Açılış
Hatice Hanım kırk altı yaşında, yirmi yıldır bir devlet hastanesinde hemşire. Gece nöbetlerinden çıkıp yaşlı annesine bakmaya gidiyor, sonra eve dönüp yemek yapıyor. Yorgunluktan aynaya bakmaya vakti yok. Bir gün kızı Büşra'yla konuşurken bir cümle ağzından kaçıyor: «Ben kendimi hiç sevmem zaten. Aynaya bakınca yorgun bir kadın görüyorum, o kadar.»
Büşra yirmi üç yaşında ve son bir yıldır kendini sevme üzerine kitaplar okuyor, videolar izliyor. Annesinin bu cümlesine üzülüyor, ona uzun uzun anlatıyor: kendine vakit ayırmalısın, kendini önceliklendirmelisin, kendini sevmeyen başkasını sevemez. Hatice Hanım dinliyor, gülümsüyor, bir şey demiyor.
Aynı akşam Hatice Hanım, kızının odasının ışığının sabah dörde kadar yandığını görüyor. Büşra o hafta üç gece dörde kadar telefonda kalmış, kahvaltıları atlamış, sigarayı yeniden başlatmıştı. Sabah kahvaltıda Hatice Hanım bir şey soruyor, kibarca: «Kızım, sen kendini çok seviyorsun, değil mi?» Büşra «evet» diyor. Sonra bir an duraksıyor ve gözlerini fincanına indiriyor.
Bilgenin kapısı
Pali kanonunda Kosala Kralı Pasenadi'nin Buda'ya anlattığı bir düşünce kayıtlıdır. Kral bir gün yalnız kaldığında kendine sormuştur: kim kendini sever, kim sevmez? Ve şu cevaba varmıştır:
«Bedenle, sözle, zihinle kötü işler yapanlar kendilerini sevmez. ‹Kendimi severim› deseler bile sevmezler. Neden? Çünkü kendilerine bir düşmana davranır gibi davranırlar. Bedenle, sözle, zihinle iyi işler yapanlar ise kendilerini sever. ‹Kendimi sevmem› deseler bile severler. Çünkü kendilerine sevdikleri birine davranır gibi davranırlar.»
Buda kralı onaylar: «Bu böyledir, büyük kral, bu böyledir» der ve onun sözünü kendisi de tekrarlar.
Bakmadığın yer
Kendini sevmek dendiğinde çoğumuz bir duygudan ya da bir inançtan söz ederiz. Kendimi seviyor muyum? Kendimi değerli buluyor muyum? Aynaya bakınca ne hissediyorum? Kendini sevme üzerine yazılanların çoğu bu duyguyu güçlendirmeye çalışır: kendine olumlu cümleler söyle, kendini kabul et, kendine şefkat göster.
Pasenadi'nin gözlemi ise başka bir yere bakıyor. Ona göre kendini sevmek, içeride hissedilen bir şeyden çok, kendine gösterilen bir muameledir. İnsanın kendine nasıl davrandığı, kendisi hakkında ne söylediğinden daha doğru bir göstergedir. «Kendimi severim» diyen ama kendine bir düşman gibi davranan kişi, kendini sevmiyordur. «Kendimi sevmem» diyen ama kendine sevdiği biri gibi davranan kişi ise kendini seviyordur.
Bu ayrım Hatice Hanım ile Büşra'nın kahvaltı masasını ters yüz ediyor. Hatice Hanım kendini sevmediğini söylüyor. Ama hayatı başkalarına, hastalara, annesine, kızına iyilik yapmakla geçiyor. Pasenadi'nin ölçüsüyle o, bedeniyle, sözüyle, zihniyle iyi işler yapan biri. Ve kral açıkça söylüyor: bu kişi kendini sevmiyorum dese de seviyordur. Belki aynada yorgun bir kadın görüyor; ama o yorgunluk sevgiyle yapılmış işlerin yorgunluğu.
Büşra ise kendini sevdiğini söylüyor; kitapları, videoları, cümleleri ile bunu her gün tekrarlıyor. Ama aynı hafta üç gece uykusuz kalmış, kahvaltıları atlamış, sigaraya dönmüş. Pasenadi'nin ölçüsüyle Büşra kendine bir düşman gibi davranıyordu. Kendini sevme dilini çok iyi biliyordu; ama kendini sevme davranışını unutmuştu.
Bu, Büşra'nın okuduklarının yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Kendine şefkatle bakmak, kendini aşağılayan iç sesi yumuşatmak gerçekten değerli. Ama Pasenadi'nin cümlesi bir sınama yöntemi veriyor: kendini sevdiğini mi düşünüyorsun? Kendine bugün nasıl davrandığına bak. Sevdiğin birine bu uykuyu, bu yemeği, bu konuşmayı reva görür müydün?
Pasenadi'nin ölçüsünün bir rahatlatıcı yanı da var. Duygular kolay değişmez; insan bir sabah kalkıp kendini sevmeye karar veremez. Ama davranış bugün değişebilir. Büşra bu gece erken yatabilir, Hatice Hanım bu hafta bir öğleden sonrayı yalnızca kendine ayırabilir. Kral'ın gözünde ikisi de, bu küçük hareketlerle, kendine sevdiği biri gibi davranmış olur. Duygu belki arkadan gelir; belki hiç tam gelmez. Ama sevgi, Pasenadi'nin tarifinde, duygunun gelmesini beklemez.
Derinleşme
Pasenadi'nin hikâyesinin bir devamı var ve kendini sevmeyi bencillikten ayıran yer burası. Bir gün kral, sarayın üst katında kraliçe Mallikā'ya sorar: senin için kendinden daha sevgili biri var mı? Mallikā dürüstçe cevap verir: hayır, büyük kral, yok. Peki senin için var mı? Kral da itiraf eder: benim için de yok. Bu konuşmayı Buda'ya anlatınca Buda bir dörtlük söyler:
«Zihinle bütün yönleri dolaştım, kendinden daha sevgili birini hiçbir yerde bulamadım. Başkaları için de herkes kendisi öyle sevgilidir. O hâlde kendini seven, başkasına zarar vermez.»
Bu dörtlükte şaşırtıcı bir dürüstlük var. Mallikā'nın cevabı romantik değil: kocası kral, ama ona kendinden daha sevgili değil. Ve Buda bu dürüstlüğü düzeltmiyor, onaylıyor. İnsana en sevgili olan kendisidir. Bunu inkâr etmek bir ikiyüzlülük olurdu.
Ama Buda bu dürüstlükten ahlaki bir sonuç çıkarıyor: madem herkes kendini böyle seviyor, o hâlde senin kendine duyduğun sevgi, başkasının kendine duyduğu sevgiyi anlamanın anahtarıdır. Kendini gerçekten seven, başkasının da kendini aynı derinlikte sevdiğini bilir ve ona zarar vermez. Kendini sevmek bir duvar değil, bir köprü olur. Kendi canının tatlılığını bilen, başkasının canını da tatlı bilir.
Hatice Hanım'ın hayatı bu köprünün sessiz bir örneğiydi. Kendi yorgunluğunu biliyordu; bu yüzden hastalarının yorgunluğunu da biliyordu. Kendi uykusuzluğunu tanıyordu; bu yüzden gece nöbetinde uyuyamayan yaşlı bir hastanın yanında biraz daha oturuyordu. Kendine duyduğu sevgiyi adlandırmıyordu, ama onu başkalarına bakarken kullanıyordu.
Büşra için de bir kapı burada açılıyor. Kendini sevme dili onu bazen içe kapatıyordu: ben, benim ihtiyaçlarım, benim sınırlarım. Bunların hepsi önemli. Ama Buda'nın dörtlüğü kendini sevmenin bir de dışarı açılan yüzünü gösteriyor. Kendini seven, kendi bedenine zarar vermez; aynı nedenle başkasınınkine de vermez. Kendine sevdiği biri gibi davranmayı öğrenen, başkasının da birinin sevdiği biri olduğunu daha kolay görür.
Pasenadi'nin ilk sohbetinin sonunda Buda bir dörtlük daha söyler: kendini sevgili bilen kendini kötülüğe koşmaz; çünkü kötü iş yapan mutluluğu kolay bulamaz.
Aynı dörtlüklerin devamında Buda bir soru sorar: insan bu dünyadan ayrılırken neyi kendisinin sayabilir, yanında ne götürür? Cevabı, yaptığı iyi ve kötü işlerdir; bunlar onunla birlikte, hiç ayrılmayan bir gölge gibi gider. Buda'nın bağlamında bu, ölümün ötesine dair bir öğretidir ve öyle okunmalıdır. Ama gündelik bir yüzü de var: insanın gerçekten kendisinin olan şey, kendine ve başkalarına nasıl davrandığıdır. Kendini sevmek, belki de bu gölgeyi bilerek seçmektir.
Öbür bilgeler
Sokrates'in aşçı ile hekim ayrımı (SOK-K01.6), kendini şımartmak ile kendine bakmak arasındaki farkı anlatıyordu. Pasenadi'nin gözlemi aynı farkı daha keskin bir dille koyuyor: kendine bakmayan, kendini sevdiğini söylese de kendine düşman gibi davranıyordur.
Yunus'un övgüyü geri çeviren itirafı (YUN-K01.5), dışarıdan görünenle içeride olan arasındaki mesafeyi konu ediyordu. Hatice Hanım'da bu mesafe ters yönde işliyor: içinde kendini sevmediğini düşünüyor, ama yaptığı her şey o sevgiyi gösteriyor.
Bugün bir kez dene
Bugün kendine Pasenadi'nin sorusunu sor, ama duygu olarak değil, davranış olarak: bugün kendime bir düşman gibi mi, yoksa sevdiğim biri gibi mi davrandım?
Somut olarak bak: uykuna, yemeğine, bedenine, kendine söylediğin cümlelere. Sevdiğin birine bunları reva görür müydün?
Sonra Mallikā'nın dürüstlüğünü dene. Kendini sevdiğini kabul et ve o sevgiyi bir başkasına doğru uzat: bugün kendin için istediğin bir iyiliği, bir başkası için de yap.
Yanında taşıyacağın soru
Kendini sevdiğini söylerken mi, yoksa kendine sevdiğin biri gibi davranırken mi kendini daha çok seviyorsun?