Açılış
Selim yirmi sekiz yaşında, bir spor salonunda eğitmen. Sosyal medyada otuz bin kişi onu takip ediyor. Her sabah aynı saatte bir fotoğraf paylaşıyor: aynada çekilmiş, ışığı ayarlanmış, filtresi seçilmiş bir fotoğraf. Altına hep benzer cümleler yazıyor: kendini sev, kendine inan, kimse senden daha değerli değil.
Bir akşam üniversiteden en eski arkadaşı Orhan'la yemek yiyorlar. Orhan bir süredir bir şey söylemek istiyordu ve sonunda söylüyor, çekinerek: «Selim, son bir yıldır seninle konuşamıyorum. Ne anlatsam sözü kendine getiriyorsun. Babam hastaneye yattığında bir kere bile aramadın. Telefonuna bakınca sadece kendi fotoğraflarını görüyorum.»
Selim önce öfkeleniyor. Kıskançlık diyor, enerjimi çekme diyor, kendimi korumam lazım diyor. Hesabı ödeyip kalkıyor. Ama eve dönüp yine aynanın karşısına geçtiğinde, aynadaki yüzü ilk kez tanımadığını hissediyor. Fotoğraflardaki adam ile Orhan'ın anlattığı adam aynı kişi miydi?
Bilgenin kapısı
Şems'in Makâlât'taki ayna meselinin sonunda, adamın aynayı kırmak istediği sahneden sonra, kısa ve düğümlü bir cümle vardır. Adam kendi yüzünü sevdiği için kusuru aynaya yüklemiştir. Şems bunu şöyle açıklar:
«Kendini seviyor, bahaneyi aynaya yüklemiş. Çünkü kendini severse kendinden de mahrum kalır; aynayı severse ikisinden de mahrum kalmaz.»
Başka bir yerde ise Şems insana kendi içine bakmasını söyler ve ona şöyle seslenir:
«Sen kıyısız bir âlemsin; göklerin, yerlerin burada ne yeri var?»
Bakmadığın yer
Kendini sevmek dendiğinde genellikle iyi bir şeyden söz ederiz; çoğu zaman da doğru olarak. Kendini aşağılayan, kendine düşman gibi davranan biri için kendini sevmeyi öğrenmek bir iyileşmedir. Ama Şems'in cümlesi kendini sevmenin bir başka biçimine dikkat çekiyor ve bu biçim çoğu zaman aynı sözcüklerle anlatılır.
Şems'in meselinde adam aynayı ister, yüzüne tutar, çirkin bir suret görür ve aynayı yere çalmak ister. Neden? Çünkü kendini, daha doğrusu kendi hakkındaki güzel resmi, seviyordur. Aynanın gösterdiği gerçek o resme uymayınca, suçu aynaya yükler. Şems'in cümlesi burada bir paradoks kuruyor: kendini bu biçimde seven, kendinden mahrum kalır. Çünkü sevdiği şey aslında kendisi değil, kendi hakkındaki resimdir. Ve o resmi korumak için kendisini, yani gerçek yüzünü, görmekten vazgeçer.
Selim'in akşamı bu meselin bugünkü bir karşılığı. Selim kendini seviyordu; ya da öyle sanıyordu. Ama sevdiği şey aynadaki ayarlanmış, filtrelenmiş yüzdü. Orhan ona başka bir ayna tuttu: sözü hep kendine getiren, hastanedeki arkadaşının babasını hiç sormayan bir adam. Selim bu aynayı kırmak istedi: kıskançlık, enerji, kendimi korumak. Şems'in meselindeki adamın yaptığının tıpkısı. Kusuru aynaya yükledi.
Ve Şems'in paradoksu Selim'in hayatında tam olarak işliyordu. Kendi resmini sevdikçe kendisinden uzaklaşıyordu. Otuz bin takipçi onu tanıyordu ama en eski arkadaşı tanıyamıyordu. Selim'in kendisi de, aynanın önünde, kendini tanıyamaz olmuştu. Kendini sevmek, bu biçimiyle, insanı kendinden mahrum bırakıyordu.
Şems'in cümlesinin ikinci yarısı bir çıkış yolu gösteriyor: aynayı seven ikisinden de mahrum kalmaz. Aynayı sevmek, insanın kendisi hakkında gerçeği gösteren şeyi sevmesi demek: dürüst bir dostu, rahatsız edici bir eleştiriyi, kendi kusurunu gösteren bir anı. Bunu seven kişi hem aynayı, yani dostu ve gerçeği, hem de kendisini kazanır. Çünkü artık kendisi hakkındaki resmi değil, kendisini görmektedir. Ve ancak görülen bir şey gerçekten sevilebilir.
Derinleşme
Bu paradoks, kendini sevmenin iki biçimini ayırmamıza yardım ediyor. Birincisi kendi resmini sevmek: kendine dair güzel bir hikâyeyi, övgü dolu bir aynayı, beğenilen bir fotoğrafı. Bu sevgi kırılgandır. Her eleştiri onu tehdit eder; her dürüst ayna bir saldırı gibi gelir. Bu yüzden bu sevgiyle yaşayan kişi, etrafını yavaş yavaş yalnızca onaylayan aynalarla doldurur. Selim'in otuz bin takipçisi böyle bir ayna duvarıydı.
İkincisi ise kendini, kusurlarıyla birlikte sevmek. Bu sevgi aynadan korkmaz; çünkü sevdiği şey zaten aynanın gösterdiği yüzdür. Eleştiri onu sarsabilir ama yıkamaz. Şems'in diliyle, aynayı seven kişinin sevgisi budur. Hem kendini sever hem de kendini gösteren şeyi.
Şems'in öbür sözü bu ikinci sevgiye bir derinlik katıyor: sen kıyısız bir âlemsin. Bu cümle, insanın kendisi hakkındaki resminin ne kadar dar olduğunu hatırlatıyor. Selim'in fotoğraflarındaki adam bir karelik, bir ışıklık, bir filtrelik bir adamdı. Oysa Şems'e göre insan kıyısız bir âlemdir. İçinde göklerin ve yerlerin bile küçük kaldığı bir genişlik vardır. Bu genişliği bir fotoğrafa sığdırmaya çalışan kişi, kendisinin çok küçük bir parçasını sever ve geri kalanını kaybeder.
Bu sözün bağlamında Şems, insana bütün büyük hikâyeleri kendi içinde görebileceğini söyler. Bu, Şems'in tasavvufi dünyasında insanın içindeki ilahi genişliğe dair bir öğretidir; onu bu derinliğiyle anmak gerekir. Ama gündelik bir yansıması da var: insan kendini bir resme indirgediğinde, kendi içindeki âlemden mahrum kalır. Kendini sevmek, bu âlemi keşfetmeye istekli olmaktır; yalnızca vitrinini parlatmak değil.
Şems'in Makâlât'ında bu keşfin bir yönü daha var ve o yön insanı kendinden dışarı çıkarıyor. Şems'e biri denizde gördüğü bir mücevheri, yolculukta gördüğü tuhaflıkları uzun uzun anlatır. Şems ona şöyle karşılık verir: seyir mi istiyorsun, gezinti mi istiyorsun? Gel benim içimi seyret. Kendi âleminin ve kendi içinin seyrini yaptın; şimdi benim âlemimin ve benim içimin seyrini yap.
Bu söz Şems'in kendi büyüklüğüne bir davet gibi okunabilir ve tasavvufi bağlamında bir mürşidin sesidir. Ama içinde gündelik bir hakikat de var: insan bir noktadan sonra kendi âlemini gezmekten yorulur. Başka bir insanın içine merakla bakmak, o insanın derdini, sevincini, hastanedeki babasını seyretmek, insanın kendi âlemini de genişletir. Selim bir yıldır yalnızca kendi âleminde geziyordu. Orhan'ın babasını sormak, Orhan'ın âlemine bir kapı açmak olurdu. Ve tuhaf biçimde, o kapıdan geçen Selim, kendisine de daha çok yaklaşmış olurdu.
Kendini sevmenin en sağlıklı biçimi belki budur: kendi içinin genişliğini bilen kişi, başkasının içinin de aynı genişlikte olduğunu bilir. Kendi âlemini seven, başkasının âlemine de merak duyar. Yalnızca kendi resmini seven ise, başkalarını yalnızca o resmin seyircisi olarak görür.
Selim için bu, belki şöyle bir şey olabilir. Ertesi gün Orhan'ı arayıp özür dilemek, sonra onun babasını sormak. Sonra belki bir sabah fotoğraf paylaşmamak ve o sabahı aynanın karşısında değil, birinin yanında geçirmek. Bunların hiçbiri kendini sevmekten vazgeçmek değil. Tam tersine: kendini, filtresiz yüzüyle, bir dostun gözünde yeniden bulmak.
Şems'in meselinde aynanın sahibi aynayı vermeden önce bir şart koşmuştu: kusur görürsen onu aynadan bilme, kendi aksin bil. Orhan da Selim'e bir ayna verirken, belki farkında olmadan, aynı şartı koyuyordu: bu söylediklerim sana bir saldırı değil, bir aynadır. Selim o akşam aynayı kırmak istedi. Ama ayna hâlâ elindeydi. Kırılmamıştı.
Öbür bilgeler
Yunus'un gönlü bir taht sayan beyti (YUN-K01.6), kendini aşağılayan bir kadının hikâyesinde kendine şefkat göstermeyi öğütlüyordu. Şems ise öbür uçtaki tehlikeyi gösteriyor: kendi resmine âşık olmak. İki bilge birlikte okununca, kendini sevmenin iki yanlış yolu ortaya çıkıyor: kendini yıkmak ve kendine tapmak.
Buda'nın kral Pasenadi ile konuşması (BUD-K01.6), kendini sevdiğini söyleyen ama kendine düşman gibi davranan kişiyi anlatıyordu. Selim'in durumu buna çok yakın: kendini sevdiğini her gün yazıyordu, ama kendini en yakın dostundan ve gerçek yüzünden mahrum bırakıyordu.
Bugün bir kez dene
Bugün hayatındaki aynaları say: seni yalnızca onaylayanlar ve sana bazen rahatsız edici şeyler söyleyenler. Hangisi daha çok?
Sana en son rahatsız edici bir şey söyleyen kişiyi düşün. O söze nasıl tepki verdin? Aynayı mı kırdın, yoksa yüzüne mi baktın?
Bir de Şems'in kıyısız âlem sözünü dene: kendin hakkındaki bir resmi, bir sıfatı, bir rolü yaz. Sonra o resmin dışında kalan, hiç kimsenin bilmediği bir yanını yaz. Kendini sevmek belki ikincisinden başlar.
Yanında taşıyacağın soru
Sevdiğin şey kendin mi, yoksa kendin hakkındaki resim mi?