İçeriğe geç

Gazâlî ile · Kendini tanımak

En güzel işinin niyeti

Geçmişin mi seni taşıyor, anlatışın mı?

1.243 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Sevgi Hanım elli dört yaşında ve on iki yıldır mahallesindeki dayanışma derneğinin başkanı. Kış aylarında yaşlılara yakacak dağıtıyor, bayramlarda kumanya kolisi hazırlıyor, okulların açıldığı haftada çocuklara kırtasiye topluyor. Mahallede herkes onu tanıyor. Kendine anlattığı hikâye de açık: «Ben bu işi mahallem için yapıyorum. Karşılık beklemiyorum.»

Bir genel kurul toplantısında yeni üyelerden Deniz söz alıyor. Otuz yaşında, iki yıldır gönüllü. Kibar bir dille bir öneri getiriyor: başkanlık iki yılda bir dönüşümlü olsun, gençler de yönetimi öğrensin. Salonda bir sessizlik oluyor. Sevgi Hanım'ın yüzü kızarıyor. Sesini yükseltmeden ama keskin bir dille cevap veriyor: «On iki yıl bu derneği kim ayakta tuttu? Bir sabah kalkıp başkan olunmuyor.» Öneri oylamaya bile gelmiyor.

O gece Sevgi Hanım uyuyamıyor. Öfkesi geçmiyor ve onu en çok rahatsız eden şey de bu. Madem bu işi mahallesi için yapıyordu, başkasının da aynı işi yapabileceği fikri ona neden bu kadar dokunmuştu?

Bilgenin kapısı

Gazâlî, hayatının ortasında yaşadığı bunalımı el-Munkız mine'd-Dalâl adlı kısa kitabında anlatır. O sırada Bağdat'ta, devrin en saygın medresesinde kürsüye çıkan, öğrencilerin akın ettiği ünlü bir hocadır. Bir gün kendi hâline ciddiyetle bakmaya karar verir ve işlerini tek tek gözden geçirir. En çok güvendiği işe gelince durur:

«İşlerimi inceledim; en güzel görüneni öğretmenlik ve hocalıktı. Öğretmemin niyetini yokladım ve gördüm ki bu iş yalnızca Allah için yapılmıyordu; onu yürüten, boş bir şan ve şöhret arzusuydu.»

Bu keşiften sonra Gazâlî aylarca iki ses arasında kalır. Sabah her şeyi bırakmaya karar verir, akşam kararından döner. İçindeki bir ses ona bu hissin geçici olduğunu, bu güzel makamı bırakırsa pişman olacağını söyler.

Bakmadığın yer

Kendimize anlattığımız hikâyeleri sorgulamaya karar verdiğimizde genellikle zayıf yanlarımıza bakarız. Öfkemize, tembelliğimize, kötü alışkanlıklarımıza. Bunların hikâyesini yeniden kurmak zor ama en azından akla gelir. Gazâlî'nin bakışı başka bir yere gidiyor: en güzel görünen işe. Onun için bu işin adı öğretmekti, bütün hayatını üzerine kurduğu ve herkesin hayranlıkla baktığı iş. Kendine anlattığı hikâye de en sağlam hikâyeydi: ben ilmi Allah rızası için öğretiyorum.

Bu hikâyeyi sorgulamak neden en zor olanıdır? Çünkü dışarıdan bakan herkes onu doğrular. Öğrenciler minnettardır, halk saygı duyar, yapılan iş gerçekten iyidir. Sevgi Hanım'ın on iki yılı da öyle. Yakacaklar gerçekten dağıtıldı, koliler gerçekten hazırlandı. Kimse bu emeği küçümseyemez. İşte bu yüzden hikâyenin altında başka bir şey birikebilir: tanınmak, sayılmak, vazgeçilmez olmak. İş iyi olduğu için niyet sorulmaz. Niyet sorulmadığı için de hikâye yıllarca tek bir cümle olarak kalır: ben bunu mahallem için yapıyorum.

Gazâlî'nin yöntemine dikkat etmek gerekiyor. O, işini kötü ilan etmiyor. Öğretmeyi bırakmanın daha erdemli olduğunu da söylemiyor. Yaptığı tek şey işin arkasına bakmak: bu işi beni harekete geçiren ne? Ve dürüst bir cevap buluyor. Şan ve şöhret arzusu. Bunu bir kınama olarak değil, bir keşif olarak yazıyor ve bu keşfin onu sarstığını saklamıyor.

Sevgi Hanım'ın gece öfkesi bu keşfin kapısıydı. Bir işi gerçekten yalnızca o işin kendisi için yapıyorsan, başkasının da aynı işi yapabileceği fikri seni rahatlatır; yük paylaşılacaktır. Seni öfkelendiriyorsa, işin arkasında başka bir şey var demektir. Deniz'in önerisi derneğe değil, Sevgi Hanım'ın hikâyesindeki gizli cümleye dokunmuştu: bu mahallede ben biriyim, çünkü bu derneğin başındayım.

Bu keşfin bir incelik daha taşıdığını görmek gerekiyor. Niyetin karışık olması, yapılan iyiliği sahte kılmaz. Sevgi Hanım'ın dağıttığı yakacak, bir yaşlının evini aynı ölçüde ısıttı. Gazâlî'nin öğrencileri de ondan gerçekten bir şey öğrendi. Karışık niyet işi bozmaz; ama onu yapan insanı bir yere bağlar. Ve insan bir gün o bağı koparması gerektiğinde, mesela makamı bırakması, başkasına yer açması gerektiğinde, bağın ne kadar sıkı olduğunu ancak o zaman fark eder.

Derinleşme

Gazâlî'nin anlatısının en çarpıcı yanı, keşiften sonra gelenlerdir. Gerçeği görmek yetmez; görülen gerçekle yaşamaya başlamak ayrı bir iştir. Gazâlî altı ay kadar iki ses arasında gidip gelir. Bir ses ona yolculuğun uzun olduğunu, zincirlerini bugün kırmazsa ne zaman kıracağını sorar. Öbür ses daha yumuşaktır, daha makul konuşur: bu geçici bir duygu, geçecek; bu kadar güzel bir yeri bırakırsan pişman olursun.

İkinci sesin konuşma biçimi tanıdık. Kendimize anlattığımız eski hikâye, sorgulanmaya başladığında açıkça savunmaya geçmez. Sağduyu kılığına girer. «Abartıyorsun», «yorgunsun», «yarın her şey normale döner». Sevgi Hanım için bu ses muhtemelen şöyle konuşacaktı: Deniz daha çok genç, dernek onun elinde dağılır, sen olmasan bu işler yürümez. Bu cümlelerin bir kısmı doğru da olabilir. Ama ilk görevleri, gece ortaya çıkan rahatsız soruyu susturmaktır.

Gazâlî bu iki ses arasında kalmanın bedelini de anlatır. Bir noktada dili tutulur; öğrencilerinin karşısına geçip konuşmak ister ama sesi çıkmaz. İştahı kesilir, bedeni zayıflar. Hekimler, derdin gönülde olduğunu ve oradan bütün bedene yayıldığını söyler.

Bu, kendine anlattığın hikâye ile gerçeğin arasındaki mesafenin yalnızca zihinde kalmadığını gösteriyor. O mesafe büyüdükçe bir yerde kendini belli eder: bir öfke patlamasında, uykusuz bir gecede, bazen bedenin kendisinde. Sevgi Hanım'ın uykusuzluğu küçük bir işaretti; Gazâlî'ninki çok daha ağır bir krize dönüştü.

Gazâlî Bağdat'tan ayrıldığında etrafındakiler de kendi hikâyelerini kurar. Bir kısmı onun yönetimden korktuğunu düşünür. Bir kısmı bunun ilim ehline gelmiş bir felaket olduğunu söyler. Kimse ayrılışın asıl sebebini düşünmez, çünkü o makamın bırakılabileceği akıllarına gelmez. Bu da hikâyelerimizin bir başka yanını gösteriyor: başkaları da bizim hakkımızda hikâyeler anlatır ve bu hikâyeler, kendi hikâyemizi değiştirmemizi daha da zorlaştırır. Mahallede herkes Sevgi Hanım'ı «derneğin başı» olarak tanıyor. Başkanlığı bırakması, yalnızca kendi hikâyesini değil, onların hikâyesini de bozacaktır.

Gazâlî'nin kendisi de bu baskıyı bildiği için ilginç bir şey yapar. Herkese hacca gideceğini söyler, oysa içinden Şam'a gidip orada kalmaya karar vermiştir. Ayrılışı için türlü makul bahaneler bulduğunu açıkça yazar. Yani en dürüst kararını verdiği anda bile dışarıya başka bir hikâye anlatır. Bunu saklamadan yazması kitabın en insani yerlerinden biridir: kendi hikâyesini değiştiren biri, çevresinin hikâyesiyle her zaman yüzleşecek gücü bulamaz. Bazen önce sessizce yola çıkar.

Öbür bilgeler

Şems'in ayna meseli (SEM-K01.2), kusuru aynada aramak yerine kendi yüzüne bakmayı öğütler. Gazâlî aynı bakışı bir adım daha ileri taşıyor: aynada kusurlu bir yüz değil, güzel bir yüz görünce de bakmaya devam etmek. En güzel işinin arkasında ne olduğunu sormak.

Yunus Emre'yle yapılan sohbet (YUN-K01.2) hikâyenin öznesini değiştirmenin, acıyı kaderden aşka bağlamanın gücünü anlatır. Gazâlî'nin hikâyesinde ise yön tam tersine dönüyor. Kendine güzel bir hikâye anlatan bir adam, onun altında daha az güzel bir gerçek buluyor. İki bilge birlikte okunduğunda şu ortaya çıkıyor: hikâyeyi bazen genişletmek, bazen de dürüstçe daraltmak gerekir.

Bugün bir kez dene

Bugün hayatında en çok gurur duyduğun işi seç: bir görev, bir rol, bir sorumluluk, bir iyilik. Ona dair kendine anlattığın cümleyi yaz: «Bunu ... için yapıyorum.»

Sonra Gazâlî'nin sorusunu sor: beni bu işe asıl ne bağlıyor? Bir deneme yap: bu işi yarın başkası, senden daha iyi yapmaya başlasa ne hissederdin? Rahatlama mı, yoksa bir sızı mı?

Sızı varsa onu yargılamadan bir cümleyle adlandır: tanınmak, sayılmak, vazgeçilmez olmak. Bu cümle yaptığın iyiliği küçültmez; yalnızca seni ona bağlayan ipi gösterir.

Akşam o ipi biraz gevşetecek küçük bir şey düşün: bir görevi devretmek, bir teşekkürü başkasına yöneltmek, bir kararı birlikte almak.

Yanında taşıyacağın soru

En güzel işini yarın başkası yapmaya başlasa, içinde ne kıpırdardı?