İçeriğe geç

Gazâlî ile · Kendini tanımak

Şu an tahtta kim oturuyor?

Adını, işini, rollerini çıkarınca ne kalıyor?

1.204 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Volkan kırk bir yaşında ve kendini çok iyi tanıdığını düşünüyor. Bileğindeki saat ona her sabah bir rapor veriyor: dün kaç adım attı, nabzı kaç kez yükseldi, kaç saat derin uykuda kaldı. Uyku puanı bu sabah doksan iki. Kilosunu, kolesterolünü, haftada kaç kilometre koştuğunu biliyor. Hatta telefonundaki bir uygulama ona hangi saatlerde en verimli çalıştığını söylüyor.

Ama o sabah, doksan iki puanlık uykunun ardından yatakta gözlerini açtığında içinde açıklayamadığı bir boşluk var. Kalkmak istemiyor. Ne yorgun ne hasta. Saat ona her şeyin yolunda olduğunu söylüyor; içinden bir şey ise başka bir şey söylüyor.

Kahvaltıda eşi «neyin var?» diye soruyor. Volkan bilmiyor. Bedenine dair yüzlerce veriyi ezbere bilen adam, şu an içinde neyin olduğunu bir cümleyle söyleyemiyor.

Bilgenin kapısı

Gazâlî, Kimyâ-yı Saâdet adlı kitabına kendini bilmekle başlar. Ve hemen bir uyarıda bulunur: «Kendimi biliyorum» diyerek dış görünüşünü, bedenini, yüzünü, uzuvlarını kastediyorsan, bu bilgi seni hiçbir yere götürmez. İçine dair bilgin de yalnızca acıkınca yemekten, öfkelenince birine saldırmaktan ibaretse, bu yolda ilerleyemezsin; çünkü bunda hayvanlar da senin ortağındır.

Gerçek kendini bilmeyi ise birkaç soruyla tarif eder: Sen kendinde nesin? Nereden geldin, nereye gidiyorsun? Burada bir süre kalmak için niçin geldin? Gerçek mutluluğun ve mutsuzluğun neyde?

Bakmadığın yer

Volkan'ın saati bir şeyi çok iyi biliyordu: bedeni. Kaç adım, kaç atım, kaç saat. Bu bilgilerin değeri var; Gazâlî de bedeni küçümsemiyor. Ama onun cümlesi bir sınır çiziyor: bunları bilmek kendini bilmek değildir. Bugün belki tarihte hiç olmadığı kadar kendimizle ilgili veri topluyoruz, ve belki tarihte hiç olmadığı kadar kim olduğumuzu bilmiyoruz. Ölçtüğümüz şeyler bize ne kadar iyi işlediğimizi söylüyor; neden yaşadığımızı söylemiyor.

Gazâlî'nin ikinci cümlesi daha da keskin. Acıkınca yemek, öfkelenince saldırmak; bunları bilmek de yetmez, çünkü hayvanlar da bunu bilir. Burada bir alışkanlığımız sarsılıyor. Biz çoğu zaman tepkilerimizi kişiliğimiz sanırız. «Ben sabah kahvesiz insan değilim», «ben trafikte çıldırırım», «ben acıkınca huysuzlaşırım». Bunlar kendimiz hakkında bildiğimiz, hatta biraz da gururla anlattığımız şeyler. Gazâlî'ye göre bunlar insanın en dış katmanıdır; bir kedi de acıkınca huysuzlaşır.

Peki asıl soru ne? Gazâlî beş soru sıralıyor ve hiçbiri bir ölçümle cevaplanamaz. Nereden geldin, nereye gidiyorsun, burada ne için duruyorsun, mutluluğun ve mutsuzluğun gerçekte neye bağlı? Volkan'ın sabahki boşluğu belki tam da bu soruların yokluğuydu. Bedeni iyiydi, puanları yüksekti; ama ne için kalktığını bilmiyordu. Gazâlî'nin diliyle söylersek: uzun süredir yalnızca dış görünüşüyle ve tepkileriyle tanışmıştı, kendisiyle değil.

Bu sorulardan biri bugün özellikle gözden kaçıyor: mutluluğun ve mutsuzluğun gerçekte neye bağlı? Volkan bunu biliyor sanıyordu. Sağlıklı olmak, iyi uyumak, verimli çalışmak. Saat bunların hepsinde ona yüksek puan veriyordu ve yine de mutsuzdu. Demek ki mutluluğunu bağladığı yer yanlıştı ya da eksikti. Gazâlî'nin sorusu, insanı mutluluğunu nereye bağladığına bakmaya zorlar. Bazen o bağı ilk kez fark etmek, bütün hayatın yeniden düşünülmesini gerektirir.

Gazâlî bir şey daha söylüyor: insanda hayvana, şeytana ve meleğe ait nitelikler bir arada bulunur ve insanın işi, hangisinin geçici, hangisinin özü olduğunu bulmaktır. Bu, kendini bilmeyi bir ayıklama işine dönüştürüyor. İçinde birçok ses var; hepsi sen değil. Hangisi seni gerçekten anlatıyor?

Derinleşme

Gazâlî bu karmaşayı anlatmak için bir benzetme kurar. Beden bir krallıktır; gönül bu krallığın kralıdır. Akıl kralın veziridir. Arzu vergi tahsildarı, öfke ise zabıtadır. Tahsildar vergi toplarken kendi hesabına yağmalamaya meyillidir; zabıta da her zaman sertliğe ve aşırılığa yatkındır.

Benzetmenin en ince yeri bir sonraki cümlededir: tahsildar da zabıta da kralın emrinde tutulmalıdır, ama öldürülmemeli ve kovulmamalıdır; çünkü onların da kendi işleri vardır. Arzusuz bir insan yemek yemez, çalışmaz, sevmez. Öfkesiz bir insan haksızlığa karşı duramaz. Gazâlî bunları yok etmeyi değil, yerine oturtmayı öğütler.

Bu benzetme «ben kimim?» sorusunu yeni bir soruya çeviriyor: şu an tahtta kim oturuyor? Volkan trafikte birine bağırdığında tahtta zabıta oturuyordur. Gece yarısı buzdolabının kapağını açtığında tahsildar. İşte saatlerce bir ekrana bakarken belki vezir de uyumuştur ve kral bir köşede unutulmuştur. Kendini tanımak, bir kimlik bulmaktan çok, bu iç krallığın gün içinde kimin elinde olduğunu fark etmektir.

Bu bakışın rahatlatıcı bir yanı da var. «Ben öfkeli biriyim» diyen kişi öfkeyi kendi kimliğine yapıştırır. Gazâlî'nin dilinde ise öfke bir memurdur, bir görevlidir; sen değilsin. Görevli işini fazla abartabilir, yetkisini aşabilir, ama kralın onu yerine oturtma imkânı her zaman vardır. Bu, öfkeyi küçümsemek değil, onu bir hizmetkâr olarak görmektir: gerektiğinde işe yarar, ama tahta çıkmamalıdır.

Gazâlî gönlü bir de başka bir imgeyle anlatır: bu dünyaya ticaret için yabancı bir ülkeye gelen ve sonunda kendi yurduna dönecek bir yolcuya benzetir. Yolcu olduğunu unutan, misafir olduğu evi kendi evi sanır ve oradaki eşyaya fazla bağlanır. Volkan'ın verileri, puanları, ölçümleri belki de bu eşyalardan bazılarıydı: yolculukta işe yarayan, ama yolculuğun amacı olmayan şeyler.

Gazâlî bu gönle dair bir fikir edinmenin yolunu da gösterir, ve yol şaşırtıcı derecede sadedir: insan gözlerini kapatır, çevresindeki her şeyi unutur ve yalnız kendi varlığını hissetmeye çalışır. Ne bir veri, ne bir ölçüm, ne bir rol. Volkan'ın saati ona bu dakikalarda hiçbir şey söyleyemez; çünkü burada ölçülecek bir adım, sayılacak bir atım yoktur. Belki Volkan'ın sabahki boşluğu, uzun zamandır böyle bir dakikayı hiç yaşamamış olmasındandı.

Öbür bilgeler

Sokrates'in Phaidros'taki sorusu (SOK-K01.1), içinde Typhon gibi tutkuyla kabarmış bir canavar mı, yoksa daha yumuşak bir yaratık mı taşıdığını merak ediyordu. Gazâlî'nin hayvan, şeytan ve melek nitelikleri arasında ayıklama yapması bu soruya şaşırtıcı biçimde yakındır. İkisi de insanın içinde birden fazla varlık görür; ikisi de hangisinin ağır bastığını araştırmayı kendini bilmenin işi sayar.

Buda'nın öğretisini işleyen sohbette (BUD-K01.1) ise hiçbir duygunun, düşüncenin, bedenin «ben» sayılmaması gerektiği anlatılır. Gazâlî burada farklı bir yöne gider: duyguların ve arzuların ötesinde, onları yöneten bir kral, bir gönül vardır. Buda'da araştırma sabit bir öz bulmadan sona erer; Gazâlî'de ise araştırmanın ucunda insanın asıl yurdunu hatırlayan bir yolcu durur.

Bugün bir kez dene

Bugün gün içinde birkaç kez durup kendine Gazâlî'nin krallık sorusunu sor: şu an tahtta kim oturuyor? Akıl mı, arzu mu, öfke mi? Cevabı bir kâğıda tek kelimeyle yaz: vezir, tahsildar, zabıta.

Akşam listeye bak. Günün çoğunu kimin yönettiğini gör. Bu liste bir karne değil; krallığının bugünkü haritası.

Yatmadan önce de Gazâlî'nin sade denemesini yap: iki dakika gözlerini kapat, saati, telefonu, günün işlerini bir kenara bırak ve yalnızca var olduğunu hisset.

Sonra Gazâlî'nin beş sorusundan yalnızca birini seç ve kendine sor: mutluluğumu gerçekte neye bağlamışım? Hemen bir cevap bulamazsan soruyu yanında taşı. Bu soru, saatin ölçemediği bir yere bakıyor.

Yanında taşıyacağın soru

Kendin hakkında bildiklerinin ne kadarı ölçülebilen şeyler, ne kadarı gerçekten sen?