif can verir de fark etmez; yalancı ise malına kıyamaz. Yalanla gerçeği bir tutmasınlar.»
Bu beyitte değerin gerçek mi sahte mi olduğunu ayıran bir ölçü var: verirken fark etmemek. Bilge kişi en değerli şeyini bile verir ve bunun farkına bile varmaz; yalancı ise malından bir parça vermeye kıyamaz. Rahmi Bey'in kapıya bıraktığı şeker torbası tam da böyleydi. Kimin bıraktığını yaşlı kadın yıllar sonra öğrenmişti. Rahmi Bey vermiş ve fark ettirmemişti; belki kendisi de bunu bir iyilik olarak saymamıştı. Değer, en sahici hâlinde, sahibinin bile hesabını tutmadığı bir şeydir.
Bu ölçü Emre'nin duvarındaki yazıyla ilginç bir karşıtlık kuruyor. «Kazananlar asla bırakmaz» cümlesi bir değer ilan ediyordu ve bu değer, hep görünen, ödüllendirilen, sayılan bir değerdi. Satış hedefi tutulur, ödül alınır, herkes görür. Rahmi Bey'in değerleri ise görünmeyen, ödüllendirilmeyen, sayılmayan şeylerdi. Ve tuhaf biçimde, öldüğünde konuşulan tam da onlardı.
Yunus dünyayı da küçümsemiyor. Aynı şiirin yedinci beytinde şöyle der: dünya yağlı ve tatlıdır, insanın onu yemesi gerekir; ama değersiz bir şeye tamah edip kesip kemirip yutma. Dünyanın tadını çıkarmak bir kusur değil; kusur, onu hırsla, başkasının payını düşünmeden yutmak. Beş parmaktan biri yine de miskine ayrılmalıdır.
Bu, Emre'nin başarısının değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Çalışkanlık da bir değerdir; ailesine bakmak, işini iyi yapmak da. Ama Yunus'un şiiri bir sıralama öneriyor: kalıcı hayat, huyla yaşanan hayattır. Unvanlar, ödüller, rakamlar bir gün silinir; bir insanın başkalarına nasıl davrandığı ise onlarda bir iz bırakır. Rahmi Bey'in cenazesinde kimse onun yıllık cirosunu hatırlamadı. Ama veresiye defterini bir işsize açık tuttuğunu yirmi yıl sonra bile hatırlayan biri vardı.
Yunus aynı şiirin dördüncü beytinde bir sahne daha çizer: bir derviş geldiğini gördüğünde ayağına yüz sür; senden Allah rızası için bir şey isterse kaşını gözünü çatma. Değerin bir sınavı, istenildiği an yüzünün ne yaptığıdır. Emre ertesi hafta ofiste genç bir satış temsilcisinin ondan yardım istediğini fark ediyor. Eskiden «hedeflerine odaklan» deyip geçerdi. Bu sefer kaşını çatmadan oturuyor, bir saat onunla çalışıyor. Bu kimsenin ödül vermeyeceği bir saat. Ama belki bir gün, birinin anlatacağı küçük bir hikâye olur.
Öbür bilgeler
Buda'nın Kālāmalara verdiği sınama (BUD-K01.8), bir değerin doğruluğunu onun sonuçlarına bakarak tartmayı öğütlüyordu. Yunus'un «öldüğünde konuşsunlar» ölçüsü bunun en uzun vadeli biçimi: bir hayatın değerleri, o hayatın başkalarında bıraktığı izle tartılır.
Kriton'daki hapishane sahnesini konuştuğumuz Sokrates sohbetinde (SOK-K01.8) bir ilke, ancak ona tutunmak pahalıya geldiğinde sınanıyordu. Yunus'un ârifi ise bedeli fark etmeden öder. İki bilge birlikte okununca bir yol görünüyor: önce bedeli bilerek ödenen değer, zamanla bedeli fark edilmeyen bir huya dönüşür.
Bugün bir kez dene
Bugün kendine Emre'nin sorusunu sor: ben öldüğümde insanlar ne konuşacak? Cevabı büyük kelimelerle değil, küçük anlarla düşün.
Sonra Yunus'un beyitlerinden birini bugün uygula: beş parmaktan birini birine ver, ya da duyduğun bir sözü hiçbir şey katmadan aktar.
Akşam bir iyiliğini sayma. Rahmi Bey'in şeker torbası gibi, kimsenin bilmediği bir iyilik yap ve hesabını tutma.
Yanında taşıyacağın soru
Duvarına astığın değerler ile senden sonra anlatılacak küçük hikâyeler aynı şeyleri mi söylüyor?