Açılış
Selin otuz dört yaşında ve üçüncü uzun ilişkisi geçen ay bitti. Arkadaşlarıyla bir kafede oturuyorlar. Selin kahvesini karıştırırken sakin bir sesle anlatıyor: «Aslında şaşırmadım. Ben hep terk edilirim. Babam da gitmişti, ilk sevgilim de, şimdi o da. Bu benim kaderim galiba.»
Arkadaşlarından biri, Duygu, bir süre susuyor. Sonra soruyor: «Bu hikâyeyi kaç kez anlattın?» Selin anlamıyor. Duygu açıklıyor: «Seni on beş yıldır tanıyorum. Bu cümleyi her ayrılıktan sonra kuruyorsun. Ama ikinci ilişkini sen bitirmiştin, hatırlıyor musun? Taşınmak istemiştin. Babanın gidişini de on yaşındaki bir çocuğun gözüyle anlatıyorsun hâlâ.»
Selin itiraz etmek istiyor, ama edemiyor. Eve dönerken aklında Duygu'nun sorusu dönüyor: bu hikâyeyi kaç kez anlattım? Ve daha rahatsız edici bir soru: kime anlattım? Çoğunu kimseye değil, kendine anlatmıştı. Geceleri, yatakta, her yeni hayal kırıklığından sonra.
Bilgenin kapısı
Platon'un Phaidon'unda Sokrates idam edileceği gün, hapiste dostlarıyla ruhun ölümsüzlüğü üzerine konuşuyor. Dostlarından Kebes bir an gülümseyerek itiraf ediyor: aslında korkan biz değiliz, içimizde ölümün bir umacı olduğu bir çocuk var; karanlıkta yalnız kaldığında korkmaması için onu da ikna etmeliyiz. Sokrates cevap veriyor:
«Korkuyu tılsımla gidermeye kadar, tılsımcının sesi her gün uygulansın.»
Kebes sorar: sen gittikten sonra böyle bir tılsımcıyı nerede bulacağız? Sokrates onlara her yerde aramalarını söyler, ve ekler: kendi aranızda da arayın.
Konuşmanın sonunda Sokrates öbür dünyaya dair uzun bir hikâye anlatır, sonra şunu söyler: aklı başında biri bu tasvirin tam böyle olduğunu iddia etmemeli. Ama böyle bir şeyin doğru olduğunu düşünmeyi göze alabilir; bu güzel bir risktir ve insan kendini bu tür sözlerle teselli etmelidir. Hikâyeyi bu yüzden uzattığını söyler.
Bakmadığın yer
Kendimize anlattığımız hikâyeleri genellikle bir kayıt gibi görürüz: olanları olduğu gibi aktaran, tarafsız bir belge. «Babam gitti, ilk sevgilim gitti, şimdi o gitti; demek ki ben terk edilen biriyim.» Bu bir yorum gibi değil, bir gerçeğin özeti gibi gelir.
Sokrates'in sözleri bu hikâyelere başka bir yerden bakıyor. Phaidon'da hikâye bir kayıt değil, bir tılsımdır: içimizdeki korkmuş çocuğa her gün okunan bir söz. Ve tılsım bir yönü olan şeydir; ya korkuyu yatıştırır ya da büyütür. Selin'in «ben hep terk edilirim» cümlesi de bir tılsım. Her ayrılıktan sonra okunuyor ve her okunuşta içindeki çocuğu biraz daha korkutuyor. Hikâye geçmişi anlatmakla kalmıyor; gelecekteki her ilişkiye de bir kehanet gibi sinyor.
Oysa aynı geçmiş birden fazla hikâyeye izin verir. Duygu'nun hatırlattığı gibi, Selin'in ikinci ilişkisini kendisi bitirmişti. Babasının gidişini hâlâ on yaşındaki bir çocuğun gözüyle anlatıyordu. Olaylar değişmedi; ama Selin onları bir kalıba dizmiş, kalıba uymayanları dışarıda bırakmıştı. Hikâye seçici bir hafızadır. Neyin içeri gireceğine, neyin dışarıda kalacağına anlatıcı karar verir. Ve anlatıcı çoğu zaman korkmuş bir çocuktur.
Böyle karanlık bir hikâye neden bu kadar uzun yaşar? Çünkü bir işe yarar. «Ben hep terk edilirim» diyen biri, bir sonraki ayrılığa önceden hazırlanmış olur; kötü sonu baştan bildiği için şaşırmaz, dolayısıyla daha az incineceğini sanır. Hikâye bir kalkan gibi çalışır. Ama aynı kalkan yeni bir ilişkiye de tam olarak girmeyi engeller: bir ayağı hep kapıda duran biri, karşısındakine de gitmenin yolunu açık bırakır. Korkmuş çocuğun tılsımı onu korumaya çalışırken, korktuğu şeyi biraz daha olası kılar. Sokrates'in tılsımcı imgesi bu yüzden değerli: hikâye bir tılsımsa, hangi tılsımı okuduğumuzu seçmek de bizim elimizdedir.
Sokrates bize gerçeği bırakıp güzel bir yalan anlatmamızı önermiyor. Phaidon'un sonundaki cümlesi bunun tam tersini söylüyor: aklı başında biri, anlattığı hikâyenin tam böyle olduğunu iddia etmez. Hikâyenin bir hikâye olduğunu bilir. Ama yine de bir hikâye seçmek zorundadır, çünkü hikâyesiz yaşanmaz. O hâlde soru şu: madem hikâyesiz yaşanmıyor ve hiçbir hikâye kesin değil, hangisini seçeceksin? Sokrates'in cevabı, göze almaya değer olanı. Seni korkutan değil, seni insan olmaya, cesur olmaya, doğruya yönelmeye çağıran hikâyeyi.
Selin için bu, «ben hep terk edilirim» yerine sahte bir neşeyle «ben harika biriyim, herkes beni sever» demek olamaz. Bu da bir yalan olur. Ama kalıba uymayan olayları da içeri alan bir hikâye kurabilir: «Bazı insanlar gitti, bazılarından ben gittim. Babamın gidişi beni korkuttu ve o korku sonraki ilişkilerimde sık sık konuştu.» Bu cümle daha az dramatik, ama çok daha doğru ve çok daha geniş. Ve içindeki çocuğa başka bir tılsım okuyor.
Derinleşme
Phaidon'un başında küçük bir ayrıntı var ve hikâyelerle ilişkimizi derinden aydınlatıyor. Kebes, Sokrates'e hapiste neden şiir yazmaya başladığını sorar; ömründe tek dize yazmamış bir adam şimdi Aisopos masallarını şiire çeviriyordur. Sokrates açıklar: hayatı boyunca rüyasında aynı buyruğu duymuştur, «müzik yap». Bunu hep şöyle yorumlamıştır: felsefe en yüce müziktir, rüya bana zaten yaptığım şeyi sürdürmemi söylüyor. Ama şimdi ölüm cezasını beklerken emin değildir. Belki rüya sözcüğü sıradan anlamıyla kastediyordu. Bu yüzden ne olur ne olmaz diye birkaç şiir yazar.
Bu sahnede çarpıcı olan, Sokrates'in kendine anlattığı en temel hikâyeyi, hayatının anlamını açıklayan yorumu, ölümünden birkaç gün önce yeniden sorgulamasıdır. Ömrünü «rüya bana felsefe yapmamı söylüyor» hikâyesiyle yaşamış adam, en sonda «belki yanlış yorumladım» diyebiliyor. Kendine anlattığı hikâyeye bu kadar sıkı sarılmamak, onu son ana kadar açık tutmak; Sokrates'in kendini tanıma yolu buydu.
Bunun gündelik bir karşılığı var: kendimize anlattığımız hikâye ne kadar eskiyse, o kadar sorgulanmaz hâle gelir. On beş yıldır aynı cümleyi kuran Selin için o cümle artık bir hikâye değil, bir gerçek gibi duruyordu. Sokrates'in yaptığı, en eski hikâyesine bile «bu belki yalnızca bir yorumdu» diyebilmekti. Bu, kişinin kendine karşı gösterebileceği en derin alçakgönüllülüklerden biridir.
Tılsımcıyı kendi aranızda da arayın sözü de üzerinde durmaya değer. Selin'in tılsımcısı o akşam Duygu'ydu: hikâyeyi sorgulayan, kalıba uymayan olayları hatırlatan bir dost. Kendi hikâyemizin dışına tek başımıza çıkmak zordur; anlatıcı da dinleyici de biziz. Bazen başka birinin sesi gerekir. İçimizdeki çocuğa korkuyu büyüten tılsımı değil, yatıştıran sözü okuyabilecek biri.
Öbür bilgeler
Gazâlî'nin krallık benzetmesinde (GAZ-K01.1) insan, içindeki farklı güçlerin hangisinin tahtta oturduğunu fark ederek kendini tanır. Selin'in hikâyesinde tahta korku oturmuştu; hikâyeyi anlatan, gönül değil korkmuş çocuktu. Gazâlî tahttakini yerine oturtmayı öğütler; Sokrates ise o çocuğa her gün başka bir söz okumayı.
Buda'nın sözüne dayanan sohbette (BUD-K01.1) «ben sinirli biriyim» gibi cümlelerin bir süreci kalıcı bir öze dönüştürdüğü anlatılır. «Ben hep terk edilirim» de böyle bir cümle: tek tek ayrılıkları bir kimliğe çeviriyor. İki bilge de aynı alışkanlığa dikkat çekiyor: kendimiz hakkında kurduğumuz cümleler, anlattıkları şeyi bize yeniden yaşatır.
Bugün bir kez dene
Bugün kendin hakkında en sık kurduğun hikâye cümlesini bul. Genellikle «hep» ya da «hiç» sözcüğüyle başlar: ben hep yalnız kalırım, ben hiçbir şeyi bitiremem, bana hep haksızlık edilir. Bir kâğıda yaz.
Sonra o cümleye uymayan üç anı ara. Bir kez yalnız kalmadığın, bir işi bitirdiğin, sana adil davranıldığın bir an. Onları da yaz.
Sonra hikâyeyi bu anıları da içeren biçimde yeniden kur. Sahte bir neşeyle değil, daha geniş ve daha doğru bir sesle. Yeni cümleyi içindeki çocuğa okunacak bir söz gibi bir kez sesli söyle.
Zorlanırsan Sokrates'in öğüdünü hatırla ve tılsımcını kendi çevrende ara: seni yıllardır tanıyan birine eski hikâyeni anlat ve onun neyi farklı hatırladığını sor.
Yanında taşıyacağın soru
Kendine her gün okuduğun hikâye, içindeki çocuğu yatıştırıyor mu, yoksa korkutuyor mu?