Açılış
Yasin otuz dört yaşında, bir yazılım şirketinin en iyi geliştiricilerinden biri. Kod yazışı hızlı, temiz, hatasız. Yıllardır ekibin en güvenilir adamı. Ama ekipte herkes bir şeyi biliyor: Yasin'e bir şey söylenmez. Kodunu inceleyen birine kısa, keskin cevaplar verir. Yeni bir yöntem önerilse «benim yöntemim çalışıyor» der. Kendini «sağlam» biri olarak görür; eğilmeyen, kırılmayan, rüzgâra göre dönmeyen.
Geçen yıl ekibe Nesrin Hanım adında yeni bir yönetici geldi. Nesrin Hanım ne bağırıyor ne emir veriyor. Toplantılarda dinliyor, sorular soruyor, herkesin fikrini merakla karşılıyor. Bir yıl içinde ekipte tuhaf bir şey oldu. Çekingen stajyer Ece konuşmaya başladı. Her şeye itiraz eden Tolga dinlemeyi öğrendi. Toplantılar kısaldı, işler hızlandı. İnsanlar Nesrin Hanım'ın yanında bir şekilde değişiyordu.
Yasin hariç. Yıl sonu değerlendirmesinde Nesrin Hanım ona nazik ama açık bir şey söylüyor: «Yasin, ekipteki herkes bu yıl bir şey öğrendi. Senin kodun yine mükemmel. Ama sen hiç değişmedin. Neden?» Yasin cevap vermek istiyor ama bulamıyor. O akşam eve dönerken kendine soruyor: herkes değişirken neden ben aynı kaldım? Ve bu sağlamlık mı, yoksa başka bir şey mi?
Bilgenin kapısı
Şems'in Makâlât'ında, Arapça yazılmış bir parçada, maddelerin birbirine göre değerini anlatan tuhaf bir akıl yürütme vardır:
«Demir kendi başına demirdir; insanlara faydası, insanlarda gücü vardır. Ama bakıra göre aşağı kaldı. Çünkü bakır, demirin yaramadığı bir şeye yarar: bakır kimyayı kabul eder, demir etmez. Bu yatkınlığıyla bakır demirden üstün geldi.»
Aynı yerde Şems bir soru daha önerir: lal taşına sor, neden lal oldun? Sana «güneşten» der.
Bakmadığın yer
Değişmekten söz ederken genellikle değişmeyen bir şeyi över gibi konuşuruz. Sağlam karakter, eğilmeyen duruş, sözünden dönmeyen insan. Değişmek ise çoğu zaman zayıflıkla, kararsızlıkla, rüzgâra göre dönmekle birlikte anılır. Yasin de kendini böyle görüyordu: demir gibi sağlam, kimseye eğilmeyen biri.
Şems'in akıl yürütmesi bu övgüyü tersinden düşündürüyor. Demir güçlüdür, faydalıdır; Şems bunu inkâr etmiyor. Ama kimyacıların hayal ettiği o dönüştürücü maddeyle karşılaştığında demir olduğu gibi kalır. Bakır ise dönüşebilir. Ve Şems'e göre bakırın değeri tam da buradadır: dönüşebilir olmasında. Bir şeyin değeri yalnızca ne olduğunda değil, neye dönüşebileceğinde de yatar.
Yasin'in ekibi bu benzetmenin bugünkü bir sahnesiydi. Nesrin Hanım'ın varlığı bir tür kimya gibi çalışıyordu. Ece ondan cesaret, Tolga ondan dinlemeyi aldı. Onlar bakır gibiydi; o kimyaya temas ettiklerinde başka bir şeye dönüştüler. Yasin ise demir gibi kaldı. Güçlüydü, faydalıydı, kodu hâlâ mükemmeldi. Ama kimya ona dokunduğunda hiçbir şey olmadı.
Bu bakış Yasin'in «sağlamlık» dediği şeyin ne olduğunu sorgulatıyor. Sağlamlık, bazen bir erdemdir: baskı altında eğilmemek, doğru bildiğinden vazgeçmemek. Ama bazen de bir kapalılıktır: hiçbir şeyin insana dokunmasına izin vermemek. Yasin'in kod incelemesindeki kısa cevapları, yeni yöntemlere karşı «benimki çalışıyor» deyişi, demirin kimyaya karşı direnişine benziyordu. Kırılmıyordu, doğru. Ama dönüşemiyordu da.
Burada dikkat edilmesi gereken bir ayrım var. Bakır olmak, her rüzgâra dönmek demek değil. Şems'in benzetmesinde bakır her şeye dönüşmez; yalnızca kimyaya, yani onu daha değerli bir şeye çevirecek olana açıktır. Bir insanın bakırlığı da her öneriyi kabul etmek, her eleştiriye boyun eğmek değildir. Kendisini daha iyi bir yere taşıyabilecek bir temasa kapıyı açık tutmaktır. Yasin her öneriye «evet» demek zorunda değildi. Ama hiçbir öneriye kulak vermemek, demirin kimyaya karşı sessiz direnişinden başka bir şey değildi.
Şems'in lal sorusu bu durumu bir başka açıdan aydınlatıyor. Lal taşı lal olmayı kendinden değil, güneşten öğrenmiştir. Değerli olan, kendi başına değerli olmamıştır; bir şeye maruz kalarak, bir ışığı içine alarak değerli olmuştur. İnsan da çoğu zaman kendi başına değil, bir başkasının ışığında değişir. Yasin'in en büyük direnci, bu ışığı içeri almamaktı. Kendi yaptığıyla yetiniyor, başkasından bir şey almayı kendi gücüne bir hakaret sayıyordu.
Derinleşme
Şems başka bir yerde kendi varlığı hakkında iddialı bir cümle kurar:
«Benim varlığım öyle bir kimyadır ki onu bakırın üstüne dökmeye gerek yoktur; bakırın önüne düşer, bakır baştan başa altın olur. Kimyanın kemâli böyle olmalıdır.»
Bu cümle Şems'in kendi hakkındaki iddiasıdır ve onun tasavvufi dünyasında bir mürşidin dönüştürücü gücünü anlatır. Ama içinde gündelik bir gözlem de var: en derin dönüşüm çoğu zaman bir öğütle, bir zorlamayla değil, bir varlıkla, bir yakınlıkla olur. Kimyanın bakıra dökülmesine gerek yoktur; yanına düşmesi yeter. Nesrin Hanım da ekibine bir şey dökmüyordu. Nasihat etmiyor, kural koymuyordu. Yalnızca onlarla birlikte, belli bir biçimde var oluyordu ve bu, insanları değiştiriyordu.
Şems bir başka yerde bu kimyayı daha da ileri taşır ve beklenmedik bir yere dokunur. Gerçek mutluluk kimyası, der, Allah'a yakın bir kulun nefesidir; o kitap değil. Burada adı geçmeyen kitap, Gazâlî'nin Kimyâ-yı Saâdet'idir. Muvahhid de notunda bunu belirtir. Şems, kendisinden önce gelen büyük âlimin kitabına hafif bir şakayla dokunuyor: asıl kimya bir kitapta değil, bir insanın varlığındadır.
Bu iki cümle birlikte okunduğunda, değişimin iki şartı ortaya çıkıyor. Birincisi bir kimya: insanı dönüştürebilecek bir varlık, bir sohbet, bir yakınlık. İkincisi bir yatkınlık: o kimyayı kabul edebilecek bir bakırlık. Kimya olmadan bakır bakır kalır. Ama yatkınlık olmadan, kimya ne kadar güçlü olursa olsun, demir demir kalır. Yasin'in ekibinde kimya vardı. Eksik olan, Yasin'in bakırlığıydı.
Yasin için bu bir yenilgi değil, bir keşif olabilir. Demirlik, onun yıllarca işine yaramıştı; baskı altında sağlam durmasını sağlamıştı. Ama Nesrin Hanım'ın sorusu ona başka bir şeyi gösterdi: güç ile kapalılık aynı şey değil. Bakır da güçlüdür; yalnızca dönüşmeye açıktır. Yasin belki bir dahaki kod incelemesinde kısa bir cevap yerine bir soru sorabilir: «Bunu neden böyle önerdin?» Bu küçük soru, demirin bakıra dönüşmeye başladığı yer olabilir.
Şems'in lal sorusunun son bir inceliği var. Lal, «güneşten» der. Değişmiş olan, kendi değişimini kendine mal etmez; onu kendisine dokunan ışığa borçludur. Ece de Tolga da değişimlerini Nesrin Hanım'a borçlu olduklarını biliyorlardı. Belki Yasin'in demirliğinin bir kökü de buydu: hiçbir şeyi kimseye borçlu olmamak, her şeyi kendi gücüyle yapmış olmak isteği. Bakır olmak, borçlanmayı kabul etmektir. Ve borçlanabilen insan, tuhaf biçimde, kimseye borçlu kalmamaya çalışan insandan daha özgürdür.
Öbür bilgeler
Yunus'un «hamdım, aşk pişirdi» dizesi (YUN-K01.7), değişimi bir sevginin ateşine bağlıyordu. Şems'in kimyası da benzer bir yerden konuşuyor: insanı değiştiren bir dış kaynak, bir varlık. Ama Şems bir şart daha ekliyor: kaynak ne kadar güçlü olursa olsun, onu kabul edecek bir yatkınlık olmadan değişim olmaz.
Buda'nın gümüşü arıtan kuyumcusu (BUD-K01.7) değişimin sabırla, azar azar yapıldığını anlatıyordu. Şems'in kimyası ise bir anda dönüştürür gibi görünür. İki imge birlikte okununca bir denge çıkıyor: kimya bakırı bir anda altın yapabilir, ama bakırın o kimyayı kabul edecek hâle gelmesi çoğu zaman bir kuyumcunun sabrını ister.
Bugün bir kez dene
Bugün çevrende seni değiştirebilecek bir insanı düşün: bir arkadaş, bir öğretmen, bir meslektaş, bir yaşlı. Onun yanındayken neyi kendine kapatıyorsun?
Sonra kendine Şems'in sorusunu sor: ben bu konuda demir miyim, bakır mı? Sağlam durduğum yer gerçekten bir erdem mi, yoksa bir kapalılık mı?
Bir dahaki karşılaşmada o kişiye bir cevap yerine bir soru sor. Bakırlığın küçük bir provası; belki de demirin ilk yumuşadığı yer.
Yanında taşıyacağın soru
Sağlamlık dediğin şey, seni değiştirebilecek bir kimyaya karşı kurduğun bir duvar olabilir mi?