Açılış
Bülent Bey elli yaşında, bir hırdavat dükkânı işletiyor. Kızı Ayşe evleniyor. Düğün hazırlıkları sırasında aile bir şeyi yeniden, ama bu kez çok açık biçimde görüyor: Bülent Bey cimri. Salon sahibiyle yarım saat pazarlık ediyor, pastanın katını azaltıyor, davetiye sayısını kısıyor. Damadın ailesinin yanında, ikram edilecek çayın fiyatını bile soruyor. Ayşe utancından ağlıyor.
Akşam eşi Nermin Hanım onunla konuşmaya çalışıyor. Bülent Bey'in cevabı hazır: «Ben böyleyim, babam da böyleydi. Bu benim hesabımı bilmem. Hem can çıkmayınca huy çıkmaz.» Sonra ekliyor: «Bu evi bu tutumlulukla aldık, kızı bu tutumlulukla okuttuk.»
Nermin Hanım bir şey demiyor. Ama Bülent Bey yatağa uzandığında kızının ağlayan yüzü gözünün önünden gitmiyor. Gerçekten can çıkmadan huy çıkmaz mıydı? Yoksa bu cümle, değişmek istemeyen bir adamın en rahat sığınağı mıydı?
Bilgenin kapısı
Gazâlî'nin büyük eseri İhyâ'da, nefsin terbiyesini konu alan kitapta, bir bölüm tam olarak bu soruya ayrılmıştır: huylar değişebilir mi? Önce karşı görüşü ve onu kimin savunduğunu anlatır:
«Bil ki tembelliğin galip geldiği bazı kimseler, nefsini arındırmanın ve huyunu düzeltmenin emeğini ağır bulmuş; nefsi buna razı olmayınca huyların değiştirilmesinin düşünülemeyeceğini, çünkü tabiatların değişmediğini iddia etmiştir.»
Sonra cevabını verir. Huylar değişmeseydi bütün öğütler, nasihatler ve terbiyeler boşa çıkardı. Üstelik hayvanın huyu bile değişebilir: yabani şahin insana alışır, köpek açgözlülükten vazgeçip avı tutup sahibine getirmeyi öğrenir, at azgınlıktan uysallığa geçer.
Bakmadığın yer
«Can çıkmayınca huy çıkmaz» cümlesi Türkçede çok kullanılan bir atasözü ve çoğu zaman bir gerçekçilik ifadesi olarak söylenir. İnsanlar değişmez, kimseyi değiştiremezsin, olduğu gibi kabul et. Bu cümlede bir bilgelik de var: başkasını değiştirmeye çalışmanın çoğu zaman boşa olduğunu hatırlatır.
Ama Bülent Bey cümleyi başkası için değil, kendisi için kullanıyordu. Ve Gazâlî'nin gözlemi tam da burada keskinleşiyor. Huyların değişmediğini iddia edenlerin çoğu, der, değişimin emeğini ağır bulan tembel kimselerdir. Bu, bir bilgi iddiası gibi görünen şeyin aslında bir tercih olduğunu gösteriyor. «Huy değişmez» diyen kişi çoğu zaman «ben değiştirmeye uğraşmak istemiyorum» demektedir. Atasözü, emeği reddetmenin saygın bir kılığıdır.
Gazâlî'nin bu itiraza verdiği cevap, kusurla ilişkimize bakmadığımız bir yerden bakıyor. Kusur, insanın değişmez özü değil; bir alışkanlıktır. Yabani şahin bir gecede ehlileşmez, ama ehlileşir. Köpek bir günde avı yemeden getirmeyi öğrenmez, ama öğrenir. İnsanın huyu da öyle. Bülent Bey'in cimriliği babasından gelmiş olabilir, kırk yıldır tekrarlanmış olabilir; ama bu, onun değişmez olduğunu değil, değişimin uzun ve emekli olacağını gösterir.
Gazâlî'nin bölümünde Bülent Bey'in durumunu daha da yakından anlatan bir ayrım var. Huyunu değiştirmek isteyen insanları dört mertebeye ayırır. Birincisi iyiyle kötüyü henüz ayırmamış saf kişidir; kolay değişir. İkincisi kötünün kötü olduğunu bilen ama ona alışmış kişidir; işi daha zordur ama mümkündür. Üçüncüsü ise kötü huyu iyi ve doğru sanan, onunla yetişmiş kişidir. Gazâlî bu kişinin tedavisinin neredeyse imkânsız olduğunu, ancak nadiren düzelebileceğini söyler.
Bülent Bey bu üçüncü mertebeye çok yakın duruyordu. Cimriliğine cimrilik demiyordu; «hesabını bilmek», «tutumluluk» diyordu. Evi bu tutumlulukla almış, kızını bu tutumlulukla okutmuştu. Kusuru bir erdem olarak yaşıyordu. Ve Gazâlî'ye göre en zor kusur, kendini erdem olarak sunan kusurdur. İnsan bir eksikliğini görünce onu düzeltmeye uğraşabilir. Ama bir fazlalığı erdem sanırsa, onu korumaya uğraşır.
Bülent Bey'in tutumluluğunun gerçek bir değeri de vardı; bunu yok saymak haksızlık olur. Ev gerçekten o tutumlulukla alınmış, kız gerçekten o tutumlulukla okutulmuştu. Kusur, bu değerin bir sınırı olmamasındaydı. Bir zamanlar aileyi koruyan alışkanlık, artık kızının en mutlu gününde onu utandırıyordu. Huylar böyle sinsileşir: bir dönemin ihtiyacı olarak doğar, ihtiyaç geçtikten sonra da sürer.
Derinleşme
Gazâlî huyların nasıl değişeceğini anlatmak için bir bitki benzetmesi kurar. Hurma çekirdeği ne elmadır ne de hurma ağacı. Ama öyle yaratılmıştır ki bakım görürse hurma ağacı olabilir; elma ise hiçbir bakımla olamaz. İnsanın huyları da böyledir. Öfkeyi, arzuyu bütünüyle söküp atmaya kalkışırsak bunu hiç başaramayız. Ama onları riyazetle uysallaştırıp yönetmek istersek, buna gücümüz yeter.
Bu benzetme Bülent Bey için önemli bir ayrım taşıyor. Ondan cömert bir hayırsever olması beklenmiyor; bu onun için elma olmak gibi bir şey olurdu. Ama hesabını bilen bir adamın, gerektiğinde elini açabilen bir adama dönüşmesi, çekirdeğin içinde zaten var olan bir imkân. Gazâlî bölümün ilerisinde açıkça söylüyor: amaç huyları kökünden sökmek değil, onları aşırılık ile eksiklik arasındaki dengeye getirmektir. Cömertlik, savurganlık ile cimrilik arasında bir orta yerdir.
Gazâlî bu orta yer fikrinin bir tehlikesini de görür ve şaşırtıcı bir uyarı ekler: mürşit bu sırrı müridine açmamalıdır. Çünkü orası ahmakların aldandığı yerdir; insan öfkesinin haklı olduğunu, elini sıkı tutmasının da haklı olduğunu sanır. Yani «aşırıya kaçmayalım, orta yol» sözü, cimrinin elinde yeni bir kalkana dönüşebilir. Bülent Bey de dengeden söz edilse hemen sevinirdi: işte ben de savurgan değilim, ölçülüyüm. Gazâlî'nin uyarısı şunu söylüyor: kendi kusuruna yaklaşan biri, terazinin hangi kefesinde durduğunu kendi gözüyle tartmamalı; kendini haklı bulduğu yerde bir kez daha bakmalıdır.
Peki bu denge nasıl kurulur? Gazâlî'nin cevabı bir hekimin dilinden geliyor: beden hastalığı zıddıyla tedavi edilir, sıcaktan gelen hastalık serinlikle, soğuktan gelen sıcaklıkla. Kalbin hastalığı da öyle: cimrilik cömertlikle, kibir alçakgönüllülükle tedavi edilir. Ama Gazâlî ekler: her ilacın bir ölçüsü vardır. Ölçü korunmazsa bozulma artar. Hekim hastanın yaşına, hâline, hastalığın şiddetine bakarak dozu belirler.
Ölçü fikri Bülent Bey'e bir kapı açıyor. Ondan bir anda düğünü şatafatlı bir şölene çevirmesi beklenmiyor. Bu, onun için hem imkânsız hem de yanlış bir ilaç olurdu. Ama küçük, ölçülü bir zıt hareket mümkün: pazarlığı salon sahibiyle değil, kendisiyle yapmak. Kızının istediği bir şeyi, pazarlık etmeden, bir kez almak. Damadın ailesine ikram edilecek çayın fiyatını sormamak. Bu küçük hareketler başta zor gelecek; Gazâlî de ilacın acı olduğunu söylüyor. Ama şahin bir günde değil, her gün biraz alışır.
Ertesi sabah Bülent Bey kahvaltıda Ayşe'ye dönüyor. Bir şey diyor, sesi biraz tutuk: «O istediğin üç katlı pasta. Salonla konuştum, onu yaptırıyoruz.» Ayşe şaşkınlıkla bakıyor. Nermin Hanım çayını karıştırıyor ve gülümsüyor. Bu, kırk yıllık bir huyun sonu değil; bir hurma çekirdeğine verilen ilk su.
Öbür bilgeler
Şems'in kendi kusurunu anlattığı sohbet (SEM-K01.5), ayıbın kaynağını nazla büyütülmeye bağlıyordu. Bülent Bey de cimriliğini babasına bağlıyor. Ama Gazâlî'nin sorusu kaynaktan çok geleceğe bakıyor: kaynağı ne olursa olsun, bu çekirdeğe şimdi ne verirsin?
Buda'nın, sık düşünülenin gönlü o yöne eğdiğini anlatan sözü (BUD-K01.3) Gazâlî'nin terbiyesine çok yakın. İkisi de huyu değişmez bir öz olarak değil, tekrarla oluşmuş ve tekrarla değişebilecek bir eğim olarak görüyor.
Bugün bir kez dene
Bugün «ben böyleyim» ya da «huyum bu» dediğin bir kusurunu düşün. Bu cümleyi en son ne zaman, hangi değişimden kaçmak için kurduğunu hatırla.
Sonra Gazâlî'nin dört mertebesine bak: bu kusurumu kusur olarak mı görüyorum, yoksa bir erdem gibi mi savunuyorum?
Son olarak Gazâlî'nin hekim ilacını dene: bu kusurun zıddı olan küçük, ölçülü bir hareketi bugün bir kez yap. Abartmadan, kendini zorlamadan; yalnızca bir kez.
Yanında taşıyacağın soru
«Huyum bu» dediğin şey, gerçekten değişmez bir öz mü, yoksa değiştirmenin emeğinden kaçtığın bir alışkanlık mı?