Açılış
Necla kırk dört yaşında, bir bankada şube müdür yardımcısı. Yirmi yıldır aynı düzenle yaşıyor: sabah sekizde masada, akşam yedide evde. Kariyerini dikkatle kurmuş; her adımı hesaplı. Yirmilerinde içinden hep aynı ses konuşurdu: bir sonraki unvan, daha büyük bir ev, daha iyi bir araba. O sese uydu ve hepsine ulaştı.
Geçen yıl bir arkadaşı onu mahalledeki bir Türk sanat müziği korosuna götürdü. Necla ilk akşam sadece dinlemek için oturdu. Üçüncü akşam şarkı söylüyordu. Şimdi haftanın iki akşamı koroda ve garip bir şey oluyor: gün içinde, bir kredi dosyasının başındayken, aklı hep oraya gidiyor. Bir şarkının bir yerini mırıldanırken buluyor kendini. İçinden bir ses «terfi sınavına çalışmalısın» diyor; başka bir ses ise o hafta öğrenecekleri şarkıyı soruyor.
Necla kendine akıl vermeye çalışıyor: kırk dört yaşında bir hobi için kariyerini aksatmak olmaz. Bunu kendine yüz kez söylüyor. Ama içindeki bir şey bu sözü hiç duymuyor gibi.
Bilgenin kapısı
Yunus Emre'nin şiirlerinde sık rastlanan bir kalıp vardır: «gönlüm bana der ki». Yunus kendi gönlüyle iki ayrı kişi gibi konuşur. Bir şiirinde bu konuşmanın nasıl bir tartışmaya döndüğünü anlatır:
«Ne edeyim ben bu gönülle, benimle birlikte durmaz.»
«Gönül içeride dostla, ben kapıda feryat ve inilti içinde.»
Aynı şiirin sonuna doğru Yunus, gönlüne ne kadar akıl verse de dinletemediğini söyler:
«Ben yüz bin kez söylesem sözüm kulağına girmez.»
Yunus'un şiirinde gönlün gittiği «dost», Tanrı'dır; gönül oraya varınca bir daha geri dönmek istemez. Bu sohbet o derinliği küçültmeden, şiirin kurduğu iç konuşmanın biçimine bakıyor: bir insan ile gönlü arasındaki konuşmaya.
Bakmadığın yer
İç ses dendiğinde genellikle tek bir sesten söz ettiğimizi düşünürüz: içimizde konuşan, bizim adımıza karar veren, «ben» dediğimiz şeyle aynı olan bir ses. Kendi kendimize akıl verdiğimizde de bu tek sesin kendini düzelttiğini sanırız.
Yunus'un şiiri bu tek sesi ikiye ayırıyor. Bir yanda «ben» var: akıl veren, düzen kuran, ibadetini aksatmamak isteyen, kapıda bekleyen. Öbür yanda gönül var: kendi bildiğine giden, sevdiğini bulmuş ve oradan ayrılmayan, ne kadar öğüt verilse kulak asmayan. İkisi de içeriden konuşuyor. İkisi de Yunus. Ama aynı şeyi istemiyorlar.
Necla'nın günleri tam da böyle bir konuşmayla geçiyor. «Ben» terfi sınavını, kariyeri, kırk dört yaşında bir insandan beklenen ağırbaşlılığı hatırlatıyor. Gönül ise koroda, bir şarkının içinde. Necla bu ikisini aynı sesin iki hâli sanıyor ve birini susturmaya çalışıyor. Yüz kez «olmaz» diyor. Yunus'un dediği gibi, söz kulağa girmiyor.
Yunus'un şiirinde dikkat çekici bir şey var: Yunus gönlünü hiçbir yerde düzeltmeye, ikna etmeye, yola getirmeye çalışmıyor. Yalnızca durumu anlatıyor. Gönlü bir yere gitmiş ve dönmüyor; o da kapıda kalmış. İçinde bir ayrılık acısı var ama gönlün gittiği yerin yanlış olduğunu da söylemiyor. Aksine şiirin bütününden anlaşılan, gönlün doğru yerde olduğu, geride kalanın «ben» olduğudur. Kapıda bekleyen, akıl veren, eski düzenine tutunan taraf.
Aynı şiirde Yunus, gönlü yanındayken nasıl yaşadığını da anlatır: gönlüm bana yoldaşken zühdümü, ibadetimi yerine getiriyordum; şimdi bütün düzenim yıkıldı; gönülsüzüm, elim hiçbir şeye yetişmiyor.
Bu beyit Necla'nın kredi dosyalarının başındaki dalgınlığını başka bir ışıkla gösteriyor. Necla bu dalgınlığı koroya bağlıyor ve suçu gönle yüklüyor: gönül başka yere gittiği için işine odaklanamıyor. Yunus'un beyti ise sırayı tersinden kuruyor. Düzen, gönül yanındayken ayaktaydı. Gönül gidince elden bir şey gelmez oldu. Belki Necla'nın işi de yıllar önce gönülsüz kalmıştı ve koro bunu yalnızca görünür kıldı. Gönülsüz yapılan bir iş, ne kadar düzenli olursa olsun, insanın elinden kayıp gider.
Bu, iç sesle ilişkide bilmediğimiz bir soruyu açıyor. İçimizde iki ses tartıştığında, hangisi gerçekten bizimdir? Çoğumuz aklı, hesabı, düzeni konuşan sesi «ben» kabul ederiz; öbürünü bir heves, bir dalgınlık, geçici bir duygu sayarız. Yunus bu hiyerarşiyi tersine çeviriyor. Bazen gönül önden gider ve «ben» arkasından gelmeyi öğrenmek zorunda kalır.
Bu, her içten gelen sesin doğru olduğu anlamına gelmiyor. Gönül her zaman bir sevgiliye, bir şarkıya gitmez; bazen bir hırsa, bir öfkeye de gider. Ama Yunus'un sorusu yine de işe yarıyor: bu ses nereye gidiyor, gittiği yerde ne buluyor? Necla'nın gönlü koroda bir şey bulmuştu. Ne olduğunu henüz adlandıramıyordu, ama onu oraya çeken bir hazdan fazlasıydı.
Derinleşme
Yunus'un 98. şiirinde ise gönlün sesinin zamanla nasıl değiştiğini anlatan bir dörtlük var:
«Önce gönlüm bana derdi: atlar, kaftanlar gerek bana. Mevlam bana bir dert verdi; dostun güzel yüzünü arzular.»
Bu dörtlük iç sesin sabit olmadığını gösteriyor. Aynı gönül bir zaman at ve kaftan istiyordu: gösteriş, mal, itibar. Sonra bir dert geldi ve gönlün istediği şey değişti. Yunus bunu kendi kararıyla yapmadığını da söylüyor: dert ona verildi. Gönlün sesi bir gün başka bir şey söylemeye başladı.
Necla'nın yirmilerindeki iç sesi de «atlar, kaftanlar» diyordu: unvan, ev, araba. O ses yanlış değildi; Necla onu dinledi ve bir hayat kurdu. Ama kırk dört yaşında gönül başka bir şey istemeye başladı. Necla ise hâlâ yirmi yıl önceki sesi «gerçek ben» sanıyor ve yenisini bir sapma olarak görüyor. Oysa belki de değişen gönül değil, gönlün ihtiyacıydı. Yunus'un dörtlüğünde asıl önemli olan da bu: insanın içinden konuşan ses, hayatın farklı dönemlerinde farklı şeyler ister ve bu bir tutarsızlık değil, bir yolculuktur.
Bunu fark etmek, Necla'nın kariyerini bırakması gerektiği anlamına gelmiyor. Belki terfi sınavına da çalışacak, koroya da gidecek. Ama ikisi arasındaki konuşmanın biçimi değişebilir. Bir ses öbürünü susturmaya çalışmak yerine, ikisi birbirini dinleyebilir. «Ben» gönle akıl vermeyi bırakıp ona şunu sorabilir: orada ne buldun? Belki cevap şaşırtıcı olur: yirmi yıldır kimsenin onu dinlemediği bir yerde, ilk kez kendi sesini duymak.
Yunus'un 104. şiirinde gönlün «ben»i yüz üstü bırakıp gitmesi bir yakınma gibi okunuyor. Ama şiirin içinden bakınca başka bir şey de görünüyor: Yunus gönlünü kınayarak değil, onu özleyerek konuşuyor. Kapıda bekleyen, içeri girmek isteyen biri. Necla'nın iç sesiyle ilişkisi de belki böyle bir özlemle başlayabilir.
Öbür bilgeler
Buda'yla yapılan iç ses sohbeti (BUD-K01.3) iç sesin tekrarla oyulan bir yatak olduğunu anlatır: ne sık düşünürsen gönlün oraya eğilir. Yunus'un 98. şiirindeki dönüşüm ise farklı bir kaynaktan gelir. Gönlün yönü bir alıştırmayla değil, verilen bir dertle değişir. Buda insanın kendi emeğini vurgular; Yunus insanın başına gelen bir sevdanın gücünü.
Sokrates'le konuştuğumuz işaret (SOK-K01.3) bir fren gibi çalışıyordu. Yunus'un gönlü ise freni dinlemeyen bir yolcu. İki bilge birlikte okununca iç sesin birden fazla türü olduğu ortaya çıkıyor. Biri durdurur, öbürü çeker. Birini dinlemek kolaydır, öbürünü dinlemek cesaret ister.
Bugün bir kez dene
Bugün içinde birbiriyle tartışan iki sesi fark etmeye çalış. Biri genellikle «yapmalısın, olmaz, ayıp, mantıklı ol» der. Öbürü bir yöne çeker, bir şeyi özler, bir yere gitmek ister.
Onlara Yunus'un yaptığı gibi isim ver: «ben» ve «gönlüm». Akşam bir kâğıda ikisinin bugün ne dediğini yaz: «Ben dedim ki... Gönlüm dedi ki...»
Sonra «ben»in gönle kaç kez akıl verdiğine bak. Ve bir kez de tersini dene: gönle akıl vermek yerine ona sor: «Orada ne buldun?»
Yirmi yıl önce gönlünün sana ne dediğini de hatırla. Bugün dediğiyle aynı mı?
Yanında taşıyacağın soru
Gönlünün bugün sana söylediği şey, yirmi yıl önce söylediğinden farklıysa, hangisini «ben» sayıyorsun?