İçeriğe geç

Şems-i Tebrîzî ile · Kendini tanımak

Bu ayıp nazla büyütülmekten

Kusurun ve en iyi yanın aynı kökten mi çıkıyor?

1.206 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Murat otuz beş yaşında ve on yılda altı iş değiştirdi. Her ayrılığın bir hikâyesi var. İlk işte müdür ona herkesin önünde sesini yükseltmişti. İkincisinde maaşı geç yatmıştı. Üçüncüsünde bir arkadaşı onun fikrini kendi fikri gibi sunmuştu. Dördüncüsünde masası pencereden uzağa taşınmıştı. Her seferinde Murat istifa mektubunu aynı gün yazdı ve her seferinde haklıydı.

Yedinci işinde, bir mimarlık ofisinde, ilk ayın sonunda ofis yöneticisi Leyla Hanım bir projede yaptığı bir hatayı biraz sert bir dille söylüyor. Murat'ın içinde tanıdık bir dalga kabarıyor. Masasına dönüyor, bilgisayarında yeni bir belge açıyor. Yazmaya başlamadan önce bir şey oluyor: annesi aklına geliyor. Çocukken bir oyuncağı kırıldığında, bir arkadaşı onu kırdığında, öğretmeni ona not vermediğinde annesinin hep aynı cümleyi kurduğunu hatırlıyor: «Sen üzülme oğlum, onlar seni anlamıyor.»

Murat belgeyi kapatmıyor ama yazmıyor da. Ekrana bakarken ilk kez şunu düşünüyor: altı işin altısında da anlaşılmamış olmak mümkün mü?

Bilgenin kapısı

Şems'in Makâlât'ında, kendisi hakkında konuştuğu nadir ve çarpıcı yerlerden biri vardır. Şems kendi bir ayıbını adlandırır ve onun nereden geldiğini söyler:

«Bu ayıp anamla babamdandı; beni böyle nazla büyüttüler.»

Taramanın okunabildiği kadarıyla, ardından bir çocukluk anısı gelir: bir şey kırıldığında babası onu azarlamaz, gülerek «yine ne yaptın, iyi, bir kaza idi, geçti» dermiş. Sonra Şems bu nazlılığın hayatında ne yaptığını anlatır: nazik ve huysuz tabiatım yüzünden bana rahat yerler, huzurlu köşeler çıktı; ama yine bu nazlılık yüzünden oralardan kaçtım, her şeyi altüst ettim.

Bakmadığın yer

Bir kusurumuzu fark ettiğimizde genellikle iki şeyden birini yaparız. Ya onu tamamen kendimize yükler, kendimizi suçlarız: ben böyleyim, bozuğum. Ya da onu tamamen geçmişimize yükler, kendimizi temize çıkarırız: annem böyle yetiştirdi, babam şöyleydi, ne yapayım. İlki insanı ezer, ikincisi ise insanı olduğu yerde bırakır.

Şems'in cümlesi bu iki yolun arasından geçiyor. Bu ayıp anamla babamdandı, diyor. Bu bir mazeret gibi başlıyor ama mazerete dönüşmüyor. Çünkü hemen ardından, o ayıbın kendi hayatında neye mal olduğunu anlatıyor: huzurlu yerler buldum, bu ayıp yüzünden kaçtım, her şeyi bozdum. Kusurun kaynağını söylüyor ama sonucunu da üstleniyor. Ve kaynağını söylemesi, kusuru yumuşatmak için değil, onu anlaşılır kılmak için.

Murat'ın altı istifası tam da Şems'in anlattığı «nazlılık» ve «huysuzluk» karışımıydı. Her seferinde gerçek bir kırgınlık vardı: yükselen bir ses, geciken bir maaş, çalınan bir fikir. Bunlar uydurma değildi. Ama Murat her kırgınlığa aynı cevabı veriyordu: kapıyı çarpıp çıkmak. Ve her seferinde kendine aynı hikâyeyi anlatıyordu: onlar beni anlamadı. Bu hikâye çocukken annesinin ona verdiği bir teselliydi; yetişkin Murat'ın elinde bir kaçış yoluna dönüşmüştü.

Şems'in itirafında Murat için bir ayna var. Bana rahat yerler çıktı, diyor Şems, ama ben kaçtım. Murat'a da iyi işler çıkmıştı. Altısının da iyi yanları vardı; birkaçında terfi bile almak üzereydi. Ama her birinde ilk sert sözde, ilk haksızlıkta, nazla büyütülmüş bir çocuğun kırılganlığı devreye girdi. Kusur dışarıdaki haksızlıklarda değil, haksızlığa verilen tek tip tepkideydi.

Bu fark edişin önemli bir yanı da şu: Şems kusurunu ebeveynine bağlarken onları suçlamıyor. Babasının gülerek «iyi, bir kaza idi» deyişi bir sevgi göstergesiydi. Ama aynı sevgi, çocuğu hiçbir sertliğe hazırlamamıştı. Murat'ın annesinin «sen üzülme, onlar seni anlamıyor» cümlesi de sevgiden doğmuştu. Kusurun kaynağını bilmek, o kaynağı mahkûm etmek değil; onun bugün hâlâ nasıl konuştuğunu duymaktır.

Şems'in başka bir yerdeki öğüdü bu duymanın yönünü gösteriyor: bir müşkül çıktığında kendinden şikâyet et, bu müşkül benden, de. Bu, her sorunun tek sorumlusu olmak demek değil; bakışı önce kendine çevirmek demek. Murat'ın altı istifasında da bakış hep dışarıdaydı: müdür, maaş, arkadaş, masa.

Derinleşme

Şems başka bir yerde, bir şeyhin sözünü değiştiren ve sonuç alamayınca suçu şeyhe yükleyen müritlerden söz ederken kısa bir cümle kurar:

«Çocuk çocukluk ettiğini bilseydi, asla yapmazdı.»

Bu cümle kusurla ilişkinin belki en derin noktasına dokunuyor. Kusurun gücü, görünmemesinden gelir. Nazlı bir çocuk nazlandığını bilmez; yalnızca haksızlığa uğradığını bilir. Murat altı kez istifa ederken hiçbir zaman «ben şimdi kırılganlığımla hareket ediyorum» diye düşünmedi. Her seferinde «bu kabul edilemez» diye düşündü. Çocukluk, kendini çocukluk olarak değil, haklılık olarak yaşar.

Aynı pasajın birkaç satır yukarısında, Murat'ın istifa alışkanlığını şaşırtıcı bir isabetle anlatan bir gözlem durur. Şems orada bir sahneyi tarif eder. Müritler şeyhin buyruğunu kendi bildiklerince kısaltır, işi yakınlaştırdıklarını sanırlar; oysa yakına gelmiş işi yüz fersah uzağa iterler. Sonra ekler: işin başında aranan tek bir kolaylık, yüz kolaylığın kaybına sebep olur.

Murat'ın her istifası böyle bir kolaylıktı. Sert bir sözün, geciken bir maaşın, haksız bir kararın getirdiği rahatsızlıktan o gün kurtuluyordu. Ama her kurtuluş, bir sonraki işte sıfırdan başlamak, yeni insanlara yeniden alışmak, yeniden güven kazanmak demekti. Bir günlük hafiflik, yılların birikimini götürüyordu. Altı işte de terfiye yaklaşmıştı; hiçbirinde oraya varmadı.

Şems'in itirafı bu yüzden değerli. Kendi kusurunu adlandırarak, onu görünür kılıyor. Ve görünür olan kusur, Şems'in cümlesine göre, gücünün büyük kısmını kaybeder. Çocuk çocukluk ettiğini bilseydi yapmazdı. Murat da o gün ekranın başında ilk kez kendi nazlılığını gördü. Belgeyi silmedi ama yazmadı da. Bu küçük duraksama, altı istifanın hiçbirinde olmayan bir şeydi.

Şems'in itirafının bir devamı da var. Rahat yerlerden kaçtıktan sonra kendini bir sarhoşun kapısında yatıp kalktığı bir hücrede bulduğunu anlatır. Sabahları kapının önünü süpürdüğünü söyler. Kapıdakiler bir gün onun kim olduğunu fark edip özür dilemeye gelince şöyle der: hayır, hayır; ben iyi olsaydım, yerim burası mı olurdu?

Bu cümlede bir acılık da var, bir dürüstlük de. Şems kusurunun bedelini başkasına ödetmiyor. Bulunduğu yerin, kendi kaçışlarının sonucu olduğunu kabul ediyor. Bu, kendini yerden yere vurmak değil; bir muhasebe. Murat için bunun karşılığı belki şu olurdu: on yılda altı iş değiştirmiş olmam, altı kez anlaşılmamış olmamın değil, altı kez aynı biçimde kaçmış olmamın sonucu olabilir.

Bunu görmek Murat'ın bütün kırgınlıklarını haksız saymasını gerektirmiyor. Leyla Hanım'ın sert dili belki gerçekten gereksizdi. Ama bu kez Murat başka bir şey deneyebilir: kırgınlığını söyleyip kalmak. «Hatamı kabul ediyorum, ama bunu daha sakin bir dille duymayı tercih ederim» demek. Nazla büyütülmüş çocuğun hiç öğrenmediği şey buydu: incinip de kapıda kalmak. Bu, otuz beş yaşında öğrenilebilecek bir şey; yalnızca acemice, yavaş ve birkaç kez tökezleyerek.

Öbür bilgeler

Yunus'un övgüyü reddeden şiiri (YUN-K01.5) kendi kusurlarını herkesin önünde sayan bir dervişin sesiydi. Şems de aynı açıklıkla konuşuyor ama bir adım ekliyor: kusurun nereden geldiğini, hangi sevginin onu yetiştirdiğini de söylüyor.

Sokrates'in hekimden kaçan çocuğu (SOK-K01.5) kusuru düzeltmenin acısından korkarak kaçan biriydi. Şems'in nazlı çocuğu ise kusurun kendisi yüzünden kaçıyor. İkisi de aynı yere varıyor: kaçan, iyileşemez.

Bugün bir kez dene

Bugün kendinde tekrar eden bir tepkiyi düşün: hep aynı biçimde kırılmak, hep aynı biçimde kapıyı çarpmak, hep aynı biçimde susmak.

Sonra Şems'in yaptığını dene. Bu tepkinin nereden geldiğini, kimin sevgisinin ya da korkusunun onu yetiştirdiğini bir cümleyle yaz. Suçlamadan, yalnızca adlandırarak.

Bir sonraki sefer o tepki kabardığında, Şems'in çocuk cümlesini hatırla ve kendine söyle: şu an çocukluk ediyor olabilirim. Sonra bir dakika bekle.

Yanında taşıyacağın soru

Seni seven birinin sana yıllar önce verdiği hangi teselli, bugün kaçış yoluna dönüşmüş olabilir?