Açılış
Aydın Hoca altmış yaşında, otuz beş yıl Türkçe öğretmenliği yapmış. Emekli olduktan sonra mahalle kütüphanesinde gençler için bir okuma kulübü kurdu. Her cumartesi bir kitap okuyorlar, sonra konuşuyorlar: sabır, dostluk, affetmek, aile. Gençler onu çok seviyor; aralarında ona «bilge hoca» diyorlar.
Altmışıncı yaş gününde kulüp ona bir sürpriz yapıyor. Kütüphanede küçük bir tören. Gençlerden biri, Selin, kısa bir konuşma okuyor: «Hocam bize insanları dinlemeyi, kırılınca bile kapıyı kapatmamayı öğretti. O bizim için sabrın ve affetmenin ta kendisi.» Herkes alkışlıyor.
Aydın Hoca teşekkür etmek için ayağa kalkıyor ama sesi çıkmıyor. Aklında başka bir şey var: yedi yıldır oğluyla konuşmuyor. Bir düğün meselesinde kırılmış, kapıyı kapatmış, bir daha açmamış. Gençlere her cumartesi anlattığı şeyin tam tersini kendi evinde yaşıyor. Alkışlar sürerken boğazında bir düğüm. Sonunda yalnızca «Sağ olun, ben bunları hak etmiyorum» diyebiliyor. Gençler bunu alçakgönüllülük sanıyor ve daha çok alkışlıyor.
Bilgenin kapısı
Yunus Emre'nin bazı şiirleri, bir insanın kendi kusurlarını açıkça saydığı itiraflardır. Bunlardan biri şöyle başlar:
«Ey bana iyi diyen, ben herkesten aşağıyım. Öyle suçluyum ki bu yolda suçluların başı benim.»
Aynı şiirde Yunus, öğütleriyle ilgili tuhaf bir şey fark eder:
«Kime öğüt verdiysem onun Hakk'a erdiğini gördüm. Bana ise kendi öğüdüm hiç etki etmedi.»
Bir başka şiirinde de dışarıdan görünen ile içeride olan arasındaki mesafeyi anlatır: görenler elimi öper, tacıma ve hırkama bakar; beni zerre kadar günah işlemez sanırlar.
Bakmadığın yer
Kusurla ilgili konuşurken genellikle kusurun gizlenmesinden söz ederiz: insan hatasını saklar, yakalanmaktan korkar. Ama kusurun bir başka, daha az konuşulan biçimi var: insanın kusuru hiç gizlemediği hâlde, başkalarının onu göremediği durum. Övgünün içinde kaybolan kusur.
Aydın Hoca oğluyla küslüğünü kimseden saklamıyordu; ama gençler bunu bilmiyordu, sormuyordu da. Onların gözünde o, sabrın ve affetmenin kendisiydi. Ve bu övgü, Aydın Hoca'nın kendi kusuruyla ilişkisini tuhaf bir biçimde zorlaştırıyordu. Övüldükçe kusuru daha ağır, daha utanç verici, daha söylenemez oluyordu. Bilge hoca ünvanı, yedi yıllık küslüğün üstüne bir örtü gibi çökmüştü.
Yunus'un 117. şiirdeki beyti tam olarak bu durumu anlatıyor. Görenler elimi öper, tacıma ve hırkama bakar; zerre günah işlemediğimi sanırlar. Yunus burada kusurunu gizlemekten değil, kusurunun başkalarının övgüsü altında görünmez olmasından söz ediyor. Dervişin hırkası, bir başka şiirinde dediği gibi, suçuna perde olmuştur. Kimse o hırkanın altını görmez; çünkü hırka, altında ne olduğuna bakmayı gereksiz kılar.
Burada ince bir tehlike var. Övgü insanın kendi kusuruna bakışını da bulandırır. Aydın Hoca her cumartesi affetmekten söz ederken, gençlerin gözlerindeki hayranlığı görüyor, kendini biraz da o gözlerle görmeye başlıyordu. Bir yanı gerçekten affedici, sabırlı bir adam olduğuna inanıyordu. Oğlunun meselesi ise o resmin dışında, ayrı bir dosya gibi duruyordu. Övgü bir sis gibidir; kusuru önce başkalarının, sonra sahibinin gözünden siler.
Yunus'un yaptığı şey bu perdeyi kendi eliyle kaldırmak. «Ey bana iyi diyen» diye başlayan şiir, övgüyü reddeden bir sesle açılıyor. Bu bir alçakgönüllülük süsü değil, bir düzeltme. Bana iyi diyorsun, ama yanılıyorsun; işte gerçeğim. Ve şiir boyunca kusurlarını sayıyor: dilimde bilgi var ama gönlüm dünyayı seviyor; dışım iyi bir ad taşıyor ama içim bozuk.
Bu kusur sayımının ortasında Yunus'un kurduğu bir dize özellikle keskin: dışım tanıdık, içim yabancı; dilim tatlı, gönlüm yoldan dönmüş. Tanıdık ile yabancı arasındaki bu ayrım, Aydın Hoca'nın durumunu tam karşılıyor. Gençler onun dışını tanıyordu; cumartesi sabahlarının sabırlı, gülümseyen adamını. İçerideki yabancıyı, yedi yıldır oğlunun kapısını açmayan adamı ise tanımıyorlardı. Ve belki Aydın Hoca da o yabancıyla uzun zamandır göz göze gelmemişti.
Derinleşme
Kendini kınayan bu tür beyitler tasavvuf şiirinde yaygındır ve bir gelenek içinde okunmalıdır. Bir dervişin kendini «suçluların başı» diye anması, her zaman harfiyen bir itiraf değildir; benliği kırmanın, övgüye kapılmamanın bir yoludur. Bunu bilerek okumak gerekiyor. Yine de Yunus'un beyitlerinde gelenekten fazlası var: somut, rahatsız edici bir dürüstlük. Özellikle öğüt beyti öyle.
Kime öğüt verdiysem Hakk'a erdiğini gördüm; bana kendi öğüdüm hiç etki etmedi. Bu cümle Aydın Hoca'nın hayatını neredeyse kelimesi kelimesine anlatıyor. Gençlere affetmeyi öğretti ve belki onlardan biri gerçekten bir dostuyla barıştı. Ama aynı öğüt, söyleyenin kendi evinde hiç işlemedi. Yunus'un sözü bunun bir ikiyüzlülük olduğunu söylemiyor; bunun insanın tuhaf bir hâli olduğunu söylüyor. İnsan başkası için açıkça gördüğünü kendisi için göremeyebilir. Öğüdü vermek kolaydır; öğüdü almak, onun için gönlün kapısını kendi eliyle açmak gerekir.
Yunus'un 225. şiiri bu fark edişin anını anlatır: derviş adını aldım, derviş elbisesini giydim; yola baktım, utandım, bütün işim yanlış. Bir başka beyitte de yoldan haber sorarlar, söylerim, inanırlar; kalbimi saf sanırlar, vay ne zor iş bu, der.
«Vay ne zor iş» ifadesi Aydın Hoca'nın tören anındaki boğaz düğümüne çok benziyor. Kalbin saf sanılması, insan için hem bir onur hem de bir yük. Sanılanla olan arasındaki mesafe ne kadar büyükse, yük o kadar ağır.
Bu yükün bir de sinsi bir etkisi var: kusuru düzeltmeyi zorlaştırır. Aydın Hoca oğlunu arayıp barışmak istese, bu artık yalnızca bir baba ile oğlun meselesi değil; bilge hocanın yedi yıl boyunca kendi öğüdünü tutmadığını kabul etmesi demek. Ne kadar çok övülmüşse, o kabul o kadar pahalı görünür.
Peki Yunus bu yükle ne yapıyor? 117. şiirin son beytinde kendine bir öğüt veriyor: Yunus, eksikliğini Allah'ına arz et; onun keremi çoktur, senin yaptığını o yapmaz. Yunus'un bağlamında bu, kusurunu Tanrı'nın önüne koymak, onun affına sığınmaktır; bunu küçültmeden okumak gerekir. Ama arz etmek kelimesi gündelik hayata da bir yol gösteriyor: kusuru saklamak ya da övgünün altına gömmek yerine, onu açıkça ortaya koymak.
Aydın Hoca için belki bu, bir cumartesi gençlere şunu söylemek olabilirdi: «Size affetmeyi anlatıyorum, ama ben yedi yıldır oğlumla konuşmuyorum. Bu kitabı belki en çok ben okumalıyım.» Bu cümle «bilge hoca» resmini bozardı. Ama belki gençlere, bütün okuma kulübünden daha çok şey öğretirdi. Ve belki aynı hafta, oğlunun kapısını çalmak için gereken cesareti de verirdi.
Öbür bilgeler
Buda'nın Rāhula'ya verdiği öğütte (BUD-K01.5), yapılmış bir kusurun akıllı bir yol arkadaşına açılması isteniyordu. Yunus aynı açılışı bir şiirle, herkesin önünde yapıyor: kusurunu bir dosta değil, kendisini övenlere açıyor.
Sokrates'in çürütülmekten hoşnut olan insanı (SOK-K01.5) kusurla ilişkide bir cesareti anlatır. Yunus'un «ey bana iyi diyen» sesi bu cesaretin bir başka yüzü: yalnızca çürütülmeye değil, övgüyü düzeltmeye de açık olmak.
Bugün bir kez dene
Bugün seni öven birini ya da seninle ilgili iyi bir sözü hatırla. O sözün doğru olmadığı ya da tam doğru olmadığı bir yer var mı?
Yunus'un öğüt beytini kendine uygula: başkalarına verdiğin bir öğüdü yaz. Sonra sor: bu öğüt bende işliyor mu?
İşlemiyorsa kendini suçlama. Yalnızca bunu bir cümleyle, açıkça kendine söyle. Belki bir gün güvendiğin birine de söylersin.
Yanında taşıyacağın soru
Başkalarına en çok verdiğin öğüt, senin hayatında en az işleyen öğüt olabilir mi?