İçeriğe geç

Şems-i Tebrîzî ile · Kendini tanımak

«Aferin bana» diyen ses

Seni eleştiren ses kimden ödünç?

1.219 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Barış otuz iki yaşında, bir sigorta şirketinde çalışıyor ve bir yıldır hafta sonları belediyenin hayvan barınağında gönüllü. Cumartesi sabahları köpeklerin kafeslerini temizliyor, mamalarını dağıtıyor, yeni gelenleri gezdiriyor. Seviyor bu işi. Bir de alışkanlığı var: her hafta birkaç fotoğraf çekip paylaşıyor. Altına güzel cümleler yazıyor, beğeniler geliyor.

Geçen cumartesi barınağa yeni gelmiş, korkudan titreyen bir köpeğin önüne mama kabını koyuyor. Bir yandan da telefonu elinde, aklında fotoğrafın altına yazacağı cümle: «Bugün yeni dostumuzla tanıştık, korkusunu birlikte yeneceğiz.» Köpek kaba bakmıyor bile. Başını çeviriyor, kafesin dibine çekiliyor.

Yıllardır orada gönüllü olan Saniye Teyze kenardan izliyor. Barış'a gülümseyerek bir şey söylüyor: «Oğlum, senin kafan başka yerde. Hayvan anlar bunu.» Barış önce bozuluyor. Sonra fark ediyor: köpeğin önüne mamayı koyduğu o anda, kafasının içinde bir ses durmadan kendini anlatıyordu.

Bilgenin kapısı

Şems Makâlât'ta, sadakanın sırrını anlatırken bir hikâye aktarır. Bâyezîd-i Bistâmî yetmiş kez yaya hacca gitmiş bir adamdır. Bir yıl yolda hacıların susuzluktan kırıldığını görür. Kuyunun başında hacılar birbirini itip kakar. Kuyunun yanında bir köpek Bâyezîd'e bakar ve Bâyezîd içine doğan bir sesle o köpeğe su bulması gerektiğini anlar. Bir yudum su için önce bir haccını, sonra beş, altı, yedi, en sonunda yetmiş haccını teklif eder. Biri kabul eder. Tam o an Bâyezîd'in içinden bir düşünce geçer:

«Aferin bana! Bir köpek için yetmiş yaya haccı bir yudum suya sattım.»

Suyu kaba koyup köpeğin önüne bırakır. Köpek başını çevirir. Bâyezîd yüzüstü kapanıp tövbe eder ve bir ses duyar:

«Kendine ne kadar çok ‹şunu Hak için yaptım, bunu Hak için yaptım› diyorsun. Görüyor musun, bir köpek bile kabul etmiyor.»

Bâyezîd bir daha böyle düşünmeyeceğine söz verir. Şems'in aktardığı rivayete göre köpek ancak bundan sonra suyu içmeye başlar.

Bakmadığın yer

İç ses dendiğinde çoğumuz iki şey düşünürüz: ya bizi eleştiren sert bir ses ya da bize yol gösteren bilge bir ses. Kendimizi eleştiren iç sesten şikâyet ederiz, onu yumuşatmaya çalışırız. Yol gösteren sesi ise ararız.

Şems'in anlattığı hikâye üçüncü bir sese dikkat çekiyor ve bu ses çoğu zaman hiç fark edilmez: kendimizi alkışlayan ses. «Aferin bana.» Bu ses eleştirmez, korkutmaz, kötü bir şey de söylemez. Sadece yaptığımız iyiliği anlatır, tekrar eder, parlatır. Ve tam da bu yüzden zararsız görünür. Kim kendine yaptığı iyiliği hatırlatmaktan zarar görür ki?

Üstelik bu ses hoşa gider. Eleştiren iç sesten kurtulmak isteriz, ama alkışlayan sesten kurtulmayı aklımıza bile getirmeyiz. Çoğu zaman onu bir ödül sayarız: iyi bir şey yaptım, kendimi biraz takdir etmeyi hak ettim. Bu yüzden de en az sorgulanan iç ses odur.

Hikâye bu sesin bedelini gösteriyor. Bâyezîd'in yaptığı şey gerçekten büyük bir fedakârlıktı; yetmiş haccını bir köpeğin susuzluğu için vermişti. Ama içinden geçen o tek cümle, yapılan işin kendisini bir anda başka bir şeye çevirdi. Su köpek için değil, Bâyezîd'in kendi hikâyesi için verilmiş oldu. Ve köpek, hikâyeye göre, bunu sezdi.

Barış'ın cumartesi sabahı da tam olarak buydu. Mama kabını koyan el oradaydı, ama dikkat başka yerdeydi: yazılacak cümlede, gelecek beğenilerde, «iyi bir insan olarak Barış» hikâyesinde. Korkmuş bir hayvan bir insanın ne kadar orada olduğunu çoğu zaman bir insandan daha iyi sezer. Saniye Teyze'nin söylediği de buydu. Kafası başka yerde olan birinin verdiği mama, ne kadar iyi niyetle verilmiş olursa olsun, eksik verilmiştir.

İç ses ile yapılan iş arasındaki ilişkiye buradan bakınca tuhaf bir şey görünüyor. Bir iyiliği yaparken içimizde onu anlatan bir ses varsa, o an aslında iki iş yapıyoruz: biri iyilik, öbürü iyiliğin anlatımı. Ve dikkat bölündükçe asıl iş zayıflıyor. Şems'in hikâyeyi anlatmadan hemen önce söylediği de bu: sadakanın sırrı, insanın ihlasa öyle dalması ki sadaka vermenin lezzetinden bile haberi olmamasıdır.

Derinleşme

Bu «aferin bana» sesi nereden geliyor? Şems'in Makâlât'ta kendi çocukluğunu anlattığı kısa bir parça buna dolaylı bir cevap veriyor. Şems içinde bir müjde olduğunu söyler ve o müjde olmadan sevinebilen insanlara şaşırdığını anlatır. Ona göre her birinin başına altın bir taç konsa bile razı olmamaları gerekirdi; insanın asıl ihtiyacı içerideki o açılmadır.

Sonra çocukluğundan bir anı aktarır:

«Küçükken bana derlerdi: niçin içi sıkkınsın, elbise mi istiyorsun, gümüş mü? Ben de derdim: keşke üstümdeki bu elbiseyi de alsalar ve beni bana verseler.»

Bu iki parça birlikte okunduğunda ilginç bir şey ortaya çıkıyor. Etrafındakiler küçük Şems'in sıkıntısını dışarıdan bir şeyle gidermeye çalışıyordu: elbise, gümüş. Şems ise başka bir şey istiyordu: kendini kendine verilmiş bulmak. «Aferin bana» sesi de bir tür elbisedir. İçeride bir boşluk olduğunda onu dışarıdan bir alkışla, bir beğeniyle, bir iyilik hikâyesiyle doldurmaya çalışır. İnsan kendini kendine verilmiş hissetmediğinde, yaptığı iyiliklerden bir kimlik dikmeye başlar.

Barış'ın paylaşımlarında belki de böyle bir şey vardı. Hafta içi sigorta şirketinde kimsenin görmediği bir iş yapıyordu. Barınak ona görünür olmanın, iyi biri olarak tanınmanın bir yolunu da vermişti. Bu kötü bir şey değil; insan görülmek ister. Ama Şems'in sorusu daha derine gidiyor: içerideki müjdeyi bulmuş biri, iyiliğinin altına bir cümle yazma ihtiyacı duyar mı?

Bu, iyilikleri paylaşmanın yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Bir fotoğraf bir hayvanın yuva bulmasına da yardım edebilir. Mesele paylaşmak değil, iyiliğin yapıldığı anda dikkatin nerede olduğu. Bâyezîd'in suçu suyu vermesi değil, verirken kendini seyretmesiydi. Barış da fotoğraf çekmeye devam edebilir. Ama köpeğin önüne mamayı koyduğu o birkaç saniyede kafasındaki anlatıcıyı susturmayı deneyebilir. Yalnızca köpek, kap, el ve korkuyla bakan iki göz.

Hikâyenin sonu da burada bir ipucu veriyor. Bâyezîd'in çaresi daha büyük bir iyilik yapmak olmadı. Yetmiş haccın üstüne bir şey eklemedi; suyu yeniden teklif etmedi. Yalnızca o iç sesi bıraktı: bir daha böyle düşünmeyeceğim, dedi. Köpek ancak ondan sonra içti. İyiliği tamamlayan şey, iyiliğin üzerine konmuş anlatımın kaldırılmasıydı.

Saniye Teyze'nin korkmuş köpeklerle nasıl çalıştığına bakmak da öğretici. Kafesin önüne çömelir, kabı bırakır, telefonu cebinde, gözlerini köpeğe dikmeden öylece bekler. Bazen on dakika, bazen yarım saat. Kimse onun bu bekleyişini görmez, fotoğrafını da çekmez. Köpekler çoğu zaman ilk ona yaklaşır. Onun içinde de bir ses vardır elbet; ama o ses kendini anlatmakla değil, karşısındaki canlıyı dinlemekle meşguldür.

Öbür bilgeler

Gazâlî'nin Bağdat bunalımı (GAZ-K01.2) iyiliğin altında yatan niyeti yıllar sonra fark eden bir adamı anlatır. Bâyezîd'in hikâyesinde ise niyet yıllar sonra değil, tam o anda, içten geçen tek bir cümleyle bozulur. Gazâlî niyeti bütün bir hayata bakarak yoklar; Şems'in hikâyesi tek bir anın içindeki sese.

Yunus'un gönlüyle konuşması (YUN-K01.3) içimizde birden fazla sesin olduğunu gösterir. Şems'in hikâyesine bu gözle bakınca bir ses daha ekleniyor: gönlün yaptığı işi seyreden ve alkışlayan ses. Gönül suyu verir; o ses «aferin» der.

Bugün bir kez dene

Bugün birine küçük bir iyilik yaparken içindeki anlatıcıyı fark etmeye çalış. Bir kapıyı tutarken, birine yardım ederken, bir mesaja sabırla cevap verirken. İçinde «ne iyi insanım» diyen bir cümle beliriyor mu?

Belirirse onu yargılama. Sadece fark et ve dikkatini nazikçe karşındaki insana geri getir: yüzüne, sesine, ihtiyacına.

Akşam bir iyiliğini hatırla ve kendine sor: o an dikkatim kimdeydi, karşımdakinde mi, kendimde mi?

Bir de bir iyiliği bugün kimseye, kendine bile anlatmadan bırakmayı dene.

Yanında taşıyacağın soru

Son yaptığın iyilikte, iyiliği yapan elin yanında onu seyreden bir ses de var mıydı?