Açılış
Mert otuz dört yaşında, bir reklam ajansında grafik tasarımcı. Geçen yaz iki haftalık bir inziva kampına katıldı; sessizlik, meditasyon, yoga. Döndüğünde başka bir adam olduğunu söyledi. Gerçekten de dışarıdan bakınca öyleydi. Keten gömlekler giymeye başladı, bileğine tahta boncuklu bir tesbih taktı, et yemeyi bıraktı. Sosyal medyada her sabah gün doğumu fotoğrafları, nefes egzersizleri, «şimdiki anda kal» yazıları paylaşıyor.
Bir akşam annesini ziyarete gidiyor. Annesi yemekte eskisi gibi köfte yapmış; Mert'in artık et yemediğini unutmuş. Mert sesini yükseltiyor: «Kaç kere söyleyeceğim anne? Benim hayatıma saygı duymuyorsun!» Annesi sessizce tabağı kaldırıyor, mutfağa gidip ağlıyor. Mert salonda tek başına oturuyor; bileğindeki boncuklara bakmıyor, telefonunu açıp o sabah paylaştığı gün doğumu fotoğrafının altına gelen beğenilere bakıyor.
Ertesi gün ofiste en yakın arkadaşı Selim'e anlatıyor; annesinin onu anlamadığından yakınıyor. Selim bir süre dinliyor, sonra bileğindeki tesbihi gösterip yarı şaka yarı ciddi bir şey söylüyor: «Mert, boncuklar sende, sabır nerede?» Mert gülmeye çalışıyor, ama cümle o gün aklından çıkmıyor. Akşam eve dönerken boncukları birkaç kez parmaklarının arasında çeviriyor, ilk kez onlara dikkatle bakıyor.
Bilgenin kapısı
Yunus Emre'nin bir şiiri, dervişliğin dış işaretleriyle iç hâli arasındaki farkı keskin bir dille söyler:
«Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil; gönlünü derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil.»
Ama hemen ardından beklenmedik bir dönüş yapar:
«Hırkanın ne suçu var, sen onun yoluna varmazsan? Var, yolunca yürü; er yolu kaçmak değil.»
Ve bir sonraki beyitte bir başka dış işareti de tartıya koyar: şeyhim aşkla yalın ayak, baş açık dersin; ama yalın ayak, aç kalmakla er olunmaz.
Bakmadığın yer
Maskeyle karşılaştığımızda ilk tepkimiz çoğu zaman onu suçlamaktır: sahte giysi, sahte görüntü, sahte kimlik. Maskeyi atmak, gerçek olmak için ilk adım sayılır. Mert'in arkadaşı Selim'in sözü de böyle okunabilir: boncukların sahte, at onları.
Yunus'un ilk beyti bu okumayı destekliyor gibi: dervişlik hırka ile taç değil. Bir insanı derviş yapan giysisi değil, gönlüdür. Gönlü derviş olanın hırkaya ihtiyacı yok. Mert'in keten gömlekleri, tesbihi, gün doğumu fotoğrafları da böyle bir hırkaydı. Dışarıdan bir dinginlik, bir arınmışlık gösteriyordu. Ama annesinin sofrasında o dinginlik yoktu.
Ama Yunus'un ikinci beyti şaşırtıcı bir yere gidiyor: hırkanın ne suçu var? Yunus maskeyi suçlamıyor. Hırka kendi başına kötü değil; asıl soru, hırkayı giyenin onun yolunda yürüyüp yürümediği. Var, yolunca yürü, diyor Yunus. Yani hırkayı çıkarmak değil, hırkanın gösterdiği yolda yürümek. Bu, maskeyle ilişkiyi tamamen değiştiriyor.
Mert'in tesbihi de suçlu değildi. Bir hatırlatıcı olabilirdi: sabrın, nefesin, şimdiki anın hatırlatıcısı. Sorun, tesbihin bir hatırlatıcı olmaktan çıkıp bir vitrine dönüşmesiydi. Mert boncukları kendine hatırlatmak için değil, başkalarına göstermek için takıyordu. Ve göstermek için taşınan bir işaret, sahibine hiçbir şey hatırlatmaz. Annesinin sofrasında boncuklar bileğindeydi, ama Mert onlara bakmadı.
Selim'in sorusu, boncuklar sende, sabır nerede, Yunus'un ikinci beytinin bugünkü bir karşılığı. Selim Mert'e boncukları çıkar demiyor; boncukların söylediği yolda yürü diyor. Bu fark ince ama önemli. Maskeyi atmak bazen kolay bir çözümdür: görüntüden vazgeçersin, ama yolculuktan da vazgeçmiş olursun. Hırkayı giyip yolunda yürümek ise daha zor; çünkü görüntü ile gerçek arasındaki boşluğu her gün kapatmayı gerektirir.
İnsanlar hırkayı üç sebepten giyer. Biri aidiyet: bir topluluğa, bir yola katıldığını göstermek. Biri hatırlatma: kendine, unutmaya meyilli olduğun bir şeyi her gün hatırlatmak. Biri de görünmek: başkalarının seni belli bir biçimde görmesini istemek. İlk ikisi meşru, hatta değerli. Üçüncüsü ise hırkayı bir maskeye çevirir. Mert'in tesbihi belki bu üçünün karışımıydı; ama zamanla üçüncüsü ağır basmıştı. Yunus'un ikinci beyti, hırkayı ikinci sebebe geri döndürmenin yolunu gösteriyor: hatırlatıcı olarak giy, yolunu yürü.
Derinleşme
Yunus'un bir başka şiirinin sonunda, maskenin bedeline dair kısa ve kesin bir dize var: dünyada riyalı bir yaşam, kişiye iyi bir ad değildir.
Bu dizenin ilk yarısı da önemli: Yunus kendine sen seni gör, bunları bırak, diyor. Maskeyle ilgili asıl iş, başkalarının maskelerini teşhis etmek değil, kendi maskene bakmak. Mert annesinin onu anlamadığından yakınırken, aslında kendi görüntüsüyle davranışı arasındaki boşluğa bakmaktan kaçıyordu.
Yunus 162. şiirin son beytinde bir şey daha söyler: yol eri, yolda olanla yoldaştır; yolsuza yoldaş değildir. Mert'in sosyal medyada edindiği «yol arkadaşları», aynı keten gömlekleri, aynı gün doğumu fotoğraflarını paylaşanlardı. Ama bir hırka topluluğu, bir yol topluluğu demek değildir. Gerçek yoldaşlık, aynı giysiyi giyenler arasında değil, aynı yolu yürüyenler arasında kurulur; ve o yol çoğu zaman bir annenin sofrasından geçer.
Yunus'un 57. şiirinin ilk beyti de aynı dikkatin bir başka yüzünü gösteriyor: ârifler arasında sofilik satmasınlar; ihlâsla bu aşka riya katmasınlar. Sofilik satmak, yani bir iç hâli dışarıda bir mal gibi sergilemek. Mert'in her sabah paylaştığı gün doğumları, nefes egzersizleri, «şimdiki anda kal» yazıları, belki bir ölçüde böyle bir satıştı. Gerçekten yaşadığı bir şeyi paylaşmak ile o şeyin görüntüsünü pazarlamak arasındaki çizgi incedir. Ve o çizgi, sofrada, annesinin önünde, görünür olur.
Burada bir adalet de gerekiyor. Mert'in inziva deneyimi belki gerçekti; iki hafta boyunca gerçekten bir dinginlik yaşamış olabilir. Sorun o deneyimin sahte olması değil, onun eve, annesinin sofrasına kadar taşınmamış olmasıydı. İnzivadaki sessizlik kolaydı; çünkü orada kimse ona köfte ikram etmiyordu. Asıl yol, Yunus'un deyişiyle, hırkanın yolunda yürümek, o sessizliği kalabalığın, ailenin, yanlış anlaşılmanın içine taşımaktı.
Mert o hafta sonu annesine geri dönüyor. Bu sefer tesbihi çıkarmıyor; ama kapıyı çalmadan önce ona bir an bakıyor. Annesi kapıyı açtığında özür diliyor. Sonra mutfağa giriyorlar ve birlikte bir yemek yapıyorlar, etsiz bir yemek; annesi tarifini öğreniyor, Mert de annesinin eski bir yemeğini. O akşam sofrada boncuklar bileğinde duruyor. İlk kez bir şey hatırlatıyorlar.
Bu küçük sahne Yunus'un iki beytini birleştiriyor. Dervişlik hırka ile değil: Mert'i değiştiren boncuklar olmadı, annesinin mutfağında geçen bir akşam oldu. Ama hırkanın da suçu yok: boncuklar, doğru yerde ve doğru niyetle, o akşamın bir hatırlatıcısı olabildi. Mesele hırkayı atmak ya da giymek değil, hırkanın gösterdiği yolda yürümek.
Öbür bilgeler
Taylan ile Recep Abi'nin karşılaştırıldığı Buda sohbeti (BUD-K01.10), olgun görünen ham mangoyu ve ham görünen olgun mangoyu anlatıyordu. Yunus'un hırkası bu mangolara bir şey ekliyor: dış görünüş kendi başına suçlu değil; ham mango da bir gün olgunlaşabilir, yeter ki dalda kalmaya devam etsin.
Sahte flütçü üzerine Sokrates'le yapılan sohbette (SOK-K01.10) Ksenophon'un aktardığı öğüt, iyi sanılmak istediğin şeyde gerçekten iyi olmayı söylüyordu. Yunus'un «var, yolunca yürü» dizesi bu öğüdün dervişçe söylenişi: hırkayı giydiysen, onun yolunda yürü.
Bugün bir kez dene
Bugün kendi hırkanı bul: kimliğini dışarıya gösteren bir işaret. Bir kıyafet, bir aksesuar, bir unvan, bir paylaşım.
Yunus'un sorusunu sor: bu işaret bana bir şey hatırlatıyor mu, yoksa yalnızca başkalarına bir şey mi gösteriyor?
Sonra o işaretin söylediği yolda bugün bir adım at: boncuklar sabır diyorsa, bugün birine sabırlı davran.
Yanında taşıyacağın soru
Taşıdığın hırka sana yolunu hatırlatıyor mu, yoksa yalnızca yolda olduğunu mu gösteriyor?