Açılış
Taner Bey kırk yedi yaşında, orta büyüklükte bir tekstil firmasında mali işler müdürü. Yirmi yıldır muhasebeci. Oğlu üniversiteye başladığında ona bir öğüt vermişti: «Hayatta ne olursa olsun dürüst ol. Para gelir gider, ad kalır.» Bu cümleyi sık sık kurar; aile sofrasında, bayram ziyaretlerinde. Dürüstlük onun için bir değer, belki de en önemlisi.
Geçen hafta firmanın sahibi onu odasına çağırdı. Bankadan büyük bir kredi alınacak; bilanço biraz «düzeltilmeli». Birkaç alacak kalemi şişirilecek, bir borç bir sonraki yıla kaydırılacak. «Herkes yapıyor Taner Bey, sen de biliyorsun. İmzan yeterli.» Taner Bey bir şey demeden çıktı.
Akşam eşi Sevgi Hanım'a anlattı. Sevgi Hanım uzun süre sustu, sonra yumuşak ama kararlı bir sesle konuştu: «Taner, ev kredisi var, oğlun okuyor, annenin ilaçları var. Bu yaşta işsiz kalırsan kim seni alır? Bir imza. Bir kere. Çocuklarımızı düşün.» Taner Bey eşinin haklı olduğunu biliyordu. Ama oğluna yıllar önce söylediği cümle kulağında çınlıyordu. Ve bir soru: o cümle yalnızca bedeli olmadığı zamanlar için miydi?
Bilgenin kapısı
Platon'un Kriton'unda Sokrates hapistedir; idamı birkaç gün sonradır. Eski dostu Kriton şafak vakti gelir ve onu kaçırmak için her şeyi ayarladığını söyler. Muhafızlar rüşvetle susturulmuş, kaçış yolu hazırdır. Kriton yalvarır: çocuklarını düşün, dostlarının adını düşün. Sokrates cevap verir:
«Sevgili Kriton, gayretin çok değerli, eğer doğruysa; ama yanlışsa, gayret ne kadar büyükse tehlike de o kadar büyük. Ben şimdi de, her zaman da, düşündüğümde bana en iyi görünen akla uyan biriyim. Başıma bu talih geldi diye kendi sözlerimi inkâr edemem; şimdiye kadar saygı duyduğum ilkelere hâlâ saygı duyuyorum.»
Sonra Kriton'a bir soru sorar: mahkûm edilmeden önce doğru bulduğumuz bir söz, şimdi konuşmak için konuşulmuş, çocukça bir laf mı oldu?
Bakmadığın yer
Değerlerimizden söz ederken genellikle onları söylediğimiz anlara bakarız. Dürüstlük, sadakat, adalet, cesaret. Bunları sofrada, bir sohbette, bir öğüt verirken söyleriz. Ve söyledikçe kendimizi o değerlere sahip sanırız. Taner Bey de yirmi yıl boyunca dürüst bir adam olduğunu biliyordu; bunu oğluna öğütleyecek kadar.
Sokrates'in sorusu değerlere bakmadığımız bir yerden bakıyor. Mahkûm edilmeden önce doğru olan söz, mahkûm edildikten sonra da doğru mu? Değerin gerçek sınavı, bedelsiz olduğu zaman değil, bedeli olduğu zamandır. Bir değer ancak ona tutunmanın bir şeye mal olduğu anda değer olup olmadığını gösterir. Bedel yokken söylenen her değer, Sokrates'in deyişiyle, belki yalnızca konuşmak için konuşulmuş bir sözdür.
Taner Bey'in yirmi yılı bu sınavdan hiç geçmemişti. Dürüstlük ona bugüne kadar hiçbir şeye mal olmamıştı; aksine, ona saygı kazandırmıştı. O yüzden kolaydı. Şimdi ilk kez dürüstlüğün bir bedeli vardı: işi, maaşı, ailesinin güvenliği. Ve şimdi ilk kez, oğluna verdiği öğüdün gerçek bir değer mi, yoksa bedelsiz zamanların bir süsü mü olduğu ortaya çıkacaktı.
Sokrates'in cevabının en dikkat çekici yanı, değerinin bir duygudan değil, bir düşünceden geldiğini söylemesidir. Ben düşündüğümde bana en iyi görünen akla uyarım, der. Ve hemen ekler: bu talih başıma geldi diye sözlerimi inkâr edemem. Yani değerini değiştirecekse, bunun sebebi talihin değişmesi değil, daha iyi bir akıl yürütmenin bulunması olmalıdır. Kriton'a da bunu teklif ediyor: eğer daha iyi bir ilke bulabilirsek seninle gelirim; bulamazsak hayır. Değer, bir korkuyla değil, ancak bir düşünceyle değişebilir.
Bu, Taner Bey'in durumunu netleştiriyor. İmza atmak için bulduğu her sebep korkudan geliyordu: işsizlik, kredi, yaş. Hiçbiri dürüstlüğün yanlış olduğunu göstermiyordu. Yalnızca dürüstlüğün pahalı olduğunu gösteriyordu. Sokrates'in ayrımıyla, bu bir ilkeyi değiştirmek için yeterli bir sebep değildi; ilkeden kaçmak için bir sebepti.
Sokrates aynı cümlenin devamında korkunun nasıl işlediğini de anlatır: kalabalığın gücü bizi daha çok hapis, el koyma, ölümle tehdit edebilir; bizi çocukları umacıyla korkutur gibi korkutabilir. Umacı imgesi yerinde. Taner Bey'in kafasında da bir umacı dolaşıyordu: işsiz kalmış, kredisini ödeyemeyen, oğlunun okul masrafını karşılayamayan bir adam. Bu tablo gerçek bir ihtimaldi; ama karanlıkta büyüyen bir umacı gibi, gerçekte olacağından çok daha büyük görünüyordu.
Derinleşme
Kriton sahnesinin bir başka katmanı, baskının nereden geldiğiyle ilgili. Sokrates'i kaçmaya zorlayan bir düşman değil, onu seven bir dosttur. Kriton bütün gücüyle, bütün sevgisiyle Sokrates'i kurtarmak ister. Ve Sokrates'in ilk cümlesi tam da bu sevgiye bir uyarıdır: gayretin değerli, eğer doğruysa; yanlışsa, gayret büyüdükçe tehlike büyür.
Sevgi Hanım'ın sözleri de böyleydi. Bir patronun baskısı kolay reddedilir; ama sevdiğin birinin, çocuklarını düşünerek yalvarması çok daha zordur. Değerlerimiz çoğu zaman düşmanlarımızla değil, sevdiklerimizin endişesiyle sınanır. Sokrates bu endişeyi küçümsemiyor; Kriton'un gayretini değerli buluyor. Ama sevginin büyüklüğünün, istediği şeyin doğru olduğunu göstermediğini de söylüyor.
Sokrates aynı konuşmada Kriton'a bir şeyi daha hatırlatır ve ikisi bunda anlaşırlar: değer verilmesi gereken yaşamak değil, iyi yaşamaktır; iyi yaşamak da adil ve onurlu yaşamaktır.
Sokrates aynı şeyi Savunma'da, mahkemenin önünde daha keskin bir dille söylemişti: işe yarar bir insan, yaşama ya da ölme ihtimalini hesaplamamalı; yalnızca yaptığı şeyin doğru mu yanlış mı olduğuna, iyi bir insanın mı kötü bir insanın mı rolünü oynadığına bakmalıdır.
Taner Bey'in durumu Sokrates'inki kadar ağır değil; onu ölüm değil, işsizlik bekliyor. Bu fark önemli ve Sokrates'in kahramanlığını herkesten beklemek haksızlık olur. Taner Bey'in ailesine karşı sorumluluğu da gerçek bir değerdir; Sevgi Hanım'ın kaygısı bir zayıflık değil. Ama Sokrates'in sorusu yine de geçerli: hangi hayat iyi bir hayat? İşini koruyup her sabah sahte bir bilançonun altındaki imzasıyla uyanan bir adamın hayatı mı, yoksa işini kaybetme riskini alıp oğluna verdiği öğüde sadık kalan bir adamın hayatı mı?
Bu sorunun kolay bir cevabı yok, ve Sokrates de kolay bir cevap vermiyor. Ama cevabın nerede aranacağını gösteriyor: korkuda değil, düşüncede. Taner Bey'in yapabileceği belki de ilk şey, Kriton'un yaptığı gibi, eşiyle birlikte oturup düşünmek. Başka bir iş nasıl bulunur, birkaç ay nasıl idare edilir, başka bir yol var mı? Belki patrona dürüst bir bilançoyla da kredinin alınabileceğini gösterebilir. Belki istifa etmek, kovulmayı beklemekten daha onurlu bir yoldur. Bunlar korkunun değil, aklın soruları.
Öbür bilgeler
Gazâlî'nin önce elin öğrendiğini anlatan hattat benzetmesi (GAZ-K01.7), bir huyun tekrarla kazanıldığını söylüyordu. Taner Bey'in yirmi yıllık dürüstlüğü de böyle bir tekrardı; ama hiç bedel ödenmemiş bir tekrar. Sokrates'in sınavı Gazâlî'ye bir şey ekliyor: alışkanlık olarak kazanılmış bir değer, ancak bedeli olduğu gün değere dönüşür.
Gazâlî'nin Bağdat'tan ayrılış hikâyesi (GAZ-K01.2) da bir değerin bedelini anlatıyordu: makamını, servetini, şöhretini bırakmak. Gazâlî orada aylarca iki ses arasında kalmıştı. Taner Bey'in iki sesi, Sevgi Hanım'ın sevgi dolu kaygısı ile oğluna verdiği eski öğüt, aynı türden bir çekişme.
Bugün bir kez dene
Bugün en önemli bulduğun bir değeri yaz. Sonra kendine sor: bu değer bana en son ne zaman bir şeye mal oldu?
Eğer hiç mal olmadıysa, Sokrates'in sorusunu sor: bedeli olsaydı ona tutunur muydum?
Bir de sevdiğin birinin, bir değerinden vazgeçmen için sana yaptığı bir baskıyı hatırla. O baskıya korkuyla mı, yoksa düşünerek mi cevap verdin?
Yanında taşıyacağın soru
Değer dediğin şeylerden hangisi, sana hiçbir şeye mal olmadığı için hâlâ bir değer olarak duruyor?