Açılış
Serdar Bey kırk dört yaşında, orta ölçekli bir inşaat firmasının sahibi. Yirmi yıldır bu işi yapıyor ve kendini dürüst bir iş insanı olarak görüyor. Çalışanları ona saygı duyuyor; toplantılarda kimse itiraz etmiyor, her öneri «tabii efendim» diye karşılanıyor.
Bir belediye ihalesinin açılışında rakip firmanın sahibi Cengiz Bey, salonun ortasında yüksek sesle bir şey söylüyor: «Serdar Bey'in taşeronlarına sorun bakalım. Parasını kaç ayda alıyorlar? Adam sözünde durmaz, küçük ustayı süründürür.» Salonda bir uğultu oluyor. Serdar Bey'in kanı beynine sıçrıyor. Hemen karşılık veriyor: «Sen önce kendi şantiyendeki kazayı anlat!» Ortalık karışıyor.
O akşam evde hâlâ öfkeli. Eşine anlatıyor, Cengiz Bey'in kıskançlığından, ihaleyi kaybetme korkusundan söz ediyor. Eşi dinliyor, sonra sakin bir soru soruyor: «Peki dediği doğru mu? Taşeronlara geç mi ödüyorsun?» Serdar Bey cevap vermek için ağzını açıyor, sonra kapatıyor. Bilmiyor. Hiç bakmamıştı.
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi'd-Dîn'in nefsi terbiye etmeye ayrılmış kitabında bir bölümü tek bir soruya ayırır: insan kendi ayıplarını nasıl bilir? Önce bir tespitte bulunur: insanların çoğu kendi ayıplarından habersizdir. Sonra dört yol sayar. Birincisi, nefsin ayıplarını gören bir üstadın önüne oturmak. İkincisi, dürüst ve basiretli bir dostu kendi üzerine gözcü dikmek. Üçüncüsü ise beklenmedik bir yerden gelir:
«Üçüncü yol: kendi ayıplarını düşmanlarının dilinden öğrenmektir. Çünkü öfke gözü kusurları ortaya çıkarır. İnsanın, kendisine ayıplarını hatırlatan kinci bir düşmandan göreceği fayda, onu öven ve ayıplarını gizleyen dalkavuk bir dosttan göreceği faydadan belki daha çoktur.»
Hemen ardından bir uyarı ekler: ama insanın tabiatı düşmanı yalanlamaya, söylediğini kıskançlığa yormaya yatkındır. Basiretli olan ise düşmanının sözünden yararlanmadan geçmez.
Bakmadığın yer
Gölgemizi aradığımızda genellikle sevdiklerimize, güvendiğimiz insanlara, belki bir terapiste ya da bir rehbere başvururuz. Gazâlî de ilk iki yolda bunu söylüyor: bir üstat, dürüst bir dost. Ama hemen ardından bir gerçeği kabul eder: bunlar nadirdir. Dostların çoğu ya kıskanır ya da dalkavukluk eder; insanı kırmamak için ayıbını gizler.
Serdar Bey'in durumu tam olarak buydu. Etrafındaki herkes ona «tabii efendim» diyordu. Çalışanları işini kaybetmekten, tedarikçileri sözleşmesini kaybetmekten çekiniyordu. Yirmi yıl boyunca kimse ona taşeronlara geç ödediğini söylememişti. Bu, Serdar Bey'in gölgesini kimsenin göremeyeceği bir yere itmişti. Gölge, en çok dalkavukların arasında büyür.
Ve sonra o gölgeyi biri yüksek sesle söyledi: bir düşman. Gazâlî'nin üçüncü yolu tam da bu anı anlatıyor. Öfke gözü, der, kusurları ortaya çıkarır. Cengiz Bey Serdar Bey'i sevmiyordu; onu küçük düşürmek istiyordu, belki ihaleyi kazanmak için. Ama tam da bu yüzden, dostların görmezden geldiği şeyi görmüş ve söylemişti. Düşmanın bakışı kötü niyetlidir, ama çoğu zaman keskindir. Dostun sevgisi bazen insanı kör eder; düşmanın öfkesi ise gözünü kusura diker.
Gazâlî'nin uyarısı ise Serdar Bey'in salondaki tepkisini anlatıyor: insanın tabiatı düşmanı yalanlamaya yatkındır. Serdar Bey'in ilk hamlesi Cengiz Bey'in sözünün doğru olup olmadığına bakmak değildi; onun niyetine saldırmaktı. Kıskançlık, ihale korkusu, şantiyedeki kaza. Bunların hepsi doğru olabilirdi. Ama hiçbiri Cengiz Bey'in söylediğinin yanlış olduğunu göstermiyordu. Bir sözün kötü niyetle söylenmiş olması, onu yalan yapmaz.
Gazâlî'nin dalkavuk dosttan düşmanı üstün tuttuğu yerde bir ironi var. Serdar Bey yirmi yıl boyunca etrafını kendisine hiç itiraz etmeyen insanlarla doldurmuştu ve bunu iyi bir yöneticinin işareti sanıyordu. Ekip uyumlu, toplantılar huzurlu, kimse sorun çıkarmıyor. Oysa sessizlik, bazen her şeyin yolunda olduğunu değil, kimsenin söylemeye cesaret edemediğini gösterir. Gazâlî'nin aynı bölümde andığı Dâvûd et-Tâî'nin sözü bu noktayı keskin biçimde koyar: insanlardan neden uzak durduğu sorulduğunda, ayıplarımı benden gizleyen insanlarla ne yapayım, der. Gölge, yalnızca bizim bakmadığımız yerde değil, etrafımızdakilerin göstermekten çekindiği yerde de büyür.
Derinleşme
Gazâlî ikinci yolu anlatırken bugün de tanıdık gelen bir tepkiyi tarif eder. Biri bize ayıbımızı söylediğinde, der, ona minnet duyacağımıza, ayıbı gidermeye uğraşacağımıza, onun sözüne aynı sözle karşılık veririz: «Sen de şunu yapıyorsun, sen de bunu.» Ve onunla düşmanlığa dalmak, nasihatinden yararlanmamızı engeller.
Serdar Bey'in «Sen önce kendi şantiyendeki kazayı anlat!» cümlesi bu tepkinin birebir örneği. Gölgeyle ilgili en yaygın savunma, onu gösterenin gölgesini göstermektir. Bu savunma çok güçlüdür, çünkü çoğu zaman doğrudur: eleştiren kişinin de kusurları vardır. Ama karşı saldırı, eleştirinin konusunu bir anda değiştirir. Taşeronların parası konuşulacakken, artık Cengiz Bey'in kazası konuşulmaktadır. Gölge yeniden karanlığa çekilir.
Gazâlî bu durumu bir benzetmeyle anlatır. Biri bize elbisemizin altında bir akrep olduğunu söylese, ona minnettar oluruz, hemen akrebi çıkarıp uzaklaştırmaya uğraşırız. Akrebin zehri bedene bir gün, belki daha az sürer. Kötü huyların zehri ise kalbin en derinine işler. Ama biz akrebi haber verene teşekkür ederken, kötü huyumuzu haber verene düşman oluruz.
Bu benzetmede ince bir şey var. Akrebi haber veren kişi bizim dostumuz da olabilir, düşmanımız da. Biri bize «elbisenin altında akrep var» diye bağırdığında, kimin bağırdığına bakmayız; önce elbisemize bakarız. Gazâlî gölgeyle ilişkide de bunu istiyor: önce elbisene bak, sonra sözü söyleyenin niyetini düşünürsün.
Serdar Bey ertesi sabah muhasebeciyi çağırıp son bir yılın taşeron ödemelerini istedi. Üç küçük taşerona dört ayı aşkın gecikmeyle ödeme yapılmıştı. Kimse ona söylememişti; muhasebeci de «nakit sıkışıktı, siz de büyük tedarikçilere öncelik verin demiştiniz» dedi. Serdar Bey öyle bir şey dediğini hatırlamıyordu. Ama demişti. Cengiz Bey'in sözü kötü niyetliydi, abartılıydı, yanlış bir yerde söylenmişti. Ama içindeki akrep gerçekti. Ve o akrebi yıllardır üç küçük ustanın evi taşıyordu.
Gazâlî'nin dördüncü yolu bu hikâyeyi tamamlıyor: insanlarla karış ve onlarda kınadığın her şeyi kendinde ara; çünkü insanların tabiatları birbirine yakındır. Serdar Bey yıllardır büyük müteahhitlerin ödemelerini geciktirmesinden şikâyet ederdi. Kendi taşeronlarına yaptığını ise hiç görmemişti. Başkasında kınadığı şey, kendi defterinde de yazılıydı.
Gazâlî bu bölümde konumla ilgili bir gözlem de yapar: aklı daha çok, makamı daha yüksek olan kişi, kendini beğenmeye daha az, kendinden şüphelenmeye daha çok yatkın olmalıdır. Serdar Bey'in durumunda bunun tersi olmuştu. Firması büyüdükçe kendinden şüphelenme alışkanlığı azalmış, etrafındaki sessizlik arttıkça kendine güveni de artmıştı. Makam yükseldikçe ayna küçülür; çünkü yukarıdakine kimse ayna tutmaz.
Öbür bilgeler
Şems'in bir ayıbın bin hüneri örtebileceği sözü (SEM-K01.4) gölgenin gücünü anlatıyordu. Gazâlî ise o tek ayıbın nasıl bulunacağına dair bir harita çiziyor ve haritanın en beklenmedik yolu düşmanın dilinden geçiyor.
Yunus'un ayıbı örten üstadı (YUN-K01.4) bir kusuru yüze vurmamayı öğütler. Gazâlî'nin düşmanı ise tam tersini yapar, kusuru herkesin önünde yüze vurur. İki bilge birlikte okununca bir denge ortaya çıkıyor: başkasının ayıbını örtmek erdemdir; ama kendi ayıbın yüzüne vurulduğunda, vuranın niyetine değil, söylenen şeye bakmak da bir erdemdir.
Bugün bir kez dene
Bugün seni sevmeyen, belki rakibin ya da kırgın olduğun birinin sana yönelttiği bir eleştiriyi hatırla. Onu bir kâğıda yaz, olduğu gibi; söyleyenin niyetini şimdilik bir kenara koy.
Sonra Gazâlî'nin akrep benzetmesini uygula: elbisene bak. Bu sözün içinde, abartının ve kötü niyetin altında, doğru bir parça var mı?
Bir de dördüncü yolu dene: bugün birinde kınadığın bir davranışı fark ettiğinde, kendine sor: ben de aynısını kime yapıyorum?
Yanında taşıyacağın soru
Sana söylenen son sert eleştiriye, sözün doğruluğuna mı yoksa söyleyenin niyetine mi cevap verdin?