Açılış
Hacer Hanım yirmi iki yıldır mahallede «Mehmet'in annesi» diye anılıyor. Okulda veli toplantısında öyle seslenildi, pazarda öyle, doktor muayenehanesinde bile hemşire «Mehmet'in annesi, buyurun» dedi. Eşinin telefonunda adı «Hanım» diye kayıtlı, çocuklarınınkinde «Annem». Kayınvalidesi onu hâlâ «gelin» diye çağırıyor.
Mehmet üniversite için başka bir şehre gidince ev birden sessizleşiyor. Birkaç ay sonra Hacer Hanım kimlik yenilemek için nüfus müdürlüğüne gidiyor. Sıra numarası gelince memur yüksek sesle okuyor: «Hacer Yıldız!» Hacer Hanım bir an kimin çağrıldığını anlamıyor. Etrafına bakıyor. Sonra kalkıyor, gişeye yürüyor ve içinde tuhaf bir şey kıpırdıyor. Kendi adını en son ne zaman bu kadar açık duyduğunu hatırlamıyor.
Eve dönerken otobüs camına bakıyor. Camda yansıyan yüz tanıdık, ama adı yıllardır başkalarının adlarıyla birlikte anılmış bir yüz. «Hacer» diye fısıldıyor kendi kendine. Kelime ağzında yabancı ve sıcak bir şekilde duruyor.
Bilgenin kapısı
Yunus'un kendisini anlatmaya çalıştığı bir şiiri vardır. Şiir Tanrı'yı kendi içinde bulduğunu söyleyerek açılır ve son beyitte bir soruyla biter:
«O dost bana ümmî demiş, hem adımı Yunus koymuş. Dilim şeker, gövdem kamış; bu söyleyen benim neyim?»
Başka bir şiirinde aynı soruyu tersinden kurar. Seslendiği kişilere, kendisini kendisine sormamalarını söyler; çünkü kendisi kendinde değildir:
«Beni bana sormayın, ben bende değilim. Suretim elbisenin içinde boş geziyor.»
Bu ikinci şiir halk arasında başka bir mısrayla bilinir: «Bir ben vardır bende, benden içeru.» Tatçı'nın karşılaştırmalı metninde aynı yerde bu mısra değil, yukarıdaki dize durur. Yunus'un şiirleri yüzyıllar boyunca ağızdan ağza dolaştı ve her nüsha biraz farklı bir Yunus taşıdı.
Bakmadığın yer
«Ben kimim?» sorusuna cevap ararken genellikle adımıza ve unvanımıza bakarız. Ad en sağlam zemin gibi gelir: kimliğimizde yazar, imzamızdır, ömür boyu bizimle kalır. Ama ad kimin koyduğu bir şeydir? Bize ait mi, yoksa bize verilmiş mi?
Yunus'un son beyti bu soruyu sessizce soruyor: adımı Yunus koymuşlar. Ad dışarıdan gelmiş. Dili şeker gibi tatlı, gövdesi kamış gibi ince ve kırılgan; bunlar da onun kendi seçimi değil. Ve sonra o soru: peki bu konuşan benim neyim? Bu şiiri yazan, bu kelimeleri söyleyen şey nedir? Adı mı, dili mi, gövdesi mi? Hiçbiri tam olarak o değil gibi.
Hacer Hanım'ın nüfus müdürlüğündeki irkilmesi bu sorunun gündelik bir yankısı. Yirmi iki yıl boyunca başkalarının ona taktığı adlarla yaşadı: Mehmet'in annesi, hanım, gelin. Bunların hiçbiri yalan değildi; hepsi gerçek bir ilişkiyi anlatıyordu. Ama hiçbiri onu kendisi olarak çağırmıyordu. O adlarla yaşamaya o kadar alışmıştı ki, kendi adı çağrıldığında kimin çağrıldığını bir an anlayamadı.
Burada gözden kaçan bir şey var: biz kendimizi çoğu zaman başkalarına göre adlandırılmış hâlimizle tanırız. Annenin kızı, eşin, patronun çalışanı, mahallenin öğretmeni. Bu adlar bize bir yer verir ve o yer güven verir. Ama yer değişince, çocuk evden gidince, iş bitince, ilişki kopunca, ad da boşalır. Geride kalan şey Yunus'un sorusudur: bu söyleyen nemdür benüm?
İkinci şiirdeki görüntü daha da çarpıcı: suretim elbisenin içinde boş geziyor. Dışarıdan bakan bir beden görür, bir kıyafet görür, bir ad duyar. Yunus ise bunların içinin boş olduğunu söylüyor; asıl kendisi orada değil. Bu bir kayıp duygusu değil; tersine, insanın kendini elbisesiyle, adıyla, rolüyle karıştırmaması için bir uyarı. Hacer Hanım'ın «Mehmet'in annesi» elbisesi değerli bir elbiseydi. Ama Hacer Hanım o elbiseden ibaret değildi.
Derinleşme
Yunus'un sorusu bir dinî arayışın içinden gelir ve bunu söylemeden geçmemek gerekir. 170. şiirin ilk beyti, Tanrı'yı kendi içinde bulduğunu söyler: «Ben bende buldum çün Hakk'ı, şekk ü gümân nemdür benüm», yani Hakk'ı kendimde bulduğuma göre artık şüphe neyime? Yunus için «ben kimim» sorusunun cevabı, insanın kendi içinde ilahi olanla karşılaşmasında yatar. Adı, dili, gövdesi bu karşılaşmanın taşıyıcılarıdır, ama kendisi değildir.
Şiirin yapısı, bu inancın dışında duran okura da bir yön gösterir: kendini bulmak için dışarıya, unvanlara ve adlara değil, içeriye bakmak gerekir. Yunus'un «içerü» sözcüğü 290. şiirde neredeyse her beytin sonunda tekrarlanır: candan içeru, erkândan içeru, dinden içeru, imandan içeru. Şiir sürekli bir kat daha içeri girmeye çağırır. Her bulduğun yerin ardında bir iç daha vardır.
Hacer Hanım için bu içeri yolculuğun ilk adımı belki çok basit bir şeydir: kendi adını yeniden kullanmak. Bir kursa yazılırken formun «ad» kısmına bakıp «Hacer» yazmak. Komşusuna «bana Hacer de» demek. Kendisi için, başkasının annesi ya da eşi olarak değil, kendisi olarak bir şey istemek. Yirmi iki yıl başkaları için yaşamış birine bu ilk başta bencillik gibi gelebilir; oysa yalnızca uzun süre ertelenmiş bir hatırlamadır. Ad, Yunus'un dediği gibi dışarıdan konmuş bir şeydir; ama insan o adı kendi sesiyle yeniden sahiplenebilir.
Yine de Yunus'un yolunda ilişkiler küçümsenmez. Kendini ilişkilerden ayırmak, ilişkileri değersizleştirmek anlamına gelmez. Hacer Hanım hâlâ Mehmet'in annesi ve bu onun hayatının en anlamlı parçalarından biri. Yunus da ilişkiden kopmuyor; şiirlerinin neredeyse hepsi «dost»a seslenir. Mesele rollerden kaçmak değil, rollerin içinde kaybolmamaktır: elbiseyi giymek, ama elbisenin içinde birinin yaşadığını unutmamak.
Bir de soru sormanın biçimine bak. Yunus kendi kendine sorar ve cevabı hemen vermez. «Bu söyleyen nemdür benüm?» bir sorgu cümlesi değil, bir hayret cümlesidir. Kendi sesine şaşıran birinin sesi. Belki kendini tanımanın ilk adımı da budur: kendine yeniden hayret edebilmek.
Burada güzel bir paradoks da duruyor. Adını dışarıdan konmuş bir şey sayan Yunus, şiirlerinin büyük çoğunluğunun son beytinde kendi adını anar: «Yûnus Emre der ki…», «Yûnus'un gözü…». Bu, divan geleneğinin mahlas usulüdür; şair imzasını son beyte koyar. Ama Yunus'ta bu imza çoğu zaman kendine seslenmeye dönüşür: kendi adıyla kendine öğüt verir, kendine çıkışır, kendini teselli eder. Ad, onun için değişmez bir öz değil; kendiyle konuşabildiği bir yer. Hacer Hanım da adını bu anlamda geri alabilir: bir tanım olarak değil, kendine dönüp seslenebileceği bir kapı olarak.
Öbür bilgeler
Sokrates'in sohbetinde (SOK-K01.1) emekli bir genel müdür çömlek atölyesinde kendini tanıtırken unvanının yarıda kaldığını fark eder. Hacer Hanım'ın nüfus müdürlüğündeki anı onun kardeşi gibi: biri unvanını kaybediyor, öbürü kendi adını yeniden duyuyor. Sokrates bu boşluğu bir sorgunun başlangıcı sayar; Yunus ise içeriye doğru bir yolculuğun. İkisinde de boşluk, korkulacak bir yokluk değil, yeniden başlanacak bir yerdir.
Buda'nın sözlerine dayanan aynı konu (BUD-K01.1) Vajirā'nın araba benzetmesiyle «varlık» sözcüğünün bir uzlaşım olduğunu söyler. Yunus'un «adımı Yunus koymuşlar» beytinde de benzer bir sezgi var: ad konmuş, verilmiş bir şeydir. Ama iki yol burada ayrılır. Buda adın arkasında sabit bir öz bulunmadığını söyler; Yunus ise adın arkasında, içeride, ilahi olanla buluşulan bir derinlik olduğunu.
Bugün bir kez dene
Bugün seni çağıran adları say. Ailen, iş arkadaşların, komşuların seni nasıl çağırıyor? «Anne», «abi», «hocam», «müdürüm», «gelin», «kardeşim». Bunları bir kâğıda alt alta yaz.
Sonra en alta kendi adını yaz ve ona bir süre bak. Bu adlardan hangisi sana en çok, hangisi en az benziyor? Hangisini en son ne zaman kendi sesinle duydun?
Akşam, Yunus'un sorusunu bir kez kendine sor: bugün konuşan, karar veren, seven, kızan şey benim neyim? Cevap verme. Yalnızca hayret et.
Bir de Yunus'un mahlasını dene. Yatmadan önce kendine, kendi adınla, tek bir cümle söyle; bir öğüt, bir teselli ya da bir teşekkür olabilir: «Hacer, bugün kendine iyi baktın.» Başkalarının seni çağırdığı adla değil, kendi adınla kendine seslenmek, o adı yavaş yavaş yeniden senin kılar.
Yanında taşıyacağın soru
Başkalarının sana verdiği adların altında, kendi adınla en son ne zaman çağrıldın?