Açılış
Tuncay kırk bir yaşında, bir belediyenin park ve bahçeler biriminde peyzaj mimarı. On yıldır arabası yok; işe bisikletle gidiyor. Telefonu sekiz yaşında, ceketi ikinci el pazarından. Bir blogda «az eşyayla yaşamak» üzerine yazıyor; okurları onu bu yüzden seviyor. Arkadaş sofralarında biri yeni bir şey aldığından söz edince herkes gülerek Tuncay'a bakıyor: «Şimdi Tuncay bize bir şey söyleyecek.» Tuncay da genellikle söylüyor.
Bu kış annesi yetmiş sekiz yaşına girdi ve haftada iki gün diyalize gitmeye başladı. Hastane şehrin öbür ucunda. Taksi pahalı, otobüs aktarmalı, annesi yorgun. Tuncay'ın ablası «Artık bir araba al» diyor. Tuncay da biliyor ki almalı. Parası da var.
Ama her akşam ilan sitesini açıp kapatıyor. Gözünün önüne bir sahne geliyor: bir sofrada biri gülerek «Tuncay da sonunda düştü» diyor. Bloğuna gelecek yorumları şimdiden duyuyor. Bir hafta, iki hafta geçiyor. Annesi hâlâ otobüste, Tuncay hâlâ ilanlarda. Bir gece kendine itiraf ediyor: arabayı almasını engelleyen şey ilkeleri değil, ilkeleriyle tanınmış olması.
Bilgenin kapısı
Gazâlî, İhyâ'nın makam sevgisi ve gösteriş üzerine yazdığı kitabında riyâyı tanımlarken sözcüğün kökünden başlar. Riyâ «görmek» fiilinden gelir. Ona göre özü şudur: insanların gönlünde bir yer edinmeyi, onlara iyi hasletler göstererek istemek.
«Riyânın aslı, insanlara hayır hasletleri göstererek onların gönüllerinde bir yer istemektir.»
Sonra insanın kendini başkalarına süslediği beş alanı sayar: beden, kılık kıyafet, söz, amel, bir de etrafındaki insanlar ve dış eşyalar. Bu beş alanın her biri hem dindar hem dünya ehli tarafından aynı biçimde kullanılır.
Kıyafeti anlatırken Gazâlî beklenmedik bir tabakayı da ayrı tutar. Bunlar dünyaya aldırmadığını göstermek için yırtık, kaba, kısa elbiseler giyen kimselerdir. Onlara orta hâlli, temiz bir elbise giymeleri teklif edilse bu, der, onlar için boğazlanmak gibi olurdu:
«Çünkü insanların, ‹Ona bir şey oldu, zühdünden döndü, dünyaya meyletti› demesinden korkarlar.»
Bakmadığın yer
Maske dendiğinde çoğumuzun aklına parlak bir şey gelir: pahalı bir saat, abartılı bir gülümseme, olduğundan büyük gösterilen bir başarı. Maskenin hep yukarı doğru takıldığını, insanı olduğundan zengin, başarılı, güzel gösterdiğini varsayarız. Sade giyinen, az eşyayla yaşayan, gösterişi eleştiren birinin de bir maskesi olabileceği pek aklımıza gelmez. Sadelik maskenin tersi gibi durur.
Gazâlî'nin tasnifi tam bu varsayımı bozuyor. Onun saydığı kıyafet riyâsında en dikkat çekici kişi, ipek giyen zengin değil, yamalı hırka giyen ve onu bir türlü çıkaramayan zâhittir. Maskesi bir yokluk maskesidir. Ve Gazâlî bu maskenin neden çıkmadığını da söylüyor: kıyafet artık bir kimlik olmuştur. Temiz bir elbise giymek, insanların gözünde bir düşüş sayılacaktır. Mesele elbisenin kendisi değil, elbiseyle kazanılmış yerdir. O yeri kaybetmek, adamın kendini boğazlanmış gibi hissetmesine yeter.
Tuncay'ın bisikleti, eski telefonu, ikinci el ceketi on yıl önce gerçek bir tercihti. Bunu küçümsemek haksızlık olur; az eşyayla yaşamak ona bir hafiflik vermişti. Ama yıllar içinde bu tercihin üzerine başka bir şey yerleşti: sofralarda ona dönen bakışlar, bloğun okurları, «Şimdi Tuncay bize bir şey söyleyecek» cümlesi. Tercih bir yer kazandırdı. Ve şimdi annesinin diyalizi o yeri sınadığında Tuncay neyin kendisini tuttuğunu görüyor. Arabanın kendisinden korkmuyor. Sofrada söylenecek bir cümleden korkuyor.
Gazâlî'nin bu tabakayı ayrıca anlatmasının bir sebebi var. Yukarı doğru takılan maske kolay görülür; parlak olduğu için dikkat çeker ve insan kendinde onu fark etmeye hazırdır. Sadelik maskesi ise erdem kılığında durur. Sahibi onu taşırken kendini gösterişin karşısında sanır. Gazâlî'nin tarifinin can alıcı yeri, riyânın neyi gösterdiğinde değil, ne istediğindedir: gönüllerde bir yer. Bu yer zenginlikle de, yoklukla da istenebilir.
Bunun bir de yan yüzü var. Gazâlî aynı bölümde bir tabakadan daha söz eder: hem dindarların hem zenginlerin gözünde kalmak isteyen, bu yüzden pahalı ama sade görünen kumaşlar arayanlar. Kaba bir elbise giyseler zenginlerin, ince bir elbise giyseler dindarların gözünden düşeceklerinden korkarlar. Her tabaka, der, kendi yerini belli bir kıyafette görmüştür ve ondan aşağı inmek, mübah da olsa, ona ağır gelir. Maskenin en ağır bedeli de budur: insanı bir kez kazandırdığı yere zincirler.
Derinleşme
Gazâlî bu düğümü çözmek için iki soru verir; biri övgüye, öbürü yergiye dair. Övgü için yöntemi şudur: biri seni övdüğünde aklına dönüp kendine sor, bu övdüğü sıfat bende var mı, yok mu?
«Aklına dönersin ve kendine şöyle dersin: Seni övdüğü bu sıfat sende var mı, yok mu?»
Sıfat sende yoksa, der Gazâlî, övgüye sevinmek akıl kârı değildir. Varsa sevinç övene değil sıfatın kendisine yönelmelidir, çünkü övgü o sıfata hiçbir şey eklemez.
Tuncay'a sofrada yıllardır söylenen övgü belliydi: «Sen eşyaya bağlanmayan adamsın.» Gazâlî'nin sorusunu bu cümleye sorunca tuhaf bir cevap çıkıyor. Tuncay eşyaya gerçekten bağlı değil; arabayı almak onu korkutmuyor. Ama bağlı olduğu bir şey var: bu cümlenin kendisi. Övülen sıfat onda var; ama o sıfatın ününe, sıfatın kendisinden daha sıkı tutunmuş. Gazâlî'nin ayrımı burada inceliyor. Övgü sıfata hiçbir şey eklemiyorsa, övgüyü kaybetmek de sıfattan hiçbir şey eksiltmez. Tuncay araba alsa da eşyaya bağlı olmayan bir adam olarak kalabilir. Kaybedeceği tek şey, bu bağsızlığın sofrada konuşulmasıdır.
İkinci soru yergiye dairdir ve Tuncay'ın asıl korktuğu yere dokunuyor. Gazâlî seni yeren kişinin üç hâlden birinde olduğunu söyler. Ya doğruyu söylüyordur ve niyeti öğüttür. Ya doğruyu söylüyordur ama niyeti incitmektir. Ya da yalan söylüyordur.
İlk iki hâlde, der, ayıbını gösteren kişi sana bir şey kazandırmıştır; incitmek isteyen bile istemeden sana yol göstermiştir. Bunu bir benzetmeyle anlatır: hükümdarın huzuruna girmek üzeresin ve elbisen kirlenmiş, sen de bilmiyorsun. Biri kaba bir dille «üstünü temizle» diye bağırsa, sevinmen gerekir; çünkü o uyarı sana bir ganimettir.
Tuncay'ın kafasındaki sofrada söylenen «Tuncay da sonunda düştü» cümlesini bu üç hâle tek tek koymak mümkün. Söyleyen, bir zamanlar Tuncay'ın kendi sözlerini ona hatırlatıyorsa ve haklıysa, Tuncay ondan bir şey öğrenir: belki gerçekten eskiden fazla keskin konuştu, başkalarının arabalarına, telefonlarına fazla kolay hüküm verdi. Söyleyen incitmek istiyorsa bile aynı şey geçerli. Ama söyleyen «sen ilkelerine ihanet ettin» diyorsa yanlış söylüyor demektir; çünkü Tuncay'ın ilkesi hiçbir zaman annesini otobüste yormak değildi. Üç hâlin hiçbirinde, sofrada söylenecek bir cümle diyalize giden bir anneden daha ağır basmıyor.
Gazâlî dünya ehlinin kıyafet riyâsını anlatırken küçük ama keskin bir ayrıntı da verir. Onlar evlerinde kaba elbiseler giyerler; ama o kılıkla insanların önüne çıkmak onlara çok ağır gelir.
Bu cümle maskenin nerede takıldığını gösteriyor: kapının eşiğinde. Evdeki elbise ile sokaktaki elbise arasındaki fark, maskenin ölçüsüdür. Tuncay'da bu ölçü tersine işliyor. Evinde, kendi kafasında, araba almak gayet makul bir karar. Ağırlık ancak o kararı insanların önüne çıkarmayı düşündüğünde geliyor. Gazâlî'nin zâhidi de, zengini de aynı eşikte duruyor; yalnızca ellerindeki elbiseler farklı.
Öbür bilgeler
Şems'in Makâlât'ındaki itirafından yola çıkan sohbette (SEM-K01.10), Pınar en yakınına karanlık haftalarını ve borcunu göstermekten korkuyordu. Pınar'ın maskesi bir eksikliği saklıyordu. Tuncay'ınki ise bir erdemi sergiliyor. Gazâlî'nin tasnifi iki maskenin aynı kökten beslendiğini gösteriyor: gönüllerde bir yer kaybetme korkusu.
Mert'in tahta boncukları ve Yunus'un hırka beyitleri (YUN-K01.10) dış görünüşü kendi başına suçlamıyor, hırkanın yolunda yürümeyi istiyordu. Gazâlî'nin zâhidi hırkanın yolunda yürüyor ama ondan inemiyor. Yunus'un yanında okununca şu soru beliriyor: bir kılığa sadık kalmak ne zaman yoldan sapmak olur?
Bugün bir kez dene
Bugün seni tanıyanların sana hangi sıfatla baktığını düşün. «Sakin olan», «her şeye yetişen», «hiç şikâyet etmeyen», «eşyaya bağlanmayan» gibi bir cümle bul.
Sonra Gazâlî'nin ilk sorusunu sor: bu sıfat bende gerçekten var mı? Varsa, bu sıfatı mı yoksa onunla tanınmayı mı daha sıkı tutuyorum?
Bir deneme yap: o sıfata uymayan, ama doğru olduğunu bildiğin küçük bir kararı düşün. Ertelediğin bir şey olabilir. Onu yapsan sofrada söylenecek cümleyi kafanda bir kez duy. Sonra o cümleyi Gazâlî'nin üç hâlinden birine koy: haklı ve iyi niyetli mi, haklı ama incitici mi, yoksa yanlış mı?
Akşam o kararın seni bekleyen kısmına bak: kim bekliyor, ne kadar zamandır?
Yanında taşıyacağın soru
Seni tanınır kılan erdemden vazgeçmeden, onunla tanınmaktan vazgeçebilir misin?