Açılış
Murat akşam yemeğinde yine patlıyor. On iki yaşındaki kızı süt bardağını devirmiş, süt masadan halıya akmış. Murat'ın sesi mutfağın duvarlarına çarpıyor. Kızı susuyor, gözleri doluyor. Annesi bezle halıyı silerken hiçbir şey demiyor.
Yarım saat sonra Murat balkonda sigara içiyor, utanç içinde. Eşi yanına geliyor. Murat savunmaya geçiyor: «Ne yapayım, ben böyleyim. Sinirli bir adamım. Babam da böyleydi, dedem de. Bu bizim genlerimizde var.»
O gece kızı yatmadan önce babasının yanına geliyor, sarılıyor ve kulağına bir şey fısıldıyor: «Baba, sen sinirli biri değilsin. Sen bazen sinirleniyorsun.» Sonra odasına gidiyor.
Murat balkonda uzun süre oturuyor. Kızının cümlesindeki küçük farkı düşünüyor: «sinirli biri olmak» ile «bazen sinirlenmek» arasındaki fark. Birinde öfke onun kendisi; öbüründe öfke ona gelen ve giden bir şey.
Bilgenin kapısı
Pali kanonunda Buda'nın aydınlanmasından sonraki ilk öğretilerinden biri sayılan bir konuşma vardır: Benliksizliğin Özelliği. Buda ilk beş öğrencisine sorar: beden, duygular, algılar, iradi seçimler, bilinç; bunlar senin benliğin mi? Ve bir ölçüt verir:
«Beden benlik olsaydı, sıkıntıya yol açmazdı; bedenine ‹şöyle olsun, böyle olmasın› diye buyurabilirdin. Ama beden benlik olmadığı için sıkıntıya yol açar ve ona buyuramazsın.»
Aynı soruyu duygular, algılar, seçimler ve bilinç için de tekrarlar. Sonra öğrencilerine sorar: değişen, sıkıntı veren, dağılıp giden bir şey için «bu benimdir, ben buyum, bu benim benliğimdir» demek doğru mu? Öğrencileri «hayır» der.
Bakmadığın yer
Kendimizi tanımlarken kullandığımız cümlelerin çoğu bir «benim», bir «ben buyum» taşır. Ben sinirli biriyim. Ben utangacım. Ben matematiğe yatkın değilim. Ben kıskanç biriyim. Bu cümleler ilk bakışta dürüst bir öz farkındalık gibi görünür; insan kendi kusurunu kabul ediyor, ne güzel.
Buda'nın ölçütü bu cümlelere başka bir yerden bakıyor. Bir şey gerçekten senin benliğin olsaydı, ona söz geçirebilirdin. Öfken senin olsaydı, «şimdi gel» deyince gelir, «git» deyince giderdi. Oysa öfke istemediğin anda gelir, gitmesini istediğinde gitmez. Ona buyuramıyorsun. Buda'nın mantığıyla: buyuramadığın şey, senin benliğin olamaz. O, sende ortaya çıkan, bir süre kalan ve giden bir süreçtir.
Bu ince ayrım gündelik hayatta büyük bir fark yaratıyor. «Ben sinirli biriyim» dediğinde öfkeyi kendi özüne yerleştirmiş oluyorsun. Öz değişmez; öyleyse öfke de değişmez. Murat'ın balkondaki cümlesi tam bunu yapıyordu: «Ben böyleyim, babam da böyleydi.» Bu cümle onu suçluluktan biraz korur, ama aynı zamanda değişimin kapısını kapatır. Bir şey sen olduğunda, onu bırakmak kendini bırakmak gibi gelir.
Kızının cümlesi o kapıyı yeniden açıyor. «Sen bazen sinirleniyorsun.» Öfke burada bir öz değil, bir olay. Olaylar gelir ve gider; koşulları vardır; bazı koşullarda daha sık, bazılarında daha seyrek ortaya çıkar. Yorgunluk, açlık, iş stresi, çocukluktan taşınmış bir alışkanlık. Bunların her biri değişebilir. Öfkeyi «ben» olmaktan çıkarıp «bende olan» bir şeye dönüştürmek, onunla çalışmayı mümkün kılıyor.
Burada sık yapılan bir yanlış okumaya da dikkat etmek gerekir. Buda'nın benliksizlik öğretisi «sen yoksun» demek değildir. Murat vardır, kızı vardır, o akşam halıya dökülen süt de vardır. Söylenen şu: Murat'ın içinde bir yerde, değişmeyen, her şeyi sahiplenen, «işte asıl ben bu» diyebileceğin sabit bir çekirdek bulamazsın. Bulduğun her şey hareket hâlinde: düşünceler, duygular, alışkanlıklar, beden. Bu bir eksiklik değil, bir özgürlük alanıdır.
Buda'nın ilk örneği bedendir ve bu seçim tesadüf değil. Bedenimize de buyuramayız. Saçlarımız ağarır, eklemlerimiz sertleşir, bir hastalık istemediğimiz bir anda kapıyı çalar. «Bedenim şöyle olsun» diyemeyiz. Bedenini benliği sanan biri, her kırışıklıkta, her ağrıda kendisinin eksildiğini hisseder. Bedenine özenle bakan, ama onu kendi değişmez özü saymayan biri ise aynı değişimlere daha az sarsılarak bakabilir. Bu, bedeni önemsememek değil; onu sahiplenme hırsından kurtararak sevmektir.
Derinleşme
Pali kanonunda Vajirā adında bir rahibenin kısa bir şiiri bu düşünceyi en sade biçimde anlatır. Vajirā ormanda otururken Māra, yani yanıltıcı güç, onu korkutmak için sorular sorar: bu varlığı kim yarattı, nereden çıktı, nerede bitecek? Vajirā sakin bir cevap verir.
«Parçalar bir araya gelince ‹araba› deriz. Bileşenler bir aradayken de ‹varlık› sözcüğünü bir uzlaşım olarak kullanırız.»
Bu benzetme önemli bir dengeyi koruyor. Araba vardır; içine binip bir yere gidebilirsin. Ama arabayı tekerleklerine, dingiline, gövdesine ayırdığında bunların hiçbiri tek başına «araba» değildir; «araba», bu parçalar birlikte işlediğinde kullandığımız bir sözcüktür. «Ben» sözcüğü de böyledir. Kullanışlıdır, gereklidir; Murat'a «Murat» denir, borçlarını öder, kızını sever. Ama «ben» sözcüğünün arkasında, parçalardan ayrı duran sabit bir öz arandığında hiçbir şey bulunmaz.
Bu bakışın gündelik bir pratiği var: dilini değiştirmek. «Ben kıskanç biriyim» yerine «şu an kıskançlık var». «Ben beceriksizim» yerine «bu işi bu sefer beceremedim». Kulağa küçük bir kelime oyunu gibi gelebilir. Ama her seferinde bir şeyi özden olaya, kalıcıdan geçiciye taşıyorsun. Kıskançlık geldiğini fark ettiğinde ona bakabilirsin; kıskanç biri olduğuna inandığında ise ona bakacak kimse kalmaz, çünkü bakan da o olmuştur.
Bunun bir sınırı da var. Dilini değiştirmek sorumluluktan kaçmak anlamına gelmez. Murat'ın öfkesi «bende olan bir süreç» olsa da, o süreç kızının gözlerini doldurdu. Buda sorumluluğu ortadan kaldırmıyor; tersine, kişinin eylemlerinin sonuçlarını ciddiye almasını ister. Öfkeyi kendi özü saymayan biri, onu daha kolay fark eder, daha erken durdurur ve kızına daha kolay özür diler. «Ben böyleyim» diyen ise çoğu zaman özür dilemez, çünkü kendini değiştiremeyeceğine inanmıştır.
Sutta bu görüşün nereye vardığını da anlatır. Kişi bedenini, duygularını, düşüncelerini «bu benim değil, ben bu değilim, bu benim benliğim değil» diye görmeye başladığında, onlara olan tutkusu yavaş yavaş söner; tutku sönünce serbest kalır. Metne göre Buda bu konuşmayı yaparken dinleyen beş öğrencinin zihni, hiçbir şeye tutunmadan serbest kalmıştır.
Bu kapanış bir uyarıyı da taşıyor: benliksizliği anlamak bir kendini küçültme ya da kendinden nefret etme alıştırması değil. Amaç kendini yok saymak değil, kendine sıkıca sarılmaktan doğan o tanıdık sıkıntıyı yavaş yavaş gevşetmektir.
Öbür bilgeler
Sokrates'le kurulan aynı soru (SOK-K01.1) kendini tanımayı bir araştırma olarak görür: içimde Typhon gibi karmaşık bir canavar mı var, yoksa daha sade bir yaratık mı? Sokrates kendini bilmeye çalışır, araştırmanın sonunda bir benlik bulmayı umar. Buda ise araştırmanın sonunda sabit bir benliğin bulunmayacağını söyler. Biri soruyu açık tutar, öbürü sorunun kendisini çözer. Ama ikisi de aynı alışkanlığa karşı durur: kendimizi hazır bir etiketle tanımlamak.
Gazâlî'nin merhamet üzerine anlatılan düşüncesinde (GAZ-K06.1) kişi ile eylemi birbirinden ayırmak öğütlenir. Buda bu ayrımı bir adım öteye taşır: yalnız başkasının değil, kendi eylemlerini, duygularını, alışkanlıklarını da benliğinden ayırabilirsin. Murat'ın kızı bunu sezgiyle yaptı: babasının öfkesini, babasının kendisinden ayırdı.
Bugün bir kez dene
Bugün kendin hakkında söylediğin «ben … biriyim» cümlelerini fark et. Özellikle olumsuz olanlara dikkat et: ben tembelim, ben sabırsızım, ben unutkanım.
Birini yakaladığında onu bir olay cümlesine çevir. «Ben sabırsızım» yerine «şu an sabırsızlık var» de. Sonra bir adım daha at ve koşulunu ara: bu sabırsızlık neyle birlikte geldi? Yorgunlukla mı, açlıkla mı, bir sesin tonuyla mı?
Akşam, gün içinde gelip giden duygulara bir kez daha bak. Hangisi şu an hâlâ seninle? Çoğu çoktan gitmiş olacak. Gitmiş olmaları, hiçbirinin senin değişmez özün olmadığının sessiz bir kanıtıdır. Yarın da gelebilirler; geldiklerinde onları bir misafir gibi karşılamayı, ama evin sahibi saymamayı dene.
Yanında taşıyacağın soru
Hangi duygunu ya da alışkanlığını «ben buyum» diyerek kendine kalıcı bir ev yaptın?