Açılış
Kadir Amca otuz bir yıl Almanya'da bir otomobil fabrikasında çalıştı, sonra emekli olup köyüne döndü. Akşamları kahvehanede eski arkadaşlarıyla oturuyor. Konu gurbete gelince hep aynı cümleyi kuruyor: «Ömrüm o fabrikada çürüdü. Çocuklarımın büyüdüğünü göremedim. Gurbet beni bitirdi.» Arkadaşları başlarını sallıyor; çoğu aynı yoldan geçmiş.
Bir gün on iki yaşındaki torunu, okulda verilen bir ödev için kapıyı çalıyor: «Dede, ailemizin hikâyesini yazacağız. Sen Almanya'ya neden gittin?» Kadir Amca önce alışkanlıkla başlıyor: fabrika, soğuk, yalnızlık. Ama torununun yüzüne bakınca cümle başka bir yöne kayıyor. «Baban okusun istedim. Köyde iş yoktu. Annen hasta olunca ilacını alabileyim diye fazla mesaiye kaldım. Her yaz arabayı doldurup gelirdim, sizin için oyuncak getirirdim.»
Torunu defterine yazarken Kadir Amca kendi sesine şaşırıyor. Aynı otuz bir yılı anlatmıştı. Kahvehanede o yıllar onun başına gelen bir felaketti. Torununun karşısında ise sevdiği insanlar için seçtiği bir yoldu.
Bilgenin kapısı
Yunus Emre'nin en bilinen şiirlerinden biri, bir insanın kendi hâlini anlatmasıdır. Benzi sararmış, gözleri yaşlı, gurbet ilinde yürüyen, kimi zaman toprak gibi tozan, kimi zaman yel gibi esen, kimi zaman sel gibi çağlayan biri. Ama her kıtanın sonunda aynı dize döner ve bütün hikâyenin öznesini değiştirir:
«Gönlüm düştü bir sevdaya; gel gör beni aşk ne eyledi.»
Bir başka şiirinde Yunus derdini anlatacak birini arar ve kimi aradığını söyler:
«Gelin hey dertliler, gelin, bu derdimden siz de alın. Dertli bilir dertlinin hâlini; dertsizler bunda ne eylesin?»
Bakmadığın yer
Kendi hayatımızı anlatırken çoğu zaman bir soruya cevap veririz ve bu soruyu hiç fark etmeyiz: bana bunu kim yaptı? Kadir Amca'nın kahvehane hikâyesinde cevap belliydi: gurbet, fabrika, kader. O yıllar onun başına gelmişti; o yalnızca maruz kalan kişiydi. Hikâyenin öznesi gurbet, Kadir Amca ise nesnesiydi.
Yunus'un şiiri aynı acıları anlatıyor. Sararmış bir yüz, yaşlı gözler, parça parça bir bağır, gurbet ellerinde yürümek. Bunlar bir yakınma listesi olabilirdi. Ama her kıtanın sonundaki dize hikâyeyi başka bir yere bağlıyor: aşk ne eyledi. Bu acıları Yunus'a kader yapmadı, dünya yapmadı, kimse yapmadı. Onu bu hâle getiren, kendi gönlünün düştüğü bir sevda. Acı aynı; ama hikâyenin fiili değişince anlatıcı da değişiyor. «Gurbet beni bitirdi» diyen biri kurbandır. «Gel gör beni aşk ne eyledi» diyen ise bir şeyi uğruna her şeyi göze almış bir âşık.
Bu fark ilk bakışta yalnızca bir kelime oyunu gibi görünebilir. Ama Kadir Amca'nın torunuyla konuşmasında ne kadar derin olduğu görünüyor. Olaylar değişmedi: aynı fabrika, aynı soğuk, aynı yalnız geceler. Değişen, o yılların kimin hikâyesi olduğuydu. Kahvehanede gurbet anlatıyordu, Kadir Amca dinliyordu. Torununun karşısında ise Kadir Amca anlatıyordu ve gurbet onun seçtiği yolun bir parçasıydı. İnsan kendi hayatının öznesi olduğunda, aynı acılar ağırlığını yitirmez ama anlamlarını değiştirir.
Burada önemli bir incelik var. Yunus acıyı güzelleştirmiyor. Yüz sarı, göz yaşlı, bağır parça parça; hiçbirini gizlemiyor. Kendine anlattığın hikâyeyi değiştirmek de acıyı inkâr etmek değil. Kadir Amca'nın otuz bir yılı gerçekten zordu ve bunu kabul etmek de bir dürüstlüktür. Mesele, acının içinde senin neyi sevdiğini, neyin uğruna orada durduğunu da hikâyeye katmak. Yalnızca neyin sana olduğunu değil, senin neyi seçtiğini de.
Şiirin bir kıtası daha var ve kendine anlattığın hikâyenin tek bir hükme sıkışmaması gerektiğini gösteriyor. Yunus kendini kimi zaman toprak gibi tozan, kimi zaman yel gibi esen, kimi zaman sel gibi çağlayan biri olarak anlatır. Hikâyesinde «hep» yoktur. Bir hâl gelir, bir hâl gider; anlatıcı hepsini kabul eder. Kadir Amca'nın kahvehane cümlesi ise tek bir hükümdü: gurbet beni bitirdi. Oysa o otuz bir yılın içinde soğuk geceler de vardı, yaz başı dönüşlerin sevinci de, oğlunun diploma günü de. Hikâye tek bir renge boyanınca bu anlar kaybolur. Bir önceki kıtada Yunus gurbet ilinde yürürken dostunu düşünde gördüğünü, uyanınca Mecnun'a döndüğünü söyler. Gurbetin içinde bile bir rüya, bir özlenen yüz vardır. Kadir Amca'nın soğuk yatakhane gecelerinde de bir yüz vardı: her yaz kapıda onu bekleyen çocukları. O yüz hikâyeye girdiğinde gurbet yalnızca bir sürgün olmaktan çıkar, bir bekleyişe dönüşür.
Derinleşme
Yunus'un ikinci beyti başka bir şeye dikkat çekiyor: hikâyenin kime anlatıldığına. Dertli bilir dertlinin hâlini, dertsizler bunda ne eylesin. Kadir Amca'nın kahvehane hikâyesi de bir dinleyiciye göre biçimlenmişti. Karşısında aynı yoldan geçmiş, aynı yorgunluğu taşıyan arkadaşları vardı. Onların yanında yakınma bir dayanışmaydı; «gurbet beni bitirdi» cümlesi «sen de anlarsın» demekti. Bu kötü bir şey değildi; dertliler birbirinin hâlini bilir.
Ama torununun karşısında başka bir dinleyici vardı: o yılları hiç yaşamamış, ama o yıllardan doğmuş biri. Ona anlatılan hikâye ister istemez bir miras oluyordu. «Gurbet beni bitirdi» cümlesi torununa bir yük bırakırdı: sizin için kendimi harcadım. «Baban okusun istedim» cümlesi ise bir hediye bıraktı: siz sevildiğiniz için bu yol yürünmüş.
Bu, hikâyelerimizin yalnız bizi değil dinleyenlerimizi de biçimlendirdiğini gösteriyor. Aynı hayatı çocuklarına bir kurbanın ağzından anlatan anne baba, onlara farkında olmadan bir suçluluk bırakabilir. Aynı hayatı bir sevginin hikâyesi olarak anlatan ise onlara bir kök verir.
Yunus'un başka bir şiirinde bir dize daha var ve bu konuya hüzünlü bir derinlik katıyor: derdimi anlatacak bir dertli bulamıyorum; dertlileri bulsam bile, ben beni bulamıyorum. Hikâyeyi anlatabilmek için bazen önce kendini bulmak gerekir. Kadir Amca o akşama kadar kendi hikâyesinin içinde kendini bulamamıştı; gurbetin anlattığı bir hikâyenin figüranıydı. Torununun sorusu ona kendini yeniden bulma fırsatı verdi.
Bu düşüncenin dikkat isteyen bir yanı da var. Kendi hikâyeni yeniden kurmak senin hakkındır; başkasınınkini onun yerine yeniden yazmak ise değildir. Yıllarca gurbette yıpranmış birine «aslında bu bir sevginin hikâyesiydi, öyle bak» demek, onun acısını küçümsemek gibi gelebilir. Yunus kendi hâlini anlatıyor, kimsenin acısına ad koymuyor. Kadir Amca da hikâyesini kendisi, kendi zamanında, bir çocuğun sorusuyla değiştirdi. Başkasına yapılabilecek en iyi şey belki de doğru soruyu sormak ve dinlemektir, tıpkı o torunun yaptığı gibi.
Öbür bilgeler
Sokrates'in Phaidon'daki tılsımcı imgesi (SOK-K01.2) kendimize anlattığımız hikâyenin içimizdeki ürkek yanı ya yatıştıran ya da korkutan bir söz olduğunu söyler. Yunus bu sözün içinde bir sözcüğü değiştiriyor: fiili. Hikâyenin öznesini kaderden aşka, maruz kalmaktan seçmeye taşıyor.
Buda'nın ikinci ok benzetmesi (BUD-K01.2) ise acının üzerine kurulan hikâyenin acıyı nasıl katladığını anlatır. Kadir Amca'nın kahvehane hikâyesinde bir ikinci ok vardı: «ömrüm çürüdü». Ama Yunus'un yolu Buda'nınkinden farklı bir yere gidiyor. Buda ikinci oku atmamayı öğütler; Yunus ise oku başka bir yayın, aşkın yayından çıkmış gibi okumayı.
Bugün bir kez dene
Bugün hayatının zor bir dönemini düşün. Önce onu nasıl anlattığını bir cümleyle yaz. Genellikle böyle bir cümlede bir özne vardır: o dönem, o kişi, o şehir, o iş bana bunu yaptı.
Sonra aynı dönemi bir başka cümleyle yaz, bu sefer öznesi sen ol: o dönemde neyi sevdiğin, neyin uğruna orada durduğun. Acıyı çıkarma; yalnızca senin seçimini de içeri al.
Akşam, bu ikinci cümleyi hayatında önemli olan genç birine, bir çocuğa, bir yeğene ya da bir öğrenciye anlatacak olsan nasıl anlatırdın, düşün. Onlara hangi hikâyeyi miras bırakmak istersin?
Yanında taşıyacağın soru
Hayatının en zor yılları hakkında anlattığın hikâyede özne kim: sen mi, yoksa sana olanlar mı?