Açılış
Ayten Hanım kırk sekiz yaşında, yirmi iki yıldır ilkokul öğretmeni. Okulda herkes onu sabrıyla tanır. Öğrencisi bağırsa sesini yükseltmez, veli kızsa gülümser, toplantılarda en son o konuşur. Kendini de böyle tanır: «Ben öfkelenen biri değilim.»
Geçen hafta bir veli toplantısında bir baba, Ayten Hanım'ı herkesin önünde suçladı. Oğlunun notlarını, sınıfın düzenini, hatta yaşını diline doladı. Ayten Hanım her zamanki gibi sakin cevap verdi. Ama o gece bir rüya gördü. Rüyasında o babanın yakasına yapışıyor, onu sınıfın kapısından dışarı itiyor, arkasından ağza alınmayacak şeyler bağırıyordu. Uyandığında kalbi hızlı atıyordu ve ilk hissettiği şey utançtı.
Sabah kahvaltıda eşine anlatmadı. Kendi kendine tekrarladı: bu ben değilim, bu yalnızca bir rüya. Ama gün boyunca bir şey yakasını bırakmadı: o öfke kimindi? Madem kendisinin değildi, rüyasına nereden gelmişti?
Bilgenin kapısı
Platon'un Devlet'inin dokuzuncu kitabında Sokrates gereksiz arzuların bir kısmının yasa tanımadığını söyler. Herkeste vardır, der; bazılarında akıl ve yasalarla dizginlenir, bazılarında güçlenir. Hangi arzular olduğunu sorarlar. Sokrates bunların insanın akıl yanı uykudayken uyanan arzular olduğunu anlatır: o zaman içimizdeki vahşi hayvan kalkar, utancı ve sağduyuyu bir kenara bırakıp aklın onaylamayacağı her şeye yönelir. Sonra konuşmayı şu cümleyle bağlar:
«Hepimizde, iyi insanlarda bile, yasa tanımayan bir vahşi hayvan doğası vardır ve bu doğa uykuda dışarı bakar.»
Aynı eserin dördüncü kitabında Sokrates, Leontios adında bir adamın hikâyesini anlatır. Leontios Pire'den şehre çıkarken surların dışında, idam yerinde yatan cesetleri görür. İçinde onlara bakma arzusu ile tiksinti birlikte kabarır. Bir süre gözlerini kapatarak direnir, sonunda arzu baskın gelir. Gözlerini açıp koşar ve kendi gözlerine bağırır:
«Bakın işte, sizi zavallılar, doyasıya bakın bu güzel manzaraya!»
Bakmadığın yer
İnsan kendini tanımlarken genellikle gün ışığındaki hâlini anlatır: sabırlıyım, dürüstüm, kıskanç biri değilim. Bu tanımların dışında kalan her şeyi de bir yanlışlık sayar. Öfke kabardığında «bu ben değilim», kıskançlık geldiğinde «bir anlık şey», tuhaf bir rüyada «yalnızca bir rüya». Kendi hakkımızdaki hikâye ne kadar iyiyse, onun dışında kalanı o kadar sert biçimde dışarı iteriz.
Sokrates'in cümlesi bu itişin tam karşısında duruyor. Vahşi doğa kötü insanlara özgü değildir, der; hepimizde, iyi insanlarda bile vardır. Bu cümlede bir suçlama yok, bir tespit var. Ayten Hanım'ın rüyası onun gizli bir kötülüğünü ortaya çıkarmadı; yalnızca herkeste olan bir şeyin onda da olduğunu gösterdi. Bugün buna çoğu zaman gölge diyoruz: kendimiz hakkındaki iyi hikâyeye sığmadığı için görmezden geldiğimiz yanlar. Sokrates bu sözcüğü kullanmaz, ama işaret ettiği yer aşağı yukarı orasıdır.
Sorun, Ayten Hanım'ın öfkesinin var olması değildi. Yirmi iki yıl boyunca bu öfkeye hiç yer vermemiş olmasıydı. Gündüz, bağıran velinin karşısında gülümseyen bir yüz vardı; içerideki hayvan ise hiç tanınmadı, hiç adı konmadı. Ve Sokrates'in dediği gibi, akıl uyuyunca dışarı baktı. Gündüz bakılmayan şey, gece bakılmayı bekliyordu.
Leontios'un hikâyesi bu gölgeyle ilişkinin en sık rastlanan biçimini gösteriyor. Leontios'un içinde cesetlere bakmak isteyen bir yan var ve o yan Leontios'u tiksindiriyor. Gözlerini kapatarak direniyor. Sonunda yenik düşüyor ve kendi gözlerine hakaret ediyor. Bu, kendi gölgesiyle savaşan bir insanın portresi: istemediği arzuyu taşıyor, ona öfkeleniyor, onu bastırmaya çalışıyor, bastıramayınca kendini aşağılıyor. Hiçbir aşamada o arzunun ne olduğuna, neden orada olduğuna bakmıyor.
Ayten Hanım'ın sabahki tepkisi de buna benziyordu. «Bu ben değilim» cümlesi Leontios'un kapattığı gözlere benziyordu. Rüyayı görmemek, öfkeyi tanımamak, utançla kapıyı kapatmak. Ama kapatılan kapı ertesi gece yine açılabilir. Bastırılan arzu yok olmaz; yalnızca nerede ve ne zaman çıkacağı seçimimizin dışına düşer.
Derinleşme
Sokrates bu vahşi doğayla ne yapılması gerektiğine dair aynı kitabın sonuna doğru bir imge kurar. İnsan ruhunu üç canlının birleşimi olarak hayal etmemizi ister: türlü türlü evcil ve yabani başları olan, istediği gibi şekil değiştiren çok başlı bir canavar, ondan küçük bir aslan ve en küçüğü olan bir insan. Sonra bu üçünü dışarıdan tek bir insan suretiyle kaplar. İçeriye bakamayan, yalnızca dış kabuğu gören biri, bu canlıyı tek bir insan sanır.
Bu imgenin en ince yeri Sokrates'in önerdiği tutumdur. İçerideki insan canavarı öldürmez. İyi bir çiftçi gibi ona bakar: evcil başları besler, yabanilerin büyümesini engeller. Aslanı da düşman değil, müttefik yapar. Ve hepsini birbiriyle, kendisiyle uyum içinde tutmaya çalışır.
Bu, gölgeyle ilişkide üçüncü bir yol açıyor. Birinci yol onu inkâr etmek: «bu ben değilim». İkinci yol onunla savaşmak: Leontios gibi gözleri kapatmak, sonra kendine hakaret etmek. Sokrates'in yolu ise onu tanımak ve ona bakmak. Çiftçi tarlasındaki yabani otları görmezden gelmez, onlarla savaşa da tutuşmaz; tarlayı tanır, neyin nerede büyüdüğünü bilir.
Aslan imgesi Ayten Hanım için özellikle anlamlı. Sokrates'in aslanı öfkenin, öz saygının, haksızlık karşısında kabaran yanın simgesidir. Ayten Hanım yirmi iki yıl boyunca bu aslanı kafesin en dibine itmişti. O akşam herkesin önünde haksız yere suçlandığında, aslan kükremek istedi ve izin verilmeyince rüyada kükredi. Belki o rüyanın mesajı «sen öfkeli bir insansın» değildi. Belki «haksızlığa uğradığında sesini çıkarabilecek bir yanın var ve ona hiç izin vermiyorsun» idi. Aslanı müttefik yapmak, Ayten Hanım için bir dahaki toplantıda sakin ama net bir sesle «bu söylediğiniz doğru değil ve bu üslupla konuşmamızı istemiyorum» diyebilmek olabilirdi.
Sokrates'in akşam için verdiği küçük bir öğüt de var. Uyumadan önce aklını iyi düşüncelerle uyandıran, birine kırgınsa öfkesini yatıştıran kişi, der, tuhaf ve yasa tanımaz rüyalara daha az kapılır. Bu, gölgeyi bastırmak değil, onunla gün bitmeden konuşmaktır. Ayten Hanım o gün öfkesini bir kâğıda yazsaydı, eşine anlatsaydı, belki rüyaya bırakacak bir şey kalmayacaktı.
Öğüdün inceliği şurada: Sokrates arzuları aç bırakmayı da önermez. Onları ne fazla ne az, yatıştıracak kadar doyurmaktan söz eder. Gölgeyle konuşmak onu ne şımartmak ne de kıtlığa mahkûm etmektir; yalnızca payını tanımaktır.
Öbür bilgeler
Gazâlî'nin ilk sohbetteki krallık benzetmesinde (GAZ-K01.1) öfke kovulmaması, öldürülmemesi gereken bir görevliydi. Sokrates'in aslanı da aynı yerde duruyor: yok edilecek bir düşman değil, doğru yere yerleştirilecek bir güç. İki bilge de iç dünyadaki zor yanları sürgüne göndermek yerine yerine oturtmayı öğütlüyor.
Şems'le yapılan ikinci sohbetteki ayna (SEM-K01.2), kendi yüzündeki kusuru görmek yerine aynayı kırmak isteyen bir adamı anlatır. Gölgeyle ilişki de böyledir: rüyadaki kendi suretimizi görünce ilk isteğimiz o aynayı, yani rüyayı, «anlamsız» diye bir kenara atmaktır.
Bugün bir kez dene
Bugün kendin hakkında en emin olduğun bir cümleyi düşün: «Ben kıskanç biri değilim», «ben asla yalan söylemem», «ben öfkelenmem». Bir kâğıda yaz.
Sonra dürüstçe ara: bu cümleye uymayan bir an, bir rüya, bir düşünce, bir kıpırtı hiç oldu mu? Onu da yaz. Yargılamadan, yalnızca bir çiftçinin tarlasındaki bitkiyi not etmesi gibi.
Akşam uyumadan önce Sokrates'in öğüdünü dene: o gün sana dokunan bir kırgınlık ya da öfke varsa onu bir cümleyle adlandır ve kendine söyle. Rüyaya bırakma.
Yanında taşıyacağın soru
«Bu ben değilim» dediğin şeyin, aslında sana bir şey söylemeye çalışan bir yanın olabileceğini hiç düşündün mü?