İçeriğe geç

Buda ile · Kendini tanımak

Azar azar, an an

Tutarlı olmak zorunda mısın?

1.203 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Tuğba otuz üç yaşında, Ankara'da bir sigorta şirketinde çalışıyor. Her yılın son haftasında bir defter açıp yeni yılın listesini yazar. Bu yılki liste de uzundu: her sabah beşte kalk, her gün spora git, şekeri tamamen bırak, yılda elli kitap oku, haftada üç gün yemek yap, telefonu akşam dokuzda kapat. Listenin başına büyük harflerle yazmıştı: YENİ BEN.

Ocak ayının ilk haftası her şey yolunda gitti. İkinci hafta bir gece geç yattı, sabah beşte kalkamadı. Üçüncü hafta bir doğum gününde pasta yedi. Şubat'ın başında listeye bakmayı bıraktı. Mart'ta defteri bir çekmeceye koydu. Ve bir akşam annesine telefonda aynı cümleyi kurdu, her yıl kurduğu gibi: «Ben değişemeyen biriyim anne. Her yıl deniyorum, olmuyor.»

O hafta sonu Beypazarı'ndaki dedesinin eski evine gidiyor. Dedesi yıllarca telkâri ustasıydı. Atölyesi hâlâ duruyor; tozlu bir pota, küçük bir körük, eritilmiş gümüş artıkları. Tuğba çocukluğunda dedesini izlediği günleri hatırlıyor. Dedesi gümüşü potada eritir, yüzeye çıkan cürufu küçük bir kaşıkla azar azar alırdı. Bir kerede değil; tekrar tekrar, sabırla. «Acele edersen gümüş yanar kızım» derdi.

Bilgenin kapısı

Dhammapada'nın bir dörtlüğü, Tuğba'nın dedesinin atölyesini anlatır gibidir:

«Akıllı kişi kendi kirlerini sırasıyla, azar azar, an an temizler; tıpkı bir kuyumcunun gümüşün cürufunu attığı gibi.»

Bir başka konuşmada Buda, asurların efendisi Pahārāda'ya okyanusun onları neden büyülediğini sorar. Pahārāda sekiz sebep sayar; birincisi şudur: okyanus yavaş yavaş eğimlenir, alçalır, iner; birden bir uçurumla başlamaz. Buda da kendi öğretisinin ilk özelliğini aynı benzetmeyle anlatır:

«Okyanus yavaş yavaş eğimlenir, birden bir uçurumla inmez. Aynı biçimde bu öğretide ve bu eğitimde de uyanışa varmak birden değil, tedricî bir eğitimle, ilerlemeyle ve uygulamayla olur.»

Bakmadığın yer

Değişmek dendiğinde çoğumuzun aklında bir kopuş vardır. Eski ben ile yeni ben arasında bir çizgi: bir yılbaşı, bir doğum günü, bir pazartesi. Çizginin bir yanında kötü alışkanlıklar, öbür yanında yeni bir hayat. Değişim, bu çizgiden atlamak gibi düşünülür. Tuğba'nın defterindeki «YENİ BEN» başlığı tam da bu atlayışın adıydı.

Buda'nın okyanus benzetmesi bu resmi tersine çeviriyor. Okyanus kıyıdan birden derinleşmez; uçurumla başlamaz. Kumsaldan yavaş yavaş, neredeyse fark edilmeden iner. İnsan suya girdiğinde önce ayak bileklerine, sonra dizlerine, sonra beline gelir. Buda kendi yolunu böyle tarif ediyor: uyanış bile, insanın varabileceği en büyük dönüşüm bile, bir uçurumdan atlamak değil, bir kıyıdan yavaş yavaş inmektir. Buda'nın yolu için böyleyse, sabah beşte kalkmak için neden başka türlü olsun?

Tuğba'nın listesi okyanusa bir uçurumdan atlamaya çalışıyordu. Altı ayrı alışkanlığı aynı gün, tamamen değiştirmek. Her sabah beş, her gün spor, hiç şeker, elli kitap. Bu bir eğim değil, bir duvardı. Ve duvar ilk sendelemede yıkıldı. Bir gece geç yatmak, bir dilim pasta yemek, «yeni ben»in tamamen başarısız olduğunu kanıtlıyormuş gibi geldi. Çünkü uçurum mantığında yarım adım yoktur: ya atlarsın ya düşersin.

Dhammapada'daki dörtlük başka bir dil konuşuyor: azar azar, an an. Pali asılda «thokaṁ thokaṁ khaṇe khaṇe» ifadesi, küçük küçük, an be an anlamına gelir. Kuyumcu cürufu bir kere almaz. Her alışta biraz alır, potayı ısıtır, bekler, yeni yüzeye çıkanı yine alır. Hiçbir alış tek başına gümüşü saflaştırmaz; ama hepsi birlikte saflaştırır. Ve hiçbir alış, bir öncekinin başarısız olduğunu göstermez; yalnızca işin sürdüğünü gösterir.

Dörtlükteki ilk sözcük de dikkat çekici: «anupubbena», yani sırasıyla, basamak basamak. Değişimin bir sırası vardır. Kuyumcu önce potayı ısıtır, sonra eritir, sonra cürufu alır; sırayı atlayamaz. Tuğba'nın listesinde ise sıra yoktu; her şey aynı gün başlıyordu. Sabah beşte kalkabilmek için önce akşam erken yatmak gerekir; erken yatabilmek için önce telefonu bırakmak; telefonu bırakabilmek için belki önce yatak odasının dışında şarj etmek. Değişimin basamakları çoğu zaman sandığımızdan daha aşağıdan başlar.

Bu bakış Tuğba'nın «ben değişemeyen biriyim» cümlesini sarsıyor. Belki Tuğba değişemeyen biri değildi; yalnızca uçurumdan atlamaya çalışan biriydi. Uçurum mantığında her sendeleme bir başarısızlıktır. Eğim mantığında ise sendeleme yürümenin bir parçasıdır. Ocak'ın ilk haftasında Tuğba gerçekten değişmişti; erken kalkmış, spora gitmişti. Bu değişim gerçekti. Sorun, ikinci haftadaki tek bir geç gecenin onu tamamen silmesine izin vermesiydi.

Derinleşme

Buda'nın başka bir kısa konuşması, değişimin doğasına dair temel bir gözlem yapar. Koşullarla var olan her şeyin üç özelliği vardır, der: doğuşu görünür, yok oluşu görünür ve sürerken değişmesi görünür.

Üçüncü özellik, sürerken değişme, Tuğba'nın hikâyesi için özellikle önemli. Bir alışkanlık bir günde doğmaz, bir günde ölmez; var olduğu sürece de değişir. Tuğba'nın şeker alışkanlığı tek bir şey değildi; her gün biraz değişen, bazı günler güçlenen, bazı günler zayıflayan bir süreçti. Bir alışkanlık sabit bir nesne değil, akan bir şey olduğuna göre, onu tek bir hamlede «bırakmak» da mümkün değildir. Ama onun akışını, her gün biraz, yönlendirmek mümkündür.

Dedesinin «acele edersen gümüş yanar» sözü bu noktada derin bir anlam kazanıyor. Kuyumculukta pota çok hızlı ısıtılırsa gümüş zarar görür. Değişimde de aynı şey olur. Altı alışkanlığı aynı anda, tamamen değiştirmeye çalışan biri, kendini öyle bir ateşe sokar ki, ilk sendelemede her şeyi bırakır. Yavaş ısıtılan pota ise gümüşü korur. Buda'nın tedricî eğitimi, belki de bir sabır öğretisi olduğu kadar bir merhamet öğretisidir: kendini yakmadan değişmek.

Bu, değişimin yavaş olması gerektiği anlamına gelmiyor; sürekli olması gerektiği anlamına geliyor. «An an» ifadesi bir tembellik izni değil, bir dikkat çağrısıdır. Kuyumcu potanın başından ayrılmaz; ama her an yalnızca bir kaşık cüruf alır. Tuğba'nın potasında bunun karşılığı küçük kaşıklar olurdu: bu ay yalnızca bir şeyi değiştirmek. Sabah beşte değil, her gün on beş dakika daha erken kalkmak. Şekeri tamamen bırakmak değil, akşam çayının yanındaki bisküviyi bırakmak. Elli kitap değil, her gece yatmadan on sayfa.

Bunlar «YENİ BEN» başlığının yanında küçük, hatta gülünç görünebilir. Ama Buda'nın okyanusu bunun nasıl işlediğini gösteriyor: kıyıdan inen kişi bir gün bakar ki suyun derinindedir. Hiçbir adımda bir uçurumdan atlamamıştır; yine de artık kumsalda değildir.

Pahārāda'nın sayımında okyanusun bir özelliği daha var: kendi sınırlarını taşmaz, tutarlıdır. Değişim için bu da bir ipucu. Küçük bir adım, her gün tekrarlandığında bir taşkınlıktan daha uzağa götürür.

Tuğba dedesinin atölyesinden çıkarken tozlu bir gümüş artığını cebine koyuyor. Ankara'ya döndüğünde onu masasına bırakıyor. Çekmecedeki defteri çıkarıp yeni bir sayfa açıyor ve başına bu kez küçük harflerle yazıyor: «bu ay: on beş dakika.»

Öbür bilgeler

İsmail Bey'in aynasıyla Sokrates'e yaptığımız sohbet (SOK-K01.7), insanın zaten her an değiştiğini hatırlatıyordu. Buda'nın sözleri bu değişimin nasıl yönlendirileceğine dair bir yöntem ekliyor: bir uçurumla değil, bir eğimle; bir kerede değil, azar azar.

Kerem'in arabadaki kavgalarını anlatan Buda sohbeti (BUD-K01.3), zihnin sık tekrar edilen yöne eğildiğini söylüyordu. Tuğba'nın on beş dakikası da böyle bir tekrar. Tek başına küçük; ama her gün yinelendikçe zihnin ve bedenin yeni bir eğim kazanmasına yetecek kadar.

Bugün bir kez dene

Bugün değiştirmek istediğin bir şeyi düşün ve onu bir uçurum olarak değil, bir eğim olarak yeniden yaz. «Bırakacağım» yerine «bu hafta şu kadar azaltacağım»; «her gün» yerine «bugün».

Kuyumcunun kaşığını hatırla: bugün yalnızca bir kaşık cüruf al. Bir küçük adım.

Yarın sendelersen, bunu bir başarısızlık değil, potanın hâlâ ateşte olduğunun işareti say. Ve bir kaşık daha al.

Yanında taşıyacağın soru

Değişmek için bir uçurumdan atlamayı mı bekliyorsun, yoksa bugün kıyıdan bir adım daha inebilir misin?