Açılış
Melis yirmi dokuz yaşında, bir yayınevinde editör. Kendini hep çekingen biri olarak tanıdı. Toplantılarda fikri olsa da konuşmaz, yeni insanlarla tanışınca ilk adımı atmaz, bir partide bir köşede kalır. Yıllardır kendine aynı şeyi söylüyor: önce kendime güvenmeyi öğrenmeliyim, sonra konuşurum. Kendine güvendiği günü bekliyor. O gün gelmiyor.
Geçen sonbahar bir arkadaşının ısrarıyla hat sanatı kursuna yazıldı. Hocası Hüseyin Bey, yetmişini geçmiş, sabırlı bir hattat. İlk hafta Melis'e kamış kalemle tek bir harfi, bir eliften başka bir şey yazdırmadı. Melis'in elifi eğri büğrü çıktı. «Hocam, ben bunun için yeteneksizim galiba» dedi. Hüseyin Bey gülümsedi: «Kızım, kimse yetenekle başlamaz. Ustanın harfini taklit edersin. Yüz kere, bin kere. Önce el öğrenir, sonra gönül.»
Melis o akşam eve dönerken bu cümleyi düşünüyor. Önce el öğrenir, sonra gönül. Çekingenliğinde hep tersini yapmıştı: önce gönlün değişmesini, kendine güvenin gelmesini bekliyordu. Belki de sırayı yanlış kurmuştu?
Bilgenin kapısı
Gazâlî İhyâ'nın nefis terbiyesi kitabında güzel huyların nasıl kazanıldığını anlatır. İki yol sayar: biri yaratılıştan gelir, öbürü emekle kazanılır. Emekle kazanılan yolu şöyle tarif eder:
«Cömertlik huyunu kazanmak isteyen, cömert kişinin işini, yani malı vermeyi, kendini zorlayarak yapmalıdır. Kendinden bunu istemeye, nefsiyle mücadele ederek sürdürmeye devam eder; ta ki bu onun tabiatı olur ve ona kolay gelir. Böylece cömert olur.»
Ve bunu bir hattat benzetmesiyle açar: güzel yazıyı kendi tabiatı hâline getirmek isteyen, eliyle usta hattatın yaptığını yapmaktan başka bir yol bulamaz. Uzun süre güzel yazıyı taklit eder; önce zorlanarak, sonunda tabiatıyla güzel yazar.
Bakmadığın yer
Değişmek dendiğinde çoğumuz içeriden dışarıya doğru bir sıra düşünürüz. Önce insan içinde değişir: bir anlayış gelir, bir duygu doğar, bir güven oluşur. Sonra bu iç değişim davranışa yansır. Bu yüzden değişmek isteyen insan, çoğu zaman içindeki değişimi bekler. Önce cesur hissetmeliyim ki cesur davranayım. Önce kendime güvenmeliyim ki konuşayım. Melis'in yıllarca beklediği tam da buydu.
Gazâlî'nin sırası bunun tersi. Cömertlik huyunu isteyen önce cömert hissetmeyi beklemez; cömert kişinin işini yapar, hem de zorlanarak, istemeye istemeye. Tekellüf, yani kendini zorlayarak, sanki öyleymiş gibi davranarak. Ve bu davranış, yeterince uzun sürdüğünde, içeride bir huya dönüşür. Önce el, sonra gönül. Gazâlî bunu kalple organlar arasındaki tuhaf bir ilişkiyle açıklar: kalpteki her niteliğin izi organlara yansır, ama organlardan sadır olan her işin izi de kalbe yükselir. İş bir döngüdür.
Bu döngü Melis'in kısır döngüsünü tersinden çözüyor. Melis çekingendi, bu yüzden konuşmuyordu; konuşmadığı için de çekingenliği her gün biraz daha güçleniyordu. Kalpteki çekingenlik organa, susan ağıza yansıyor; susan ağızdan da kalbe yeni bir çekingenlik yükseliyordu. Döngü bir yöne dönüyordu. Gazâlî'nin önerisi, döngüyü öbür ucundan, organdan çevirmeye başlamak: kalp henüz hazır değilken, ağzı açmak. Zorlanarak, yapmacık hissederek. Ve o ağızdan kalbe, yavaş yavaş, başka bir iz yükseltmek.
Bu bakışın rahatlatıcı bir yanı var: içeride bir şeyin değişmesini beklemek zorunda değilsin. Ama zor bir yanı da var: başta sahte hissedeceksin. Melis'in eğri elifi gibi. Bir toplantıda kendini zorlayarak söz alan çekingen biri, ilk seferlerde kendini bir oyuncu gibi hisseder; bu ben değilim, der. Gazâlî bu hissi yok saymıyor; tekellüf kelimesi zaten zorlamayı, yapmacıklığı içinde taşıyor. Ama ona göre bu yapmacıklık değişimin bir aşaması, sonu değil. Hattat da ilk elifini yapmacık bir elle çizer.
Gazâlî'nin bir de hedefi var ve bu hedef, yapmacıklığın neden geçici olduğunu açıklıyor: bu yolun sonu, işin lezzetli hâle gelmesidir. Cömert, mal vermekten lezzet alan kişidir; istemeye istemeye veren değil. Yani tekellüf, kendini zorlamanın ömür boyu sürmesi değil; bir gün zorlamanın gereksiz kalacağı yere giden bir yoldur.
Derinleşme
Gazâlî bu yolun gerçekliğini göstermek için beklenmedik örnekler verir. Kumarbaz, der, kumardan öyle bir haz alır ki başkalarının sevinçleri ona sönük gelir; oysa kumar belki malını almış, evini yıkmıştır. Güvercin besleyen kişi bütün gün güneşin altında ayakta durur ve kuşlarının uçuşuna bakarken ayaklarının ağrısını hissetmez. Bütün bunlar uzun bir alışkanlığın ürünüdür. Ve Gazâlî sorar: nefis alışkanlıkla bâtılı bile lezzetli bulabiliyorsa, bir süre hakka döndürülüp ona alıştırılırsa neden hakkı lezzetli bulmasın?
Bu örnekler Melis'in çekingenliğine tuhaf bir ışık tutuyor. Çekingenlik de bir alışkanlıktı ve kendine göre bir lezzeti vardı: köşede kalmanın güvenliği, risk almamanın rahatı. Yıllarca tekrarlanınca o köşe evi gibi gelmişti. Gazâlî'nin mantığıyla, aynı alışkanlık gücü öbür yöne de çalışabilir. Konuşmak bugün zor ve sahte geliyorsa, bu onun doğası olduğu için değil, henüz alışılmadığı içindir.
Gazâlî bir şey daha söylüyor ve bu, değişim yolundaki en yaygın tuzağa dokunuyor. Fakih olmak isteyen, der, bir gece çalışmakla fakih olmaz; bir gece çalışmamakla da fakihlikten mahrum kalmaz. Ama bir günlük aylaklık benzerini çağırır; sonra azar azar birbirini çeker, ta ki nefis tembelliğe alışıp çalışmayı tümden terk edene kadar.
Bu cümlenin iki yüzü var ve ikisi de Melis için önemli. Birincisi teselli: bir toplantıda yine susarsan, bu her şeyin bittiği anlamına gelmez. İkincisi uyarı: bir susuş öbürünü çağırır. Değişim tek tek günlerin toplamıdır; ne bir günün başarısı onu tamamlar ne bir günün başarısızlığı onu yıkar. Ama günlerin yönü önemlidir.
Gazâlî bölümün sonunda bir yol daha sayar: güzel huylar, onları taşıyan insanları görmekle, onlarla arkadaşlık etmekle de kazanılır. Çünkü, der, tabiat tabiattan çalar; hem iyiyi hem kötüyü. Melis'in hat kursu bunun da bir örneğiydi. Hüseyin Bey'in sabrı, kurstaki öbür öğrencilerin rahatlığı, Melis'e farkında olmadan bir şeyler geçiriyordu.
Melis ertesi hafta yayınevinin toplantısında bir şey deniyor. Elleri titrerken, sesi biraz kısık, bir fikrini söylüyor. Kendini sahte hissediyor; bu ben değilim, diye düşünüyor. Ama aklına Hüseyin Bey'in sözü geliyor: önce el öğrenir. Eve dönünce defterine bir elif daha çiziyor. Geçen haftakinden biraz daha düz. Kimse görmüyor; ama el, gönlün henüz bilmediği bir şeyi öğrenmeye başlamış.
Öbür bilgeler
Şems'in demir ile bakır benzetmesi (SEM-K01.7), değişimin bir kimyaya ve o kimyayı kabul edecek bir yatkınlığa bağlı olduğunu söylüyordu. Gazâlî'nin «tabiat tabiattan çalar» sözü aynı kimyanın gündelik yüzünü gösteriyor: güzel huylu insanların yakınlığı. Ama Gazâlî bir şey daha ekliyor: kimyayı beklerken insan kendi eliyle de çalışabilir.
Taksici Okan'ın babasına baktığı yıl üzerine Yunus'la konuşurken (YUN-K01.7) dönüşümü pişiren şey bir sevgiydi. Gazâlî'nin yolu daha az romantik, daha zanaatkârca: bir hattatın her gün aynı harfi yeniden çizmesi. Biri insanın başına gelen bir dönüşümü, öbürü insanın kendi eliyle başlattığı bir dönüşümü anlatıyor; ikisi de aynı yere varıyor: zorlamanın lezzete dönüştüğü yere.
Bugün bir kez dene
Bugün kazanmak istediğin bir huyu seç: cesaret, cömertlik, sabır, düzen. Bu huyu taşıyan bir insanın bugün yapacağı tek bir küçük şeyi bul.
Sonra onu, hissetmeden, kendini zorlayarak yap. Sahte gelecek; bunu bekle.
Akşam Gazâlî'nin hattatını hatırla ve kendine sor: bugün kaçıncı elifimi çizdim?
Yanında taşıyacağın soru
Değişmek için içinde bir şeyin değişmesini mi bekliyorsun, yoksa elin bugünden öğrenmeye başlayabilir mi?