Açılış
Serpil Hanım elli dört yaşında. Eşi emekli oldu ve otuz yıldır oturdukları dört katlı müstakil evi satıp kızlarının yanına, küçük bir daireye taşınmaya karar verdiler. Daire iki oda bir salon. Nakliye firması bir kamyon gönderecek; kamyona sığmayan hiçbir şey gitmeyecek.
Serpil Hanım bir haftadır kolilerle uğraşıyor. Ama ilerleyemiyor. Çeyizinden kalma, hiç kullanılmamış porselen takımlar. Yıllarca biriktirdiği kristal biblolar. Annesinden kalma, açılmamış dantel örtüler. Her biri için aynı şeyi düşünüyor: «Bunu atamam, çok değerli.» Koliler çoğalıyor, kamyonun kapasitesi değişmiyor. Eşi bir köşede yalnızca iki kutu kitap hazırlamış, bekliyor.
Bir öğleden sonra dokuz yaşındaki torunu Deniz yanına geliyor, kolilerin arasında dolaşıyor, sonra soruyor: «Babaanne, bunları hiç kullanmadın ki. Neden değerliler?» Serpil Hanım cevap vermek için ağzını açıyor, sonra kapatıyor. Bu porselenler gerçekten neden değerliydi? Ve otuz yıl boyunca bunları kim için saklamıştı?
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın dünyayı konu alan kitabında, insanların dünyaya nasıl davrandığını anlatmak için bir mesel kurar. Bir grup insan bir gemiye biner, gemi bir adaya yanaşır. Kaptan onlara ihtiyaçlarını gidermek için inmelerini söyler ama oyalanmamalarını, geminin hızla kalkabileceğini hatırlatır. Yolcular adaya dağılır. Bir kısmı işini bitirip hemen gemiye döner ve en geniş, en rahat yeri bulur. Bir kısmı adanın çiçeklerine, kuşlarına, renkli taşlarına bir süre bakar, sonra tehlikeyi fark edip döner ve dar bir yer bulur. Bir başka grup ise o taşlara, o renkli kabuklara öyle hayran kalır ki onları bırakmaya kıyamaz ve bir yığınını yanında taşır:
«Gemide dar bir yerden başka yer bulamadı; taşıdığı taşlar yerini daha da daralttı, ona ağırlık ve bela oldu. Aldığına pişman oldu ama atmaya gücü yetmedi, koyacak yer de bulamadı; boynunda taşıdı ve almasına hayıflandı, ama hayıflanmanın faydası yoktu.»
Ve Gazâlî bu yolcunun sonunu da anlatır: kısa süre sonra o çiçekler solar, taşların rengi söner, kötü kokmaya başlar. Yolcu onları denize atmaktan başka çare bulamaz; ama onların kokusu ona çoktan işlemiştir.
Bakmadığın yer
Değerlerimizden söz ederken genellikle neyi önemsediğimizi düşünürüz. Ama değerlerin bir de daha sessiz, daha az bakılan bir yüzü var: neyi taşıdığımız. Ne biriktirdiğimiz, neyi bırakamadığımız, neyi korumak için zaman ve kaygı harcadığımız. Bir insanın değerleri, söylediklerinden çok, taşıdıklarından okunabilir.
Gazâlî'nin meseli tam bu yüzden keskin. Adadaki yolcuların hiçbiri kötü insanlar değil. Hepsi aynı güzelliği görüyor. Ama aralarındaki fark, neyi yanlarına aldıklarında. Bir kısmı yalnızca bakıyor ve dönüyor. Bir kısmı ise taşları alıyor. Ve o taşlar, adada güzel olan o taşlar, gemide bir yük oluyor. Değerli sandıkları şey, onların yerini daraltıyor, onları ağırlaştırıyor, sonunda da kokmaya başlıyor.
Serpil Hanım'ın kolileri bu meselin bugünkü bir karşılığı. Porselenler, kristaller, dantel örtüler. Hepsi bir zamanlar güzel ve değerli görünmüştü; adanın renkli taşları gibi. Ama otuz yıl boyunca dolapta bekledi, hiç kullanılmadı. Ve şimdi, küçük bir daireye taşınırken, onları taşımak yeri daraltacaktı. Gazâlî'nin yolcusu gibi, Serpil Hanım da onları bırakmaya kıyamıyordu.
Deniz'in sorusu meselin kalbine dokunuyordu: hiç kullanmadın ki, neden değerliler? Bu soru bir şeyin neden değerli olduğuna dair ölçüyü değiştiriyor. Bir şey pahalı olduğu için, eski olduğu için, annemden kaldığı için değerli sayılabilir. Ama Gazâlî'nin meseli başka bir ölçü öneriyor: bu şey yolculuğumda bana ne yapıyor? Yerimi mi genişletiyor, daraltıyor mu? Beni hafifletiyor mu, ağırlaştırıyor mu?
Gazâlî'nin meselinde bir ayrıntı daha var: taşı taşıyan yolcu, onu korumanın derdiyle meşguldür. Gazâlî bunu açıkça söyler: o taşlar onu köle yapmıştır, onları koruma kaygısı ve kaybetme korkusu onu meşgul eder. Serpil Hanım'ın otuz yılı belki de biraz böyleydi. Porselenler kırılmasın, kristaller tozlanmasın, dantel örtüler sararmasın. Kullanılmayan eşyalar, kullanılmamak için özen istiyordu. Değer sandığı şey, ona hizmet etmek yerine, onu kendi hizmetine almıştı.
Derinleşme
Gazâlî'nin meselinin en ince yanı, adanın güzelliğini inkâr etmemesidir. Çiçekler gerçekten güzeldir, kuşların sesi gerçekten hoştur, taşların renkleri gerçekten göz alıcıdır. İkinci grup yolcu, bu güzelliğe bir süre bakıp dönenler, kınanmaz; yalnızca biraz daha dar bir yer bulurlar. Gazâlî'nin itirazı güzelliği görmeye değil, onu taşımaya, ona el koymaya, onu bırakamamaya.
Bu ayrım değerlerle ilişkimizi incelikli bir yere taşıyor. Serpil Hanım'ın porselenlerinde de bir güzellik vardı; belki bir anı, belki çeyizinin hikâyesi, belki genç bir gelinin umutları. Bu güzelliği görmek, hatırlamak, ona bir süre bakmak meşru. Ama onu otuz yıl bir dolapta taşımak, bir kamyonu doldurmak, küçük bir dairenin yarısını kaplatmak başka bir şey.
Meselde bir grup daha var ve onların hikâyesi en acısıdır. Bunlar adanın ormanlarına dalarlar, meyve yerler, çiçek koklarlar, ağaçların arasında dolaşırlar ve gemiyi unuturlar. Dikenler elbiselerine takılır, dallar bedenlerini çizer, korkunç seslerden ürkerler; ama yine de dönmezler. Kaptanın çağrısı onlara ulaştığında, ellerindeki yükle zar zor kıyıya varırlar ve gemide yer bulamazlar. Bu yolcuların sorunu taşımak bile değil; yolda olduklarını unutmak. Bir şeyi o kadar önemserler ki, neden orada olduklarını, nereye gittiklerini hatırlamazlar.
Gazâlî meseli yorumlarken sert bir cümle kurar: akıllı ve basiretli olduğunu iddia eden birinin yeryüzünün taşlarına, yani altına ve gümüşe, ve kuru otlara, yani dünyanın süsüne aldanması ne çirkin. Bunların hiçbiri ölüm anında ona eşlik etmez; aksine ona yük ve bela olur, yaşarken de onu kaygı ve korkuyla meşgul eder.
Gazâlî meselin sonunda kimin vatanına sağ salim vardığını da söyler: en önce dönen, en geniş yeri bulan ve vatana esenlikle ulaşan yolcudur. Gazâlî'nin bağlamında vatan, ahirettir; bu mesel insanın dünyadan ahirete yolculuğunu anlatır ve öyle okunmalıdır. Ama gündelik bir yansıması da var: insan hayatı boyunca biriktirdikleriyle değil, ne kadar hafif yürüyebildiğiyle bir yere varır.
Serpil Hanım o akşam kolilerin arasında oturup bir şey yapıyor. Her eşya için tek bir soru soruyor, Deniz'in sorusu: bunu kullandım mı? Kullanmadığı porselen takımlardan yalnızca birini, çeyizinden kalan ve annesinin elinin değdiği bir fincan takımını ayırıyor. Geri kalanını mahalledeki genç bir çiftin düğün hazırlığı için veriyor. Kristalleri kızının arkadaşlarına dağıtıyor. Dantel örtülerden birini Deniz'e saklıyor: «Bunu sen evlenirken açarsın.»
Kamyon geldiğinde yarısı boş kalıyor. Serpil Hanım şaşırıyor; otuz yıl boyunca bu kadar az şeye ihtiyacı olduğunu hiç düşünmemişti. Küçük dairede ilk sabah kahvesini annesinin fincanından içerken bir hafiflik hissediyor. Gazâlî'nin yolcusu taşları denize attığında bu hafifliği hissetmişti; ama çok geç. Serpil Hanım belki tam zamanında. Daha gemi kalkmadan, taşlar henüz kokmaya başlamadan.
Öbür bilgeler
Yunus'un «öldüğünde ne konuşulacak» sohbeti (YUN-K01.8), bir hayatın değerlerini o hayatın bıraktığı küçük hikâyelerle tartıyordu. Gazâlî'nin meseli aynı tartıyı başka bir yerden yapıyor: insanın yanında ne taşıdığından. Rahmi Bey'in değerleri hikâyelerde kaldı; Serpil Hanım'ın porselenleri ise bir kamyonu dolduracaktı.
Şems'in taklitle edinilen değerin dönekliği üzerine sözü (SEM-K01.8) değerin nasıl edinildiğine bakıyordu. Gazâlî ise değerin ağırlığına bakıyor. İkisi birlikte okununca bir soru çıkıyor: taşıdığımız şeylerin ne kadarını kendimiz seçtik, ne kadarını bir zamanlar başkaları değerli dediği için biriktirdik?
Bugün bir kez dene
Bugün evinde, odanda ya da bir dolapta Gazâlî'nin taşlarını ara: değerli olduğunu düşündüğün ama hiç kullanmadığın, yer kaplayan, koruma derdi veren bir şey.
Deniz'in sorusunu sor: bunu kullandım mı? Neden değerli? Bu şey yolculuğumda yerimi genişletiyor mu, daraltıyor mu?
Bir tanesini bugün bırak: birine ver, bağışla ya da yalnızca neden tuttuğunu yüksek sesle söyle.
Yanında taşıyacağın soru
Değerli diye taşıdığın şeylerden hangisi, aslında seni taşıtan bir yük oldu?