Açılış
Gökhan yirmi yedi yaşında, evden çalışan serbest bir grafik tasarımcı. Patronu yok, mesaisi yok, işleri dosya dosya geliyor. Kâğıt üzerinde özgür bir hayat. Ama günleri birbirine karışıyor. Sabah telefonla başlıyor, öğleye doğru bilgisayarı açıyor, bir saat çalışıp bir saat ekranda kayboluyor. Akşam olduğunda içinden hep aynı ses konuşuyor: «Yine hiçbir şey yapmadın. Sen hep böylesin. Beceriksizin tekisin.» Bu sesle yatıyor, ertesi sabah aynı döngü başlıyor.
Bir akşam apartmanın merdiveninde emekli muhasebeci Hikmet Bey'le karşılaşıyor. Laf lafı açıyor, Gökhan biraz da şikâyetle düzensizliğinden bahsediyor. Hikmet Bey gülümsüyor: «Ben kırk yıl defter tuttum, evladım. Sabah kasayı açarken bir hesap yapardım, akşam kapatırken bir hesap. Sen kendinle hiç sabah konuştun mu? Hep akşam azarlıyorsun anlaşılan.»
Gökhan o gece bu soruyu düşünüyor. İçindeki ses her akşam ona bir şeyler söylüyordu. Ama sabah, gün başlarken, kendine bir şey söylediği hiç olmamıştı.
Bilgenin kapısı
Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet'in nefsi hesaba çekmeye ayrılmış bölümünde insanı bu dünyada ticaret yapan bir tüccara benzetir. Nefis de bu ticarette güvenilmez bir ortaktır; dikkat edilmezse büyük zarara uğratabilir. Bu yüzden akıllı kişi, der, sabahları bir saatini bir hesaplaşmaya ayırır ve nefsine şöyle seslenir:
«Ey nefsim, tek bir ömrün var. Geçen hiçbir an geri gelmez; sana verilen nefeslerin sayısı bellidir, artırılamaz. Ne yapacaksan şimdi yap. Bu günü, ömrün çoktan bitmiş de sana fazladan bağışlanmış bir gün gibi say.»
Aynı bölümde Gazâlî, insanların bir şeyi saydığını ama başka bir şeyi hiç saymadığını söyler:
«İnsanlar tespihlerinde Tanrı'nın adını kaç kez andıklarını memnuniyetle sayarlar; ama ağızlarından çıkan sayısız boş söz için hiçbir tespih tutmazlar.»
Bakmadığın yer
Kafamızın içindeki sesi çoğu zaman bize konuşan bir şey olarak yaşarız. O konuşur, biz dinleriz. Bazen yatıştırır, bazen azarlar, bazen kendi başına bir şeyler anlatır. Biz ise bu sesin karşısında çoğu zaman bir dinleyiciyizdir; onun ne diyeceğini seçemeyiz.
Gazâlî'nin anlattığı alıştırma bu yönü tersine çeviriyor. Burada insan nefsine konuşuyor. İç ses kendiliğinden gelen bir yorum olmaktan çıkıyor, bilerek kurulan bir konuşmaya dönüşüyor. Ve bu konuşmanın bir saati var: sabah, gün başlarken. Gazâlî'nin benzetmesindeki tüccar ortağıyla dükkânı açmadan önce oturur, o günün şartlarını konuşur. Akşam olunca da defteri açıp hesabı birlikte yaparlar.
Gökhan'ın iç sesi tam tersi bir düzende çalışıyordu. Sabah hiçbir konuşma yoktu; gün kendiliğinden başlıyor, telefona, bildirimlere, ekranın çekimine bırakılıyordu. Sonra akşam ses geliyor, olmuş bitmiş bir günü yargılıyordu. Bu bir hesap değildi, bir mahkemeydi. Ortağıyla hiç şart konuşmamış bir tüccarın, akşam kasaya bakıp ortağına bağırması gibi. Zarar edildiği belliydi, ama neyin konuşulmadığı belli değildi.
Gazâlî'nin sabah sözünde dikkat çeken başka bir şey de var: tehdit ya da aşağılama içermiyor. Nefsine «sen beceriksizsin» demiyor. Ona bir gerçeği hatırlatıyor: ömür bir kere verilir, geçen an geri gelmez, bugün fazladan verilmiş bir gün gibidir. Bu, insanı küçülten değil, uyandıran bir dil. Gökhan'ın akşam sesi ise kimliğe saldırıyordu: «Sen hep böylesin.» Böyle bir cümle ertesi güne hiçbir şey taşımaz; yalnızca yorgunluk taşır.
Tespih benzetmesi de bu iç konuşmanın neyi saydığına dair ince bir uyarı. İnsan iyi yaptıklarını kolayca sayar; Gazâlî'nin örneğinde bunlar zikrin sayısıdır. Ama günün içinde kaybolup giden boş sözler, boş dakikalar hiçbir sayaca girmez. Gökhan'ın durumunda bu tersine işliyordu: o yalnızca boş geçen saatleri sayıyor, yaptığı bir buçuk saatlik iyi işi hiç hesaba katmıyordu. Gazâlî'nin sözü iki yöne de okunabilir. Doğru bir hesap, hem doldurulan saatleri hem de boşa giden saatleri aynı deftere yazar.
Bölümün sonunda Gazâlî nefsine dünya düşkünlüğünü anlatırken bir imge kullanır: değerli bir mücevheri kırık bir toprak çanakla takas etmek. Bu imgenin Gazâlî'deki asıl konusu sonsuz mutluluğu geçici zevklere satmaktır. Ama Gökhan'ın günlerinde küçük bir karşılığı var. Sabahın en berrak iki saati, dikkatin en taze olduğu zaman, çoğu zaman birkaç kısa videoya, birkaç bildirime gidiyordu. Takasın farkına bile varmıyordu; çünkü sabah hiçbir hesap yapılmamıştı.
Derinleşme
Gazâlî aynı bölümde nefsine nasıl öğüt verilebileceğine dair uzun bir konuşma örneği verir. Bu konuşmanın sert yerleri var; Gazâlî'nin çağının sofu dili, kendine karşı acımasız olabilen bir dildir. Ama bu sertliğin içinde günümüz okurunun gözünden kaçabilecek bir incelik var. Gazâlî nefsine, yaptığı yanlışın bedelini neden ödeyeceğini şöyle açıklar: ceza, Tanrı sana kızdığı için gelmeyecek; tıpkı bozuk yiyecekten bedende hastalık doğması gibi, hekim emrine uyulmadı diye öfkelendiği için değil.
Bu benzetme Gazâlî'nin bağlamında ahiretle ilgilidir ve o anlamı daraltmak istemiyoruz. Ama iç sesle ilişkiye dair de bir şey söylüyor. Gökhan'ın akşam sesi bir öfkeli hekim gibi konuşuyordu: sözümü dinlemedin, sana kızgınım. Gazâlî'nin benzetmesi başka bir dil öneriyor: kızgınlık değil, sonuç. Ekranda kaybolan üç saatin bir bedeli var, ama bu bedel bir cezadan değil, o üç saatin kendisinden doğuyor. Kendine «beceriksizsin» diyen ses bir öfke ekler; «bu saatler şuraya gitti» diyen ses bir bilgi verir. Öfke ertesi sabaha utanç taşır, bilgi ise bir plan.
Gazâlî'nin önerdiği iç konuşmada bir de akıl yürütme var. Nefsine yalnızca emretmez, ona sebepler gösterir. Bir yerde şöyle der: kış soğuğundan korunmak için elbise hazırlarsın da, asıl yolculuğun için hiçbir hazırlık yapmazsın. Bu bir azar değil, bir tartışmadır. İnsan kendi nefsine, birini ikna etmeye çalışır gibi konuşur. Gökhan'ın içinde ise tartışma yoktu, yalnızca hüküm vardı. Hüküm veren bir sese karşı insan ya boyun eğer ya da onu duymazdan gelmeye başlar. Akıl yürüten bir sesle ise konuşmak mümkündür.
Gökhan bunu bir sabah denemeye karar veriyor. Telefona bakmadan önce mutfakta çayını demlerken kendine yüksek sesle değil, içinden konuşuyor: «Bugün bir günüm var. Dün geri gelmeyecek. Bugünün ilk iki saatini şu afiş işine veriyorum.» Akşam, Hikmet Bey'in defteri gibi, iki sütunlu bir hesap yapıyor: dolan saatler, boşa giden saatler. Boşa gidenler hâlâ çok. Ama ilk kez akşam sesi «sen hep böylesin» demiyor. «Sabah iki saat tuttu, öğleden sonra dağıldı» diyor. Bu cümleyle uyumak daha kolay.
Öbür bilgeler
Buda'nın iki tür düşünce konuşmasına dayanan sohbet (BUD-K01.3), sık düşünülenin gönlü o yöne eğdiğini anlatır. Gazâlî'nin sabah konuşması bu eğimi bilinçli olarak kurmanın bir yolu gibi: gün başlamadan, zihin kendiliğinden bir yöne akmadan önce ona bir yön vermek.
Şems'le konuştuğumuz «aferin bana» sesi (SEM-K01.3) iyiliğin üzerine kendiliğinden çöken bir alkıştı. Gazâlî'nin tespih benzetmesi aynı tuzağın başka bir yüzünü gösteriyor: iyi yaptıklarını sayıp boş geçen saatleri saymamak. İki bilge de iç sesin neyi saydığına ve neyi hiç saymadığına bakmayı öğütlüyor.
Bugün bir kez dene
Yarın sabah telefona ya da herhangi bir ekrana bakmadan önce bir dakika ayır. Kendine Gazâlî'nin sözünü kendi kelimelerinle söyle: bugün bana verilmiş bir gün; dün geri gelmeyecek. Sonra bugün için tek bir şart koy: bir iş, bir saat, bir söz.
Akşam iki sütunlu bir hesap yap. Bir yanda doldurduğun saatler, öbür yanda boşa giden saatler. İkisini de yaz; yalnızca birini sayma.
Hesabı yaparken iç sesinin dilini dinle. «Sen hep böylesin» gibi bir cümle beliriyorsa onu «bugün şu oldu» cümlesine çevir.
Bir hafta sonra sabah konuşmasının akşam sesini nasıl değiştirdiğine bak.
Yanında taşıyacağın soru
İç sesin seninle hep günün sonunda mı konuşuyor, yoksa sen de ona gün başlarken bir şey söylüyor musun?