Açılış
Songül Hanım elli iki yaşında, apartmanın emekli öğretmeni. Herkesin işine koşar. Üçüncü kattaki yaşlı amcanın ilaçlarını eczaneden o alır, karşı dairenin çocuğunun ödevine o yardım eder, bayramlarda bütün apartmana tatlı dağıtır. Kimseye kötü bir söz söylediği görülmemiştir. Biri hata yapsa «olur öyle, canın sağ olsun» der.
Bir öğleden sonra karşı dairenin dokuz yaşındaki kızı Zeynep onun mutfağında ödev yaparken Songül Hanım elindeki tepsiyi düşürüyor. Bardaklar kırılıyor. Songül Hanım yere eğilirken kendi kendine söyleniyor: «Aptal kafam! Salak! Hiçbir işi doğru yapamıyorsun, beceriksiz kadın!»
Zeynep şaşkınlıkla bakıyor, sonra yavaşça soruyor: «Teyze, bana hiç böyle demezsiniz ama. Ben geçen hafta sizin vazonuzu kırdım, ‹canın sağ olsun› dediniz.» Songül Hanım cam kırıklarını toplarken bir an duruyor. Çocuk haklıydı. Dünyada kimseye söylemeyeceği sözleri, her gün kendine söylüyordu.
Bilgenin kapısı
Yunus Emre'nin bir şiirinde, birbirini izleyen iki beyit var. Birincisi gönlün kutsallığını anlatır:
«Gönül Tanrı'nın tahtıdır; Tanrı gönüle baktı. Kim bir gönül yıkarsa, iki cihanın bedbahtıdır.»
İkincisi, bütün kutsal kitapların anlamını tek bir cümleye sığdırır:
«Sen kendine ne layık görürsen, başkasına da onu layık gör. Dört kitabın anlamı, eğer bir anlamı varsa, budur.»
Bakmadığın yer
Yunus'un altıncı beyti genellikle bir yöne okunur: kendine ne istiyorsan başkasına da onu iste. Kendi canın yanınca nasıl hissettiğini bil, başkasının canını yakma. Bu, başkalarına karşı bir ahlak ilkesi olarak çok güçlüdür ve Yunus'un da öncelikle bunu kastettiği açıktır.
Ama Songül Hanım'ın mutfağındaki sahne, beytin bakılmayan bir yüzünü gösteriyor. Bu beyit iki taraflı bir terazidir. Kendine ne layık görüyorsan başkasına onu layık gör, diyor. Peki insan kendine hiçbir şey layık görmüyorsa ne olur? Songül Hanım'ın terazisi garip biçimde eğikti. Başkalarına sabır, şefkat, «canın sağ olsun» layık görüyordu. Kendisine ise «aptal kafam», «salak», «beceriksiz kadın». Teraziyi başkası lehine bozmuştu.
Bu bozukluk çoğu zaman bir erdem gibi görünür. Kendinden önce başkasını düşünmek, kendine sert ama başkasına yumuşak olmak; bunlar alçakgönüllülük, fedakârlık sayılır. Yunus'un başka bir şiiri de aşk yolunda insanın şekeri başkasına sunup kendisinin zehir tadacağını söyler; bu, aşkın fedakârlığına bir övgüdür. Ama Songül Hanım'ın kendine söylediği sözler fedakârlık değildi. Bir bardağı kırdığı için kendini aşağılamak kimseye bir şey kazandırmıyordu. Bu, bir sevdaya feda edilen bir şeker değil, hiç kimseye yaramayan bir zehirdi.
Beşinci beyit de bu bakışla yeniden okunabilir. Gönül Tanrı'nın tahtıdır; kim bir gönül yıkarsa iki cihanın bedbahtıdır. Yunus'un kastettiği öncelikle başkasının gönlüdür; bir insanı kırmanın, bir kalbi incitmenin ağırlığıdır. Ama Songül Hanım'ın da bir gönlü var. Ve o gönül, Yunus'un sözüyle, bir tahttır. Her gün kendine «aptal», «beceriksiz» demek, o tahtı her gün biraz daha yıkmak demek. Yunus bu genişletmeyi açıkça yapmıyor; bu bizim okumamız. Ama beytin mantığından kolayca çıkıyor: her gönül bir tahtsa, insanın kendi gönlü de bu kuralın dışında değildir.
Aynı şiirin ikinci beytinde Yunus gönlün başka bir özelliğini anlatır: gönül yükseklerde gezer, her an yoldan sapar; içinde ne varsa taşın yüzüne sızar. İçeride biriken şey bir gün dışarı çıkar. Songül Hanım'ın kendine karşı sert sesi yıllarca içeride kalmıştı; ama bir bardak kırıldığında mutfağa, dokuz yaşında bir çocuğun kulağına sızdı. Zeynep o gün yalnızca Songül Hanım'ın kendine nasıl davrandığını değil, bir yetişkinin kendine nasıl davranabileceğini de öğrendi. Kendine söylenen söz, en çok yanındaki çocuklara öğretilir.
Derinleşme
Zeynep'in sorusu belki de bu beytin en sade tefsiriydi: «Bana hiç böyle demezsiniz ama.» Çocuk, Songül Hanım'ın teraziyi nasıl iki farklı ölçüyle kullandığını bir anda görmüştü. Songül Hanım'ın kendisi ise görmemişti; çünkü kendine karşı sert ses o kadar eskiydi ki, artık bir ses gibi değil, bir gerçek gibi duyuluyordu.
Bu sert ses çoğu zaman bir yerden öğrenilmiştir. Belki küçük Songül, bir bardak kırdığında azarlanmıştı. Belki «kendini beğenmiş» olmamak için kendini küçük tutması öğretilmişti. Nereden gelirse gelsin, ses yıllar içinde iç dünyanın bir parçası olmuş, ama dışarıdaki insanlara hiç uygulanmamıştır. Songül Hanım çocukları azarlayan bir öğretmen olmamıştı; tam tersine, otuz yıl boyunca çocuklara sabırla davranmıştı. Bütün sertliği tek bir öğrenciye ayırmıştı: kendine.
Yunus'un altıncı beytini tersinden okumak Songül Hanım için şöyle bir alıştırma olabilir: başkasına ne layık görüyorsan, kendine de onu layık gör. Zeynep'e «canın sağ olsun» diyorsan, kendine de de. Üçüncü kattaki amcaya sabır gösteriyorsan, kendi yavaşlığına da göster. Bu, kendini başkalarının önüne koymak değil; yalnızca teraziyi düzeltmek. Kendini başkalarından aşağı tutmayı bırakmak, onlardan yukarı çıkmak demek değil.
Burada bir karışıklığa dikkat etmek gerekiyor. Yunus'un şiirinin ilk beyti miskinliği över: kimde erlik varsa onu miskinlikte buldular. Yunus'un dilinde miskinlik, alçakgönüllülük, benliği küçültmek, kendini büyük görmemektir. Songül Hanım'ın sert sesi ise bu miskinlik değildi. Alçakgönüllü kişi kendini başkasından üstün görmez; ama kendine «salak» da demez. Kendini aşağılamak, alçakgönüllülüğün kılık değiştirmiş bir başka yüzüdür; çoğu zaman kendine fazla önem vermekten, her küçük hatayı büyük bir mesele saymaktan doğar. Gerçek miskinlik, kırılan bir bardağı kırılan bir bardak olarak görebilmektir.
Aynı şiirin üçüncü beyti ise Songül Hanım'ın iyiliklerine dair bir şey söylüyor. Ak sakallı yaşlı bir hacı, der Yunus, bir gönül yıkıyorsa hacca gitmek için emek harcamasın. Hiçbir iyilik, yıkılan bir gönlün yerini tutmaz. Songül Hanım bütün apartmana tatlı dağıtıyor, herkesin ilacını alıyordu. Bunlar gerçek iyiliklerdi. Ama aynı gün kendi gönlünü «aptal kafam» diyerek yıkıyorsa, Yunus'un terazisinde bir eksik kalıyordu.
Bu okumanın bir de Yunus'un genel ruhuyla uyumlu bir yanı var. Yunus'un şiirinde gönül bir tahttır, çünkü Tanrı ona bakar. Bu, insanın kendine bakışına da bir ölçü verir: Tanrı'nın baktığı bir yeri, insan nasıl «aptal», «salak» diye aşağılayabilir? Yunus'un dünyasında kendini sevmek bir kibir değil, gönle duyulan bir saygıdır. Kendi gönlünü yıkmamak, başka bir gönlü yıkmamakla aynı edebin parçasıdır.
Songül Hanım o akşam cam kırıklarını çöpe atarken bir şey deniyor. Yüksek sesle değil, içinden: «Olur öyle, canın sağ olsun.» Kendine söylemek tuhaf geliyor, neredeyse komik. Ama sesi daha önce kendisine hiç böyle konuşmamıştı.
Ertesi hafta Zeynep yine ödev yapmaya geldiğinde Songül Hanım kalemini düşürüyor ve gülerek «olur öyle» diyor. Zeynep de gülümsüyor. Küçük bir değişiklik; ama bir çocuğun gözü önünde, bir yetişkinin kendine de iyi davranabileceğini gösteren bir an. Belki Zeynep yıllar sonra, kendi mutfağında bir bardak kırdığında, bu cümleyi hatırlayacak.
Öbür bilgeler
Buda'nın kraliçe Mallikā sahnesi (BUD-K01.6), herkesin kendini sevdiğinden yola çıkarak başkasına zarar vermemeye varıyordu. Yunus'un beyti aynı köprüyü kuruyor ama Songül Hanım'ın hikâyesinde köprü ters yönden geçiliyor: başkasına gösterdiği şefkatten yola çıkarak kendine şefkat göstermeyi öğrenmek.
Sokrates'in kendine bakma ile kendini pohpohlama ayrımı (SOK-K01.6) bir uca karşı uyarıyordu: kendini şımartmaya. Songül Hanım'ın hikâyesi öbür uç: kendini aşağılamak. Yunus'un terazisi iki uca da aynı cevabı veriyor: kendine ve başkasına aynı ölçüyle bak.
Bugün bir kez dene
Bugün kendine söylediğin sert bir cümleyi yakala: «aptal», «beceriksiz», «yine yaptın». Onu bir kâğıda yaz.
Sonra Yunus'un terazisini kur: bu cümleyi sevdiğin birine, bir çocuğa, bir arkadaşa söyler miydin? Söylemezsen, onun yerine ne söylerdin? O cümleyi de yaz.
Bir sonraki hatanda o ikinci cümleyi kendine söylemeyi dene. Tuhaf gelse bile.
Yanında taşıyacağın soru
Başkalarına layık gördüğün sabrı ve şefkati, kendine neden layık görmüyorsun?