Açılış
Melike otuz altı yaşında, iki çocuk annesi. Eşinin ablası Sibel'le yıllardır anlaşamıyor. Her aile toplantısından sonra eve dönerken arabada aynı şeyi anlatıyor: «Her şeye karışıyor. Kimin ne yiyeceğine, çocukların ne giyeceğine, masanın nasıl kurulacağına. Kimseye nefes aldırmıyor.» Eşi başını sallıyor, bir şey demiyor.
Bir pazar akşamı yine böyle bir yemekten dönüyorlar. Melike Sibel'i anlatırken arka koltuktaki on dört yaşındaki kızı Defne birden konuşuyor: «Anne, sen de bana tam öyle yapıyorsun. Saçımı, telefonumu, arkadaşlarımı, hepsini sen seçmek istiyorsun.»
Arabada bir sessizlik oluyor. Melike önce kızmak istiyor, sonra bir şey içine oturuyor. Eve gelip yatağına uzandığında aklında tek bir soru var: Sibel'de yıllardır gördüğü şey, acaba kendinde hiç görmediği bir şey miydi?
Bilgenin kapısı
Pali kanonundaki kısa bir konuşmada Buda, başkalarının zihnini okumakta usta olmayan birine bir öğüt verir: o hâlde kendi zihnini okumakta usta olmayı öğren. Bunun nasıl yapılacağını da bir benzetmeyle anlatır:
«Süslenmeyi seven genç bir kadın ya da erkek, yüzünü temiz, parlak bir aynada ya da duru bir su kabında yoklar. Orada bir kir, bir leke görürse onu gidermeye çalışır.»
Buda'nın baş öğrencilerinden Sāriputta ise başka bir konuşmada insanları dört türe ayırır. İçinde leke olan ve bunu bilmeyen, içinde leke olan ve bunu bilen. Lekesi olmayan ve bunu bilmeyen, lekesi olmayan ve bunu bilen. Sonra lekeli iki kişiden hangisinin daha iyi olduğunu söyler:
«Lekesi olan iki kişiden, bunu bilmeyen daha kötü, bilen ise daha iyi sayılır.»
Bakmadığın yer
Gölge dendiğinde akla genellikle karanlık, derin, gizli bir şey gelir. İçimizde bir yerde saklanan, ancak özel bir çabayla bulunabilen bir şey. Oysa çoğu zaman gölgemizi aramamıza gerek yoktur. Onu her gün görürüz; yalnızca başkasının yüzünde.
Buda'nın öğüdü bu yüzden ilginç bir yerden başlıyor. Başkasının zihnini okumakta usta değilsen, der. Çoğumuz bu konuda kendimizi usta sayarız. Sibel'in karışmacı olduğunu, kayınpederin cimri olduğunu, iş arkadaşının gösterişçi olduğunu çok iyi biliriz. Ama Buda'nın cümlesi bu ustalığı sorgulamadan bir kenara koyuyor ve başka bir ustalık istiyor: kendi zihnini okumak. Ve bunun için bir ayna veriyor.
Melike yıllarca Sibel'e bakmıştı. Sibel'in her hareketini, her müdahalesini ayrıntısıyla anlatabiliyordu. Bu bakışta bir şey eksikti: Melike bu ayrıntıları neden bu kadar iyi gördüğünü hiç sormamıştı. İnsan bir kusuru başkasında en keskin biçimde, çoğu zaman kendisinde de taşıdığı ama kabul edemediği yerde görür. Başkasının yüzündeki leke, kendi yüzümüzdeki lekeye en çok benzediği yerde rahatsız eder. Defne'nin cümlesi Melike'nin önüne bir ayna koydu. Ve aynada, annesinin yıllardır Sibel'in yüzünde gördüğü şey vardı.
Sāriputta'nın dört insanı bu anın nasıl okunacağını gösteriyor. Melike o akşama kadar lekesi olan ama bunu bilmeyen kişiydi. Sāriputta'ya göre bu, lekeli olmaktan daha kötü bir durumdur; çünkü bilmeyen kişi lekeyi gidermek için hiçbir çaba göstermez. Defne'nin cümlesinden sonra Melike, aynı lekeyle, ama bilerek yaşayan kişi oldu. Leke değişmedi. Değişen, onunla ilişkisiydi. Ve Sāriputta bu ikinci kişiye «daha iyi» diyor.
Bu, gölgeyle ilişkide rahatlatıcı bir şey söylüyor. Gölgeyi fark etmek bir yenilgi değil, bir ilerlemedir. Melike o gece kendini kötü bir anne gibi hissetti. Oysa Sāriputta'nın ölçüsüyle, o gece dünden daha iyi bir yerdeydi. Kusurunu bilen kişi, kusurunu bilmeyen kişiden bir adım öndedir; kusurun kendisi aynı kalsa bile.
Derinleşme
Sāriputta bu ayrımı bir benzetmeyle açar. Bir dükkândan ya da demircinin ocağından tozlu, lekeli bir tunç kâse getirilir. Sahipleri onu ne kullanır ne de temizler; kirli bir köşeye kaldırırlar. Zamanla o kâse daha da kirlenmez mi? Ama aynı lekeli kâse kullanılır, temizlenir ve kirli bir yerde bırakılmazsa, zamanla parlar.
Bu benzetmede gölgenin doğası hakkında ince bir şey var. Kâsenin lekesi oradadır, kimse onu oraya koymamıştır, kâse dükkândan öyle gelmiştir. İnsanın gölgesi de böyledir: karışmacılık, kıskançlık, öfke, kontrol isteği, çoğu zaman bizim seçmediğimiz yerlerden, ailemizden, korkularımızdan, geçmişimizden gelir. Sorun lekenin varlığı değil, kâsenin bir köşede bırakılmasıdır. Görmezden gelinen gölge kendi kendine kaybolmaz; aksine, kirli bir köşede bırakılan kâse gibi zamanla koyulaşır.
Melike'nin kontrol isteğinin nereden geldiğini belki kendisi de bilmiyordu. Belki kendi annesinin evinde her şey o kadar belirsizdi ki, Melike kendi evinde her şeyi elinde tutmayı güvenlik saymıştı. Bu, lekeyi açıklar ama kâseyi temizlemez. Sāriputta'nın benzetmesinde kâseyi temizleyen şey iki eylemdir: kullanmak ve silmek. Melike için bu belki şöyle bir şeydir: bir dahaki sefer Defne'nin bir seçimine karışmak üzereyken durmak, Sibel'e duyduğu öfkenin kendi içinde de çalıştığını hatırlamak ve elini çekmek.
Buda'nın ayna benzetmesinin bir ayrıntısı daha var. Aynaya bakan genç kişi lekeyi görünce onu gidermeye çalışır; leke yoksa sevinir. Bu kişi aynaya korkuyla değil, merakla bakar. Gölgeyle ilişkide de ton önemlidir. Melike Defne'nin cümlesinden sonra kendini «korkunç bir anne» ilan edebilir. Bu, aynayı kırmaya benzer: leke görülmüş ama dayanılamamış, bütün yüz suçlanmıştır. Buda'nın genç insanı ise yalnızca lekeyi siler, yüzünü değil.
Buda aynaya bakarken sorulacak soruları da sıralar ve soruların biçimi dikkat çekicidir: sık sık açgözlü müyüm, değil miyim? Sık sık kötü niyetli miyim? Sık sık huzursuz, sık sık öfkeli miyim? Soru «hiç öfkelenir miyim» değil, «sık sık öfkeli miyim». Bu ölçü gölgeyle ilişkiyi hem gerçekçi hem de adil kılıyor. Herkes bazen karışır, bazen öfkelenir. Aynada aranan şey tek tük lekeler değil, yüze yerleşmiş olanlardır.
Bu bakışın bir yan etkisi de var. Melike kendi kontrol isteğini gördüğünde Sibel'e de biraz farklı bakabilir. Sibel'in karışmacılığı belki de onun lekesiydi ve belki o da bunu bilmiyordu. Kendi gölgesini tanıyan biri, başkasınınkine daha az öfkeyle bakar.
Sāriputta'nın dört insanından biri daha üzerinde durmaya değer: lekesi olmayan ama bunu bilmeyen kişi. Ona göre bu kişi de zamanla kirlenir; temiz gelen ama kirli bir köşede unutulan kâse gibi. Kendi iyiliğine güvenip aynaya bakmayı bırakan kişi, bir gün aynada tanımadığı bir yüzle karşılaşabilir.
Öbür bilgeler
Sokrates'in gölge sohbeti (SOK-K01.4) iyi insanların içinde bile uykuda dışarı bakan bir vahşi doğa olduğunu anlatır. Buda'nın ve Sāriputta'nın sözleri aynı gerçeği daha gündelik bir yerden görüyor: gölge yalnız rüyada değil, uyanıkken başkasına yönelttiğimiz öfkede de dışarı bakar.
Şems'le yapılan ikinci sohbet (SEM-K01.2) ayna tutan birine öfkelenen bir adamı anlatıyordu. Defne de annesine bir ayna tuttu. Melike'nin önünde Şems'in meselindeki adamın seçeneği vardı: aynayı yere çalmak. Buda'nın genç insanı ise başka bir şey yapar: lekeyi görür ve siler.
Bugün bir kez dene
Bugün seni en çok rahatsız eden birini düşün ve onun en çok sinirine dokunan özelliğini bir kelimeyle yaz: karışmacı, kibirli, cimri, tembel, gösterişçi.
Sonra Buda'nın aynasını kendine çevir. Bu özellik bende de, belki başka bir biçimde, başka bir yerde, başka birine karşı var mı? Birini değil, sadece bir anını bul.
Bulursan kendini suçlama. Sāriputta'yı hatırla: lekeyi bilen, bilmeyenden ileridedir.
Akşam o kişiyi yeniden düşün. Öfken biraz değişti mi?
Yanında taşıyacağın soru
Başkasında en çok neye öfkeleniyorsun ve o şey senin yüzünde de olabilir mi?