İçeriğe geç

Sokrates ile · Kendini tanımak

Zaten değişiyorsun

Tutarlı olmak zorunda mısın?

1.209 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

İsmail Bey altmış bir yaşında, emekli bir inşaat mühendisi. Kırk yıldır aynı düzenle yaşıyor: sabah iki şekerli çay ve börek, öğlen bol tuzlu yemek, akşam televizyon başında kuruyemiş. Yürümeyi sevmez, «ömrüm şantiyelerde yürümekle geçti» der. Geçen ay hafif bir kalp krizi geçirdi. Hastaneden çıkarken kardiyolog Dr. Defne Hanım ona uzun bir liste verdi: tuzu azalt, her gün yürü, sigarayı tamamen bırak, şekeri kes.

İsmail Bey listeyi katlayıp cebine koyuyor. Eve dönerken eşi Gülsüm Hanım'a söyleniyor: «Bu yaştan sonra ben mi değişeceğim? Altmış bir yıldır böyleyim. İnsan değişmez Gülsüm, olduğu gibi yaşar, olduğu gibi gider.» Gülsüm Hanım bir şey demiyor.

Akşam İsmail Bey banyoda aynanın karşısına geçiyor. Saçları bembeyaz, yüzü kırışmış, kolları incelmiş. Otuz yaşındaki fotoğrafı aklına geliyor: siyah saçlı, geniş omuzlu bir adam. Bir an duraksıyor. «İnsan değişmez» demişti. Ama aynadaki adam, otuz yıl önceki adamdan neredeyse hiçbir şey taşımıyordu.

Bilgenin kapısı

Platon'un Şölen'inde Sokrates, gençliğinde Mantineialı bilge kadın Diotima'dan dinlediği bir konuşmayı aktarır. Diotima ona ölümlü varlığın sürekli bir yenilenme içinde olduğunu anlatır:

«Bir insana çocukluğundan yaşlılığına kadar aynı kişi denir; ama bu sürede o, sürekli bir kayıp ve yenilenme içindedir. Saçı, eti, kemikleri, kanı, bütün bedeni hep değişir. Bu yalnız beden için değil, ruh için de doğrudur: alışkanlıkları, huyları, kanaatleri, arzuları, zevkleri, acıları, korkuları hiçbirimizde aynı kalmaz; hep gelip giderler.»

Diotima'ya göre bilgi bile böyledir: unutulur ve hatırlamayla yenilenir; aynı görünür ama aslında yenidir.

Bakmadığın yer

Değişmek dendiğinde genellikle bir karar düşünürüz: değişmeye karar vermek ya da vermemek. Değişim, sabit duran bir insanın bir gün kendini hareket ettirmesi gibi tasarlanır. Bu yüzden «insan değişmez» cümlesi bize doğal gelir. İnsan bir taşa benzer; taş da kendiliğinden yerinden oynamaz.

Diotima'nın sözü bu resmi tersine çeviriyor. İnsan bir taş değil, bir nehir gibidir. Sürekli değişir; saçı, kanı, kemiği, kanaati, arzusu, korkusu. Ve bu değişime rağmen ona aynı ad verilir. Değişmemek, Diotima'nın gözünden bakınca, bir seçenek bile değil. Asıl soru değişip değişmeyeceğin değil, nasıl ve hangi yöne değişeceğin.

İsmail Bey'in aynası bu gerçeği ona bir anda gösterdi. Kırk yıldır aynı çayı, aynı böreği, aynı kuruyemişi tüketiyordu ve bunu «değişmemek» sanıyordu. Ama bedeni her gün değişiyordu: damarları daralıyor, kalbi yoruluyor, kasları eriyordu. «Değişmeyen» alışkanlıkları, onu çok belirgin bir yöne doğru değiştiriyordu. Kalp krizi, bu değişimin görünür hâle geldiği andı.

Bu bakış «insan değişmez» cümlesinin içindeki gizli varsayımı ortaya çıkarıyor. Bu cümleyi kuran kişi aslında şunu demek istiyor: alışkanlıklarım değişmesin. Ama alışkanlıklar değişmeden kaldıkça, insan değişmeye devam eder; yalnızca yönünü seçmemiş olur. Kırk yıl aynı yemeği yemek, kırk yıl boyunca aynı yöne doğru değişmektir. İsmail Bey'in seçimi değişmek ile değişmemek arasında değildi. Bir yöne mi, öbür yöne mi değişeceği arasındaydı.

Diotima'nın listesinde ruha ait şeyler de var: huylar, kanaatler, arzular, korkular. Bu da İsmail Bey'in «altmış bir yıldır böyleyim» cümlesini sarsıyor. Gerçekten öyle miydi? Yirmi yaşındaki İsmail ile altmış bir yaşındaki İsmail aynı şeylerden korkuyor, aynı şeyleri istiyor, aynı kanaatleri mi taşıyordu? Gençken şehri değiştirmek isteyen, yeni köprüler kurmayı hayal eden bir mühendisti. Şimdi televizyonun karşısında oturan, «bu yaştan sonra» diye başlayan cümleler kuran bir adamdı. Değişmişti; hem de çok. Yalnızca bunu fark etmemişti.

Derinleşme

Peki değişim nereden başlar? Platon'un Menon'unda Sokrates, geometri bilmeyen genç bir köleyle konuşur. Köle önce bir soruya kendinden emin, yanlış bir cevap verir. Sokrates onu sorularla sıkıştırır ve sonunda köle «bilmiyorum» der. Sokrates bunun üzerine Menon'a döner:

«Görüyor musun, nasıl ilerledi? Başta bilmiyordu, şimdi de bilmiyor. Ama o zaman bildiğini sanıyordu, kendinden emin cevap veriyordu. Şimdi zorlanıyor; ne biliyor ne de bildiğini sanıyor. Bilmediğini bilmesi onun için daha iyi değil mi?»

Menon daha önce Sokrates'i, dokunduğunu uyuşturan torpil balığına benzetmişti. Sokrates bu benzetmeyi kabul eder, ama bir şartla: ben başkalarını uyuştururken kendim de uyuşmuşum; başkalarını şaşkına çeviriyorsam, kendim de şaşkın olduğum içindir. Ve köleyle konuşmanın sonunda sorar: ona torpil balığının şokunu yaşattıysak, ona bir zarar mı verdik? Hayır, der Menon. Aksine, artık öğrenmek isteyecektir; oysa önce, bildiğini sanarak, aynı yanlışı herkese tekrar tekrar anlatmaya hazırdı.

Bu sahne değişimin nereden başladığını gösteriyor: bir kesinliğin sarsılmasından. Köle yanlış cevabından emin olduğu sürece öğrenemezdi. Önce o kesinliğin kırılması, şaşkınlığın gelmesi gerekiyordu. Değişim, rahat bir kararla değil, rahatsız edici bir «bilmiyorum» ile başlar.

İsmail Bey'in kalp krizi bir torpil balığı şokuydu. Kırk yıldır emin olduğu şeyler bir anda sarsılmıştı: bana bir şey olmaz, bu yemekler bir şey yapmaz, yürümeye ihtiyacım yok. Hastaneden çıktığında hâlâ bu kesinliğe tutunmak istiyordu: insan değişmez. Ama aynanın karşısındaki o an, köleninkine benzer bir an oldu. İsmail Bey ilk kez emin değildi. Ve Sokrates'e göre bu şaşkınlık bir zarar değil, bir başlangıçtı.

Şaşkınlığın değerli olmasının nedeni, insanı öğrenmeye açmasıdır. Kendinden emin olan, sorulmayan sorulara cevap verir. Şaşkın olan ise sormaya başlar. Belki İsmail Bey de ertesi sabah Dr. Defne Hanım'ın listesini cebinden çıkarır ve ilk kez bir soru sorar: «Peki, yürümeye nereden başlamalıyım?» Bu soru, kırk yıllık kesinlikten daha değerli bir şeydi.

Sokrates'in torpil balığı olmayı kabul ederken koyduğu şart da burada anlamlı. Başkalarını şaşkına çeviriyorsam, kendim de şaşkın olduğum içindir, diyor. Değişimi başkasına öğütleyen kişi, kendisi de değişime açık değilse, yalnızca bir vaiz olur. Dr. Defne Hanım'ın listesi İsmail Bey'e bir şey söyleyebilir; ama İsmail Bey'i asıl harekete geçirecek olan, kendi şaşkınlığıdır.

Diotima'nın sözünün son bir inceliği var. Ölümlü varlık, der, aynı kalarak değil, eskisinin yerine yenisini bırakarak korunur. Değişmek yok olmak değil, var olmaya devam etmenin tek yoludur. İsmail Bey'in kalbini korumanın yolu, alışkanlıklarını korumak değil, onları değiştirmekti. Değişmeyi reddeden, korumak istediği şeyi kaybeder.

İsmail Bey'in hikâyesinde bir de Gülsüm Hanım'ın sessizliği var. Kırk yıl boyunca eşinin her «ben böyleyim» cümlesine bir şey dememişti. Belki o da Diotima'nın bildiğini biliyordu: insan konuşarak değil, şaşkınlıkla değişir. Belki de bekliyordu; bir gün aynanın, kendisinin söyleyemediğini söyleyeceğini. Değişim bazen bir öğütle değil, bir öğüdün gelmesini bekleyen birinin sabrıyla başlar.

Öbür bilgeler

Bülent Bey'in cimriliği üzerine Gazâlî'yle konuşurken (GAZ-K01.5) huyların terbiyeyle değişebileceğini görmüştük; Gazâlî buna yabani şahinin ehlileşmesini örnek veriyordu. Diotima daha da ileri gidiyor: değişebilmek bir imkân değil, ölümlü varlığın kaçınılmaz hâlidir. Gazâlî «değişebilirsin» diyor, Sokrates'in aktardığı ses «zaten değişiyorsun».

Kerem'in arabadaki kavgaları üzerine Buda'yla yaptığımız konuşmada (BUD-K01.3) zihnin, en sık yürüdüğü yöne eğildiği anlatılıyordu. İsmail Bey'in kırk yıllık sabah çayı ve böreği de böyle bir eğim kurmuştu. Nehir hep akar; ama yatağını, yıllarca aynı yerden geçen su kazar.

Bugün bir kez dene

Bugün aynaya ya da eski bir fotoğrafına bak. Bedenin, yüzün, ellerin ne kadar değişmiş?

Sonra Diotima'nın listesini kendine uygula: kanaatlerin, arzuların, korkuların. On yıl önce neyden korkuyordun, şimdi neyden korkuyorsun?

Son olarak «bu yaştan sonra», «ben böyleyim», «değişmem» diye başlayan bir cümleni bul. O cümleyi şöyle değiştir: «Zaten değişiyorum; hangi yöne?»

Yanında taşıyacağın soru

Değişmediğini sandığın alışkanlıkların, seni hangi yöne değiştiriyor?