Açılış
Kaan yirmi dokuz yaşında, bir esnaf lokantasında kısım şefi. Mutfakta titizliğiyle tanınıyor; en küçük hatayı yakalıyor, çırakları sık sık herkesin önünde uyarıyor. Geçen hafta yeni gelen çırak Burak'ın kasadaki bozuklukları yanlış saydığını gördü ve bütün mutfağın duyacağı bir sesle «Burada hırsızlık mı öğreneceksin?» diye bağırdı. Burak'ın yüzü kıpkırmızı oldu.
Kimsenin bilmediği bir şey var: Kaan on dokuz yaşında, ilk çalıştığı yerde, bir akşam kasadan küçük bir para almıştı. Ay sonu kirası eksikti. Kimse fark etmedi, Kaan da kimseye söylemedi. Ama o gece hiç geçmedi. On yıldır içinde bir yerde duruyor ve ne zaman biri kasaya yakın bir hata yapsa, Kaan'ın sesi kendiliğinden sertleşiyor.
O akşam ustabaşı Recep Usta, Burak'ı mutfağın arkasına çağırdı. Kaan kapının aralığından duydu. Recep Usta bağırmadı. Hatayı açıkça söyledi, nasıl sayılacağını gösterdi, sonra ekledi: «Herkes yanlış yapar oğlum. Ben de yaptım. Bu aramızda kalsın, bir daha dikkat et.» Burak çıkarken Kaan'ın gözlerine bakamadı. Kaan da onunkine.
Bilgenin kapısı
Yunus Emre'nin şiirlerinde kusur, «ayıp», sık dönen bir sözcüktür. Bir şiirini kendine seslenerek bitirir:
«Yunus, sen kendi ayıbını gözet, öbürünü bırak. Kimsenin ayıbına sen bakma; yazıktır.»
Başka bir şiirinde ise kendi ayıbının bir gün ortaya çıkacağı korkusunu anlatır:
«Bir gün ayıbım gözüme görünür, yüzüme vurulur. Bu düşünceden deliye döndüm; ne edeyim, ne yapayım diye.»
Bakmadığın yer
Gölge dendiğinde genellikle içimizde bilmediğimiz bir şeyden söz ederiz. Ama gölgenin bir türü daha var ve belki en ağırı o: bildiğimiz ama kimseye söyleyemediğimiz şey. Bir hata, bir utanç, bir an. Kaan'ın kasadan aldığı para onun için bilinmeyen bir şey değildi; tam tersine, on yıl boyunca her gün bildiği bir şeydi. Onu gölge yapan, görülmemesiydi. Kaan bu anı kimsenin bakmadığı bir köşeye kaldırmıştı ve kendisi de oraya bakmamaya çalışıyordu.
Yunus'un 285. şiirindeki dize bu gizli gölgenin nasıl yaşandığını anlatıyor. Ayıbım bir gün gözüme görünür, yüzüme vurulur. Ve bu düşünceyle deliye dönmek. Yunus'un bağlamında bu, insanın ölümden sonraki hesabına dair bir korkudur. Ama dize, gizli bir ayıp taşıyan herkesin gündelik hâlini de anlatıyor: bir gün ortaya çıkacak, bir gün biri yüzüme vuracak. Kaan'ın on yılı bu endişeyle geçmişti.
Bu endişenin tuhaf bir yan etkisi var ve Kaan'ın mutfakta yaptığı şey tam da bu. Kendi ayıbı ortaya çıkacak diye korkan biri çoğu zaman başkalarının ayıbını herkesin önünde ortaya çıkarmakta acele eder. Burak'a bağırırken Kaan aslan kesilmiş bir doğruluk bekçisi gibi görünüyordu. Oysa bağırdığı şey, on yıl önce kendi içinde hiç yüzleşemediği bir şeydi. Başkasının ayıbını yüzüne vurmak, kendi ayıbından uzak durmanın bir yolu olabilir. Sert sesli bekçi, çoğu zaman en çok korkan kişidir.
Yunus bir başka şiirinde bu korkunun asıl kaynağını adlandırır: düşmanım kendi nefsimdir, tamahımla hırsımdır. Düşman dışarıda değil. Kaan için bu cümlenin anlamı açık. Mutfakta aradığı hırsız Burak değildi. On yıl önce kasanın başında duran on dokuz yaşındaki Kaan'dı. Ve o Kaan'la hiç konuşmadığı için, onu her gün başka birinin yüzünde buluyordu.
Yunus'un 86. şiirdeki öğüdü bu yüzden yalnızca bir nezaket kuralı değil. Kendi ayıbını gözet, öbürünü bırak. Yunus bu sözü kendine söylüyor, kendi adını anarak. Bir başkasına değil, kendine. Ve ikinci dizede bir sebep veriyor: başkasının ayıbına bakmak yazıktır. Yazık, hem başkasına hem de bakana. Başkasının ayıbına dikilen göz, kendi gölgesinden kaçmaya devam eder.
Derinleşme
Yunus bir şiirinin sonunda gölgeyle ilişkiyi bambaşka bir yere taşıyan bir dize söyler:
«Ayıbını örten üstattır; odur üstatların sultanı.»
Bu dize, Kaan'ın o akşam kapının aralığından gördüğü şeyi anlatıyor. Recep Usta, Burak'ın hatasını görmüştü. Görmezden gelmedi; hatayı açıkça söyledi, doğrusunu gösterdi. Ama herkesin önünde yüzüne vurmadı. Örttü. Ve örterken bir şey daha yaptı: «Ben de yaptım» dedi. Kendi ayıbını da, küçük de olsa, örtünün altına koydu.
Ayıp örtmek bugün kulağa yanlış gelebilir: kötü bir şeyi saklamak, göz yummak gibi. Yunus'un üstadı bunu yapmıyor. Recep Usta da yapmadı. Hata düzeltildi, Burak doğrusunu öğrendi. Örtülen şey hata değil, utançtı. Bir insanın kusuru herkesin önünde yüzüne vurulduğunda, o kusur onun kimliğine yapışır; düzeltmek yerine saklamaya başlar. Kusuru görülüp de örtülen kişi ise onu düzeltmeye cesaret eder. Örtmek, bir kişinin hatasını ondan daha büyük görmemektir. Elbette bir hata başkasına zarar veriyorsa ya da tekrar ediyorsa örtünün yeri yoktur; Yunus'un üstadı zararı değil, insanın yüzünü korur.
Bu dize Kaan için iki yönden okunabilir. Birincisi, Kaan Burak'a karşı Recep Usta'nın yaptığını yapabilirdi; o akşam yapamadı. İkincisi daha zor olanı: Kaan kendi ayıbına karşı nasıl bir üstat olacak? On yıldır o ayıbı ne örtebildi ne de yüzleşebildi. Sadece bir köşede tuttu ve korktu. Yunus'un 159. şiirinin ilk beyti burada bir kapı açıyor: ey gafil, gözünü aç; kendi hayatına bak, kimsenin ayıbını gözetme.
Kendi hayatına bakmak, Kaan için belki şöyle bir şey: o geceyi sonunda kendine açıkça söylemek. Bir para aldım, kira eksikti, korktum, kimse bilmedi. Bunu söylemek, ayıbı kendi gözünün önüne getirmek demek. Yunus'un korktuğu şey, ayıbın bir gün başkası tarafından yüze vurulmasıydı. Ama insan kendi ayıbını kendi gözüne kendisi getirdiğinde, o korkunun bir kısmı çözülür. Belki bir gün Recep Usta'ya da anlatır. Belki ustanın cevabı Burak'a dediğinden farklı olmaz.
285. şiirin nasıl bittiğine bakmak da burada önemli. Ayıbının yüzüne vurulacağı korkusuyla başlayan şiir, Yunus'un kendine «ey çaresiz, miskin Yunus, günahın çok, ne yapacaksın» diye seslenmesiyle sürer. Son dizede ise Yunus sığınır ve bir cevap duyar: affederim. Şiir bir teşhirle değil, bir bağışlanmayla biter. Yunus'un bağlamında bu, Tanrı'nın affıdır ve onu küçültmek istemiyoruz. Ama şiirin biçimi gizli bir ayıp taşıyan herkes için bir şey söylüyor: korkunun karşısında ancak kabul ve bağışlanma durabilir, inkâr değil.
Yunus'un dizelerinde bir döngü var. Kendi ayıbına bakan, başkasınınkine bakmayı bırakır. Başkasının ayıbını örten, kendi ayıbının da örtülebileceğini öğrenir. Ve kendi ayıbını örtülmüş bulan, başkasınınkini yüzüne vurma ihtiyacını kaybeder.
Öbür bilgeler
Buda'nın ayna benzetmesi (BUD-K01.4) başkasının yüzünde gördüğümüz lekenin çoğu zaman kendi yüzümüzde de olduğunu gösterir. Yunus aynı noktadan başlıyor ama bir adım daha atıyor: lekeyi gördükten sonra ne yapacağız? Yüze mi vuracağız, yoksa örtüp düzeltecek miyiz?
Sokrates'le gölge üzerine yaptığımız sohbet (SOK-K01.4) Leontios'un kendi arzusuna öfkelenip kendi gözlerine hakaret ettiğini anlatır. Kaan'ın Burak'a bağırması da bir tür hakaretti, ama yanlış adrese gönderilmiş. Yunus'un üstadı ise ne kendine ne başkasına hakaret eder; yalnızca örter ve gösterir.
Bugün bir kez dene
Bugün birinin bir hatasını gördüğünde, düzeltmeden önce bir an dur. Bu hatayı ona herkesin önünde mi, yoksa yalnızken mi söyleyeceğine karar ver. Mümkünse Recep Usta'nın yolunu dene: açıkça, ama aranızda.
Akşam kendine bir soru sor: bende yıllardır kimseye söylemediğim, bir köşede tuttuğum bir ayıp var mı? Varsa onu yalnızca kendine, bir cümleyle, açıkça söyle. Kâğıda yazıp sonra yırtabilirsin.
Sonra o ayıba Yunus'un üstadı gibi bak: onu yüzüne vurmadan, ama görmezden de gelmeden.
Yanında taşıyacağın soru
Başkalarının hangi hatasına en sert sesle tepki veriyorsun ve o ses senin hangi eski ayıbından geliyor olabilir?