Açılış
Nuri Bey altmış üç yaşında, emekli bir okul müdürü. Mahallede herkes onu sever. Yoksul öğrencilere burs bulur, cenazelerde ilk o gelir, komşunun çatısı aksa ustayı o çağırır. Emeklilik yemeğinde bir saat boyunca hakkında güzel sözler söylendi.
Ama mahallede herkesin bildiği, kimsenin yüksek sesle söylemediği bir şey var. On beş yıl önce kooperatif seçimlerinde eski dostu Halil Bey ona karşı aday olmuş ve kazanmıştı. Nuri Bey bunu hiç affetmedi. Halil Bey'in adı geçtiği her sohbette sesi değişir, yüzü sertleşir, eski bir hikâyeyi yeniden anlatır. Komşular düğünlere ikisini aynı gün davet etmemeye dikkat eder. Gençler Nuri Bey'i saygıyla anar, ama birbirlerine fısıldarlar: «Halil Bey'in adını anma, akşamı zehir eder.»
Bir gün torunu ona bir şey söyler, hiç kötü niyet taşımadan: «Dede, okuldaki öğretmenim seni tanıyormuş. Sen Halil Bey'e küs olan dede misin, diye sordu.» Nuri Bey o gece bir şeyi fark eder. Kırk yıllık iyiliklerine rağmen, bazı insanlar onu tek bir şeyle tanıyordu.
Bilgenin kapısı
Şems Makâlât'ta kısa ve keskin bir söz söyler:
«İnsanda bir ayıp olur ki bin hüneri örter; bir hüner olur ki bin ayıbı örter.»
Ardından bir örnek verir: biri vardı, der, onda hiçbir ayıp yoktu, yalnız kin tutardı. Cümlenin devamı taramada okunmuyor, ama Muvahhid'in notuna göre Şems burada İblis'i kastediyor: bütün hünerlerine rağmen tek bir kinle düşen varlığı.
Hemen ardından Şems bir şeyh hikâyesi anlatır. Şeyh yolda bir leşin yanından geçer. Herkes burnunu tutmuş, yüzünü çevirmiş, adımlarını hızlandırmıştır. Şeyh ne burnunu tutar, ne yüzünü çevirir, ne de adımını hızlandırır. Ne bakıyorsun, diye sorarlar. «Şu dişleri ne kadar beyaz ve güzel!» der.
Bakmadığın yer
Gölge dendiğinde çoğumuz karanlık yanlarımızın çokluğunu düşünürüz: içimizde bir yığın kusur, saklı bir sürü kötü huy. Kendimizi tanımaya çalışırken bu yığını tek tek saymaya çalışırız. Ve çoğu zaman şu sonuca varırız: iyiliklerim kusurlarımdan fazla, o hâlde iyi bir insanım.
Şems'in sözü bu hesabı altüst ediyor. Ayıplar ve hünerler bir terazinin iki kefesine konup sayılmaz. Bazen tek bir ayıp, bin hünerin üstüne bir örtü gibi çöker. Mesele gölgenin büyüklüğü değil, nerede durduğudur. Nuri Bey'in kırk yıllık iyiliği sayılamayacak kadar çoktu. Ama tek bir kin, bu iyiliklerin önüne geçip onun tanınma biçimi oldu. Torununun öğretmeni onu bursla, cenazeyle, çatıyla değil, Halil Bey'e küslüğüyle hatırlıyordu.
Bu durumun en acı yanı, Nuri Bey'in bu ayıbı bir ayıp olarak görmemesiydi. Ona göre bu bir haksızlığa karşı duruştu, bir onur meselesiydi. Kendi hikâyesinde Halil Bey ihanet etmiş, o ise hakkını savunmuştu. İnsanın en kalın gölgesi çoğu zaman haklı olduğuna inandığı yerde durur. Çünkü haklılık, kini kin olarak görmeyi engeller. Kin kendini adalet kılığında sunar. Kinini taşıyan kişi kendini bir yükün altında değil, bir nöbetin başında sanır; bıraksa, haksızlığı unutmuş, onurunu satmış olacakmış gibi gelir.
Şems'in örneği bu yüzden ürpertici. Muvahhid'in okumasıyla, Şems'in andığı varlığın başka hiçbir ayıbı yoktu; ne tembellik, ne yalan, ne hırsızlık. Yalnızca bir kin. Ve o kin, sahibinin bütün hünerlerini örttü. İblis'in hikâyesindeki gibi, kin sahibinin gözünde de çoğu zaman haklı bir duruştur: ben ondan üstünüm, ben haksızlığa uğradım. Gölgenin en tehlikelisi, sahibine gölge gibi değil, ışık gibi görünenidir.
Leşin yanındaki şeyh başka bir şey gösteriyor. Herkes leşte yalnızca kokuyu görür. Şeyh dişleri görür. Bu bir saflık değil, bir bakış tercihidir. Ve bu tercih, Nuri Bey'in on beş yıldır yapamadığı şeydi. Halil Bey'e baktığında yalnızca o seçimi, o ihaneti görüyordu. Halil Bey'in de bir zamanlar dostu olduğunu, kooperatifi iyi yönettiğini, belki o seçimde kendi inandığı bir şey için aday olduğunu görmüyordu. Kinin gözü yalnızca kokuyu görür.
Derinleşme
Şems aynı yerde bir söz daha söyler ve bu söz Nuri Bey'in hikâyesine ayna tutar. İyi insanın kimseden şikâyeti olmaz, der; gözü ayıpta değildir. Kim şikâyet ediyorsa, kötü olan odur. Onu biraz sıkıştırın, ayıbın ondan geldiği ortaya çıkar.
Bu söz kaba bir genelleme gibi okunabilir; elbette haklı şikâyetler, gerçek haksızlıklar vardır. Şems'in sözünü yumuşatmak istemiyoruz, ama onu bir yargı olarak değil, bir soru olarak almak mümkün: ben neden bu kadar uzun süredir şikâyet ediyorum? Nuri Bey on beş yıldır aynı hikâyeyi anlatıyordu. Şikâyetin süresi ve sıklığı bir şey söylüyordu. Bir haksızlık bir kez anlatılır, belki birkaç kez. On beş yıl boyunca her fırsatta anlatılıyorsa, artık anlatılan şey Halil Bey değil, Nuri Bey'in içinde büyüyen şeydir.
Şems'in sözünün ilk yarısı ise umut veriyor: bir hüner de bin ayıbı örter. Gölgenin tek bir yerde durup bin hüneri örtebilmesi gibi, tek bir hüner de bin ayıbı örtebilir. Nuri Bey için bu hüner belki bir affetme olabilirdi. On beş yıllık kini bırakan tek bir adım, belki bir telefon, belki bir bayram ziyareti. O tek adım, mahallenin hafızasında «Halil Bey'e küs dede»nin yerine başka bir şey yazabilirdi.
Şems başka bir yerde bu adımın nasıl atılacağına dair şaşırtıcı derecede pratik bir öğüt verir:
«Elinden geldiğince hasmına sevgiyle bak. Birinin yüzüne sevgiyle baktığında, düşman da olsa hoşuna gider. Çünkü o senden kin ve öfke bekler; sevgi görünce hoşlanır.»
Bu öğüdün inceliği, kinin iki taraflı olduğunu görmesinde. Nuri Bey on beş yıldır Halil Bey'e kin taşıyordu; ama Halil Bey de on beş yıldır Nuri Bey'den kin bekliyordu. Her düğünde, her cenazede, her karşılaşmada o soğuk bakışa hazırlanıyordu. İki adam bir gölgeyi birlikte taşıyordu. Şems'e göre bu düğümü çözmenin yolu uzun bir barış konuşması değil, beklenmedik bir bakıştır. Kin bekleyen yüze sevgiyle bakmak, karşı tarafın da taşıdığı yükü bir anda hafifletir. Elinden geldiğince, diyor Şems; ne zorla, ne de bir anda. Bir camide, bir pazarda, bir selamda.
Bu kolay değil. Kin, sahibine bir kimlik verir; uzun süre taşınan kin, bırakılınca insanın elinde bir boşluk bırakır. Nuri Bey Halil Bey'e küs olmadan kim olacaktı? Ama leşin yanındaki şeyhin hikâyesi tam da bu noktada bir kapı açıyor. Şeyh leşi güzel bulmadı; dişlerini gördü. Nuri Bey'in de o seçimi doğru bulması gerekmiyor. Yalnızca Halil Bey'in yüzünde kokudan başka bir şey görmeyi denemesi yeterli olabilir: on beş yıl önceki bir dostun beyaz dişlerini.
Öbür bilgeler
Yunus'un «ayıbı örten üstat» dizesi (YUN-K01.4) başkasının kusurunu yüzüne vurmamayı öğütler. Şems'in leş hikâyesi aynı ruhu taşıyor ama daha ileri gidiyor: yalnızca ayıbı örtmek değil, ayıbın yanında güzel olanı görmek.
Buda'yla gölge üzerine yapılan sohbette (BUD-K01.4) Sāriputta lekesini bilmeyen kişinin, bilenden daha kötü durumda olduğunu söyler. Nuri Bey'in hâli bunun canlı bir örneği: kinini bir onur meselesi sandığı için, lekesini hiç leke olarak görmedi.
Bugün bir kez dene
Bugün yıllardır içinde taşıdığın bir kırgınlığı ya da küslüğü düşün. Kime, ne zamandan beri?
Sonra Şems'in sorusunu kendine sor: bu kırgınlık benim hangi hünerlerimi örtüyor? İnsanlar beni onunla mı hatırlıyor?
O kişiyi düşünürken leşin yanındaki şeyh gibi bakmayı dene. Onun yüzünde, ne kadar küçük olursa olsun, beyaz bir diş ara: bir iyiliği, bir güzel anı, bir doğru yanı.
Bir adım atmaya hazır değilsen bile, bugün o kişinin adı geçtiğinde sesini sertleştirmemeyi dene.
Yanında taşıyacağın soru
Bütün iyiliklerine rağmen, insanların seni tek bir kırgınlıkla hatırlaması mümkün mü?