İçeriğe geç

Sokrates ile · Kendini tanımak

Kartvizitten sonra kalan

Adını, işini, rollerini çıkarınca ne kalıyor?

1.203 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Orhan Bey otuz bir yıl aynı şirkette çalıştı, son on ikisinde genel müdür olarak. Emekli olduğu ilk sonbahar, kızının ısrarıyla bir çömlek atölyesine yazılıyor. İlk akşam on iki kişi uzun bir masanın etrafında oturuyor. Eğitmen gülümseyerek soruyor: «Herkes kendini kısaca tanıtsın.»

Sıra Orhan Bey'e gelince ağzını açıyor ve alışkanlıkla başlıyor: «Ben Orhan, şeyin eski genel müdürü...» Cümlenin ortasında duruyor. Masadakiler şirketin adını duymuş olabilir, olmayabilir; hiçbiri umursamıyor gibi. Yanındaki genç kız «Ben Defne, kedileri çok seviyorum» demişti. Karşıdaki yaşlı kadın «Ben Saniye, ellerim bir şeyle meşgul olsun istiyorum» demişti.

Orhan Bey bir süre susuyor. Sonra «Ben Orhan» diyor ve devamını getiremiyor. Atölyeden çıkarken kendini garip biçimde hafif ve garip biçimde boş hissediyor. Kırk yıldır her toplantıya bir unvanla girmişti. Unvanın arkasında kimin durduğunu ilk kez merak ediyor.

Bilgenin kapısı

Platon'un Phaidros diyaloğunda Sokrates, şehrin dışında bir çınarın gölgesine doğru yürürken eski efsaneleri açıklamaya uğraşmayacağını söyler. Sebebini de anlatır:

«Önce kendimi bilmeliyim, Delfi'deki yazıtın dediği gibi. Kendimi daha bilmezken başka şeylerle uğraşmak gülünç olurdu. Bilmek istediğim şu: Typhon'dan daha karmaşık, tutkuyla daha kabarmış bir canavar mıyım, yoksa daha yumuşak ve sade bir yaratık mı?»

Aynı Sokrates, ölüm istemiyle yargılandığı mahkemede kendini savunurken, her gün kendini ve başkalarını sorgulamanın bir insanın sahip olabileceği en büyük iyilik olduğunu söyler; ve ekler: sorgulanmamış bir hayat, bir insan için yaşanmaya değmez.

Sokrates hiçbir şey yazmadı. Bu sözlerin hepsi Platon'un aktarımıdır; elimizdeki Sokrates, öğrencisinin gözünden gördüğümüz Sokrates'tir.

Bakmadığın yer

«Ben kimim?» sorusuna genellikle hızlı bir cevap veririz ve o cevap neredeyse hep bir listedir: adım, mesleğim, nereliyim, kimin nesiyim. Kartvizit, sosyal medya profili, kendini tanıtma turu bu listenin farklı biçimleridir. Listeyi bitirdiğimizde sorunun cevaplandığını düşünürüz.

Sokrates'in Phaidros'taki cümlesi bu alışkanlığı tersine çeviriyor. Delfi kâhininin kendisinden daha bilgesi olmadığını söylediği adam, kendini hâlâ bilmediğini itiraf ediyor. Üstelik sorusu bir unvan sorusu değil. «Ben filozof muyum, asker miyim, Atinalı mıyım?» diye sormuyor. Neyin kendisini harekete geçirdiğini soruyor: içimde tutkularla kabarmış, çok başlı bir canavar mı yaşıyor, yoksa daha sakin, daha sade bir varlık mı?

Bu fark önemli. Liste bize ne yaptığımızı ve nerede durduğumuzu söyler. Sokrates'in sorusu ise içeriden neyin bizi yönettiğini sorar. Orhan Bey'in kartvizitinde yazanlar bir kurumun ona verdiği yerdi. Kurum gidince yer de gitti. Ama Orhan Bey hâlâ oradaydı, masanın başında, kendini nasıl anlatacağını bilemeden. İşte o anda, belki ömründe ilk kez, Sokrates'in sorusunun eşiğine geldi: unvanım değilsem, neyim?

Burada bir şey daha ters dönüyor. Biz «ben kimim» sorusunu bir kez cevaplanıp kapanacak bir soru gibi görürüz. Gençlikte sorulur, bir meslek, bir eş, bir şehir seçilince kapanır. Sokrates için ise bu soru hiç kapanmaz. Savunma'daki sözü bunu gösteriyor: her gün kendini ve başkalarını sorgulamak. Benlik bir kere bulunan bir hazine değil, her gün yeniden yapılan bir sorgunun adı. Bu yüzden Orhan Bey'in atölyedeki boşluğu bir kayıp olmak zorunda değil. Kırk yıldır kapalı duran bir sorunun yeniden açılması da olabilir.

Savunma'nın başka bir yerinde Sokrates, kendisini bilge sayan bir devlet adamıyla konuştuktan sonra içinden geçirdiklerini anlatır: ikimiz de gerçekten güzel ve iyi bir şey bilmiyoruz sanırım; ama o hiçbir şey bilmediği hâlde bildiğini sanıyor, ben ise ne biliyorum ne de bildiğimi sanıyorum. Bu küçük farkta ondan biraz üstün görünüyorum.

Bu cümleyi kendini tanıma sorusuna taşıyınca ilginç bir şey olur. Kendini en iyi tanıdığını sananlar çoğu zaman kendilerine dair bir listeye sıkı sıkıya sarılmış olanlardır: «Ben böyle biriyim, değişmem.» Sokrates'in bilgeliği tam tersinden gelir. Kendini bildiğini sanmayan biri kendine hâlâ bakabilir, kendinde şaşırtıcı bir şey bulmaya açıktır. Orhan Bey'in masadaki tutukluğu bu açıdan bir başlangıç: ilk kez kendini bildiğinden emin değil.

Bir de Typhon'a dikkat et. Sokrates kendini tek bir şey olarak düşünmüyor. İçinde bir canavarın da, yumuşak bir varlığın da olabileceğini kabul ediyor ve hangisinin ağır bastığını araştırıyor. «Ben» dediğimiz şey belki tek bir öz değil, içimizdeki farklı seslerin bir pazarlığı. Kendini tanımak, bu sesleri tanımaktır: hangisi öfkelendiğinde konuşuyor, hangisi korktuğunda, hangisi sevdiğinde.

Derinleşme

Platon'a atfedilen, ama gerçekten onun kalemi olup olmadığı eskiden beri tartışılan bir diyalogda, Birinci Alkibiades'te, Sokrates «kendini bil» buyruğu üzerine bir benzetme kurar. Bir göz kendini nasıl görür? Bir aynaya bakarak. Peki gözün yakınında ayna gibi bir şey var mı? Var: başka birinin gözü. Birinin gözüne baktığında, onun gözbebeğinde kendi yüzünün küçük bir yansımasını görürsün.

Bu benzetme gözden kaçan bir şeyi söylüyor: insan kendini tek başına, aynanın karşısında oturarak tanıyamaz. Kendini başka birinin gözünde görür. Orhan Bey'in atölyedeki ilk akşamı bu yüzden değerliydi. Yıllardır onu unvanıyla gören gözlerden uzaklaşmış, onu yalnızca «Orhan» olarak gören yeni gözlerin karşısına oturmuştu. O gözlerde başka bir yüz görmeye başlayabilirdi.

Yine de bu sorunun tehlikeli bir yüzü olduğunu saklamamak gerekir. «Ben kimim» sorusu, bir boşluğa açıldığında insanı korkutabilir. Emeklilik, bir ayrılık, bir işten çıkarılma, bir taşınma, birden bütün listeyi elimizden alır ve geriye bir sessizlik kalır. Bu sessizlik bazen derin bir sıkıntıya dönüşebilir. Böyle bir dönemde yalnız kalmamak, konuşmak, gerekiyorsa destek almak, sorunun kendisi kadar önemlidir. Sokrates'in sorgusu da hiç yalnız bir sorgu değildi; hep bir başkasıyla, bir sohbetin içinde yürüyordu.

Sokrates'in yöntemine bakınca bir ipucu daha çıkıyor. O, kendini anlamak için içine kapanmadı. Pazar yerinde, spor alanlarında, dostlarının evlerinde insanlarla konuştu, soru sordu, itiraz dinledi. Kendini bilmek onun için bir içe dönüş değil, bir karşılaşmalar dizisiydi. Orhan Bey'in çömlek atölyesi de belki bunun bir başlangıcıdır: elleri çamurla meşgulken, yanındakilerle konuşurken, unvanı olmayan bir hâlde, kim olduğunu belki ilk kez, yavaş yavaş ve merakla görmeye başlayacak.

Öbür bilgeler

Gazâlî'ye dayanan merhamet sohbeti (GAZ-K06.1) aynı soruya beklenmedik bir yerden değer. Orada Gazâlî'nin kendi bunalımı anlatılır: saygın bir kürsünün sahibiyken dili tutulur, konuşamaz hâle gelir. Oradaki düşünce bu soruya da cevap verir: insan bir düşüşünden ibaret değildir, tıpkı bir yükselişinden ibaret olmadığı gibi. Sokrates'in sorusuyla birlikte okununca bu cümle başka bir anlam kazanır. Bir kişi ne unvanıyla ne de en kötü anıyla tanımlanabilir.

Osho'yu konu alan sohbet ise (OSH-K06.1) kendini kabul etmeyi merhametin kaynağı sayar. Sokrates kabulden önce bir adım daha ister: bilmek. Birinde önce kendini olduğun gibi sevmek gelir, öbüründe önce kendini olduğun gibi görmek. İkisi de insanın kendine dürüstçe bakmasıyla başlar.

Bugün bir kez dene

Bugün kendini birine tanıttığını hayal et, ama bir koşulla: adını söyleyebilirsin, ama mesleğini, unvanını, nereli olduğunu, kimin nesi olduğunu söyleyemezsin. Geriye ne kalıyor? Birkaç cümle yaz.

Sonra Sokrates'in sorusunu kendine sor: bugün içimde hangi ses konuştu? Öfkeli, karmaşık, tutkulu bir ses mi, yoksa sakin ve sade bir ses mi? Hangisi daha çok sözü aldı?

Akşam, sana yakın birinin gözünde kendini nasıl gördüğünü düşün. Mümkünse ona sor: «Sence ben nasıl biriyim?» Cevap seni şaşırtabilir. O şaşkınlık, gözbebeğindeki yansımanın ilk görünüşüdür. Cevabı savunmaya geçmeden, yalnızca merakla dinle.

Yanında taşıyacağın soru

Unvanların, rollerin ve başarıların bir gün elinden alınsa, geriye kalan kişiyi tanıyor musun?