M01-D02
Mizaç, sevda, safra: kişilik sözlüğümüz
Mizaç, sevda, safra ve soğukkanlı kelimelerinin dört sıvı kuramındaki anlamını açıklar ve bugünkü kullanımla arasındaki kaymayı gösterir.
Lokma ve Mizaç Akademisi — M01, Dilimizdeki mizaç · 3.217 kelime · 15 örnek durum · 2 kanıt kartı · ≈ 15 dk okuma · 21 dk dinleme
Temel Psikoloji Akademisi’nde: M12-D04
Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.
Türkçenin kişilik sözlüğünün önemli bir kısmı, karakteri bedendeki dört sıvıyla açıklayan eski bir tıp kuramından geliyor. Mizaç «karışım» demek ve hâlâ hem huyu hem bedenin yapısını anlatıyor. Sevda kara safranın, safra sarı ödün, balgam soğuk ve nemli sıvının adı; Güncel Türkçe Sözlük bu eski tıp anlamlarını hâlâ ayrı birer anlam olarak kaydediyor. Kelimelerin anlamı yüzyıllar içinde kaydı: demevî Türkçede öfkeliye, batıdaki karşılığı ise neşeliye dönüştü; Galenos'un keskin zekâyla eşleştirdiği sarı safra bugün öfkenin sıvısı. Tatla kurulan deyimler, tatlı dilli, yavan, tatsız, ekşi, kişiliği bir tabağın diliyle anlatıyor. «Sütü bozuk» gibi deyimler ise yemek ile karakter arasındaki bağın en sert ve en damgalayıcı biçimini taşıyor. Bu kelimelerin hepsi ölü metafor; içlerinde hâlâ bir kuram yaşıyor ve bu akademi o kuramı canlandırıp tartacak.
Açılış sahnesi
Elazığ'da bir apartman dairesi, cumartesi akşamı. Mutfakta radyo açık, bir türkü çalıyor: biri kara sevdaya düşmüş, gece gündüz yanıyor. Babaanne bulaşığı yıkarken mırıldanarak eşlik ediyor. Salonda torunu, tıp fakültesinin ikinci sınıfında bir kız, pazartesi günkü sınavına çalışıyor. Önündeki kitabın sayfası karaciğerin salgıladığı yeşilimsi sarı sıvıyı anlatıyor: safra.
Kız bir an kalemini bırakıyor. Türküdeki «sevda» ile kitabındaki «safra» aynı kökten mi geliyor diye merak ediyor. Babaanneye soruyor. Babaanne gülüyor: «Kızım, eskiler derdi ki safrası kabaran öfkelenir, sevdası ağır basan hüzünlenir. Benim annem öfkeli komşuya ayran içirirdi, soğusun diye.» Kız telefonundan sözlüğe bakıyor. Sevda maddesinde «güçlü aşk» anlamının hemen altında bambaşka bir tanım duruyor: eski tıp anlayışına göre insan bedeninin ve mizacının temelini oluşturan dört ögeden biri.
Aynı akşam, aynı evde, bir türkü ile bir tıp kitabı aynı kelime ailesini kullanıyordu ve ikisi de, farkında olmadan, iki bin yıllık bir kuramın içinden konuşuyordu.
Bu derste ne olacak
Bu derste Türkçenin kişilik sözlüğünü açıyoruz. Bir insanın huyunu anlatırken kullandığımız kelimelerin önemli bir kısmı, insanın karakterini bedendeki sıvılarla, o sıvıları da yenen yiyecekle ve içinde yaşanan iklimle açıklayan bir tıp kuramından geliyor. Önce bu kuramın Türkçeye bıraktığı dört kelimeye bakacağız: kan, balgam, safra ve sevda. Sonra bu kelimelerin anlamlarının yüzyıllar içinde nasıl kaydığını göreceğiz. Ardından kanla ve tatla kurulan deyimlere geçeceğiz: soğukkanlı, kanı kaynamak, tatlı dilli, yavan, sütü bozuk.
Kesit çevrim içi bir sofra atölyesinde geçiyor. Hataylı bir katılımcı, annesinin ona çocukluğundan beri «safralı» dediğini anlatıyor ve eğitmen bu kelimenin içindeki eski kuramı ona nasıl göstereceğini seçiyor.
Sıfır noktası
Bu akademinin ilk dersinde, M01-D01'de, «ne yersen osun» cümlesinin içinde bir bedensel, bir de kimlik iddiası bulunduğunu gördük. Bu derste bedensel iddianın çok daha eski bir biçimiyle karşılaşıyoruz. O biçimde beden ile karakter arasında ayrım yoktu. Karakter, bedenin içindeki karışımın adıydı.
Bugün «mizacı sert biri» dediğimizde bir karışımdan söz ettiğimizi düşünmeyiz. Ama kelime düşünür. Bu derste dilin, bilimin terk ettiği bir kuramı nasıl sakladığına bakacağız.
Yaygın yanlış«Mizaç, kişilik kelimesinin eski ve süslü bir karşılığıdır.»
İki kelime bugün sık sık yer değiştiriyor, ama kökleri ayrı yerden geliyor. Mizaç bir karışımın adıdır ve içinde bir beden kuramı taşır: huy, bedendeki ögelerin oranından doğar ve bu oran yiyecekle, mevsimle, yaşla değişebilir. Bugün psikolojide de mizaç ile kişilik ayrı tutuluyor; Temel Psikoloji Akademisi M12-D04, insanları birkaç temel tipe ayırma fikrinin dört mizaçtan özellik kuramlarına uzanan tarihini anlatıyor. Bu derste o tarih tekrarlanmıyor; burada dilin kendisine bakıyoruz.
Mekanizma
Dört sıvı, dört kelime
Dört sıvı kuramının yazılı başlangıç noktası, Hipokrat külliyatına ait İnsanın Doğası adlı metin ve özellikle Galenos'un bu metne yazdığı yorumdur. Kuram oradan Roma'ya, Bağdat'a, İbn Sina'nın el-Kânûn fi't-Tıbb'ına ve Osmanlı tabiplerine geçti. Avrupa'da da on altıncı yüzyıla kadar hekimlerin bedeni okuma biçimi oldu. Bu tarihin ayrıntısı M02-D01'in konusu. Bu derste yalnızca kuramın Türkçeye bıraktığı dört kelimeye bakıyoruz.
Kan, Arapça dem kelimesiyle anılırdı; ondan demevî, yani kanı ağır basan kişi. Balgam, Arapça balgam kelimesiyle bugün de aynı adı taşıyor. Sarı safra, Arapça safrâ, yani «sarı». Kara safra ise iki adla bilinirdi: Yunanca melaina kholē, yani kara öd, oradan melankoli; Arapça sevdâ, yani «kara», oradan da bizim sevdamız.
Galenos ne demişti: bugünkü anlatıdan farklı bir tablo
Bugün popüler kitaplarda dört mizaç çoğu zaman şöyle anlatılır: kanlı olan neşelidir, safralı olan öfkeli, sevdalı olan hüzünlü, balgamlı olan ağır. Ama kuramın kendi içinde bu eşleşmeler zaman içinde değişti. Galenos, Hipokrat'ın metnine yazdığı yorumda ruhtaki niteliklerle sıvılar arasında bugün tanıdığımızdan farklı bir bağ kurar.
Bu fark önemli. «Sevdalı» bugün Türkçede ya âşık ya hüzünlü anlamına gelir. Galenos'un okumasında ise kara safra, sebat eden ve sözünden dönmeyen insanın sıvısıydı. Kara sevdaya düşen âşığın vazgeçmeyişi, belki de bu iki anlamın buluştuğu yerdir: hem hüzünlü hem inatçı bir bağlılık.
Yaygın yanlış«Sevda yalnız aşk demektir.»
Sevda Türkçede önce bir sıvının, kara safranın adıydı; o sıvının fazlalığının doğurduğu düşünülen hüzün, karamsarlık ve takıntılı düşkünlük de onun anlamına katıldı. Güçlü aşk anlamı bu zincirin sonundadır. Güncel Türkçe Sözlük «kara sevda» birleşiğini hem «umutsuz ve güçlü aşk» hem de çöküntü hâline düşen birinin durumu, yani melankoli olarak tanımlıyor. Bir türküde yanan âşık ile eski bir tıp kitabında karamsarlığa düşen hasta aynı kelimeyi taşıyor.
Kelimelerin kayması: demevî neşeli mi, öfkeli mi?
Bir kuram terk edildiğinde onun kelimeleri ortadan kalkmaz; yeni anlamlar edinerek yaşamaya devam eder. Bu kayma her dilde başka bir yöne gidebilir.
Yaygın yanlış«Demevî, batı dillerindeki sanguine kelimesiyle aynı mizacı anlatır.»
İkisi de kanı ağır basan kişinin adı olarak doğdu. İngilizcede sanguine bugün iyimser, neşeli anlamında kullanılıyor. Güncel Türkçe Sözlük ise demevî kelimesini «kanlı» ve «öfkeli, sinirli olan» diye tanımlıyor. Aynı kökten gelen iki kelime, iki dilde birbirine neredeyse karşıt iki huya kaymış. Bu yüzden eski tıp metinlerini bugünün sözlüğüyle okumak yanıltıcı olabilir.
Türkçede kanla kurulan deyimler eski kuramın sıcak-soğuk ekseninin izini taşır. Soğukkanlı kişi, olaylara sakin ve temkinli yaklaşandır; sıcakkanlı kişi çabuk dost olan, cana yakın olan. Serinkanlı da soğukkanlının bir başka adı. Bu deyimlerin eski tıptan doğrudan mı yoksa başka dillerden çeviri yoluyla mı geldiği bu dersin dayandığı kaynaklarda ayrıca gösterilmiyor, ama kurdukları eşleşme kuramın diliyle konuşuyor: sıcaklık coşkudur, soğukluk durgunluk.
Tatla kurulan kişilik: tatlı dilli, yavan, tatsız
Kişiliği sıvıyla anlatmanın yanında Türkçe onu bir de tatla anlatır. Bu deyimler M03'te ayrıntısıyla ele alacağımız altı tat geleneğinin dilimizdeki yansımasıdır.
Tatlı dilli, güncel sözlüğe göre güzel, gönül alıcı ve kandırıcı konuşandır. Yavan, yağı az olan yemektir ama aynı zamanda hoşa gitmeyen, görgüsüz biri için de kullanılır. Tatsız, tadı iyi olmayan yemektir; sohbeti hoş olmayan, geçimsizlik çıkaran insan da tatsızdır. Ekşi, sirke tadında olandır ama ekşi bir surat ya da ekşi bir söz de vardır. Tuzlu bir şey hem tuzu çok olandır hem de çok pahalı.
Sütü bozuk: yemekle soy arasında
Türkçede yemek ile karakteri en sert biçimde birleştiren deyimlerden biri «sütü bozuk» deyimidir. Güncel Türkçe Sözlük onu «kötü soydan gelen» ve «aşağılık, soysuz olan» diye tanımlar. Deyim, insanın emdiği sütün onun karakterini taşıdığı ve aktardığı fikrine dayanır. Aynı fikir «sütüne havale etmek» deyiminde iyi yönden görünür: bir işi birinin vicdanına bırakmak, yani onun emdiği sütün temizliğine güvenmek.
Bu deyimler, bu akademinin damga kuralının neden gerekli olduğunu da gösterir. «Sütü bozuk» bir insanı, onun yediği şey üzerinden, soyundan gelen bir kusurla damgalar. Yemek ile karakter arasında kurulan bağın en eski ve en zararlı biçimlerinden biri budur. M01-D05 bu damgayı gözlemden ayırmayı öğretecek.
İki safra
Türkçede iki ayrı «safra» kelimesi vardır. Biri Arapça safrâ, yani sarı öd. Öteki İtalyanca saburra kelimesinden gelen, gemileri dengede tutmak için dip bölümlerine konan ağırlık, yani balast.
Yaygın yanlış«Safra atmak, içindeki öfkeyi boşaltmak demektir.»
Deyim kulağa öfkeyi, yani sarı safrayı dışarı atmak gibi geliyor. Ama Güncel Türkçe Sözlük «safra atmak» deyimini öncelikle insana ya da araca fazla yük olan malzemeyi atmak, sıkıntı veren bir şeyden kurtulmak olarak tanımlıyor. Kelime burada geminin dengesini sağlayan ağırlıktan, İtalyanca kökenli öteki safradan geliyor. Sözlükte ayrıca «kusmak» anlamı da var ve o anlamda öteki safraya, bedenin sıvısına yakın duruyor. İki ayrı kelime, aynı ses, birbirine karışan iki deyim.
Sofra atölyesinden bir kesit
Aşağıdaki sahne bir kurgudur: çevrim içi atölye de içindeki insanlar da bu dersin kelimelerini bir yaşantının içinde duymak için yazıldı. Bir belediyenin kültür merkezinin düzenlediği «Sofra ve Mizaç» atölyesi bu hafta çevrim içi yapılıyor; ekranda on iki küçük pencere var. Eğitmen Taner kırk altı yaşında, dil ve kültür üzerine çalışan bir öğretim görevlisi. Katılımcı Hatice otuz iki yaşında, Hatay'ın Samandağ ilçesinden, bir ilkokulda öğretmen.
Eğitmen herkesten, ailelerinin onları çocukken hangi kelimeyle anlattığını söylemesini istemiş. Hatice gülerek mikrofonunu açıyor.
Katılımcı (Hatice): «Annem bana hep "safralı" der. Çabuk öfkelenirim, sonra hemen geçer. Annem de "safran kabardı yine, git bir ayran iç" derdi. Ben bunu hep bir şaka sandım.»
Eğitmen bir an düşünüyor. Hatice'nin cümlesinde eski kuramın neredeyse bütün parçaları yan yana duruyor: bir sıvı, o sıvıya bağlanan bir huy, bir de o huyu dengeleyen soğuk bir içecek.
Eğitmen kelimenin tarihini anlatabilir, Hatice'nin annesinin ağzından iki bin yıllık bir tıp kuramının konuştuğunu gösterebilir; ilgi çekici olur ama Hatice'yi kendi deneyiminden uzaklaştırır. Öfkesinin gerçekten ayranla geçip geçmediğini sorabilir; o, Bölüm II'nin sorusu ve henüz erken. Eğitmen başka bir şey seçiyor: Hatice'ye kendi kelimesini geri vermek ve onun içindeki eşleşmeyi göstermek.
Eğitmen: «Anneniz size safralı derken bir huydan söz ediyor, ama aynı zamanda bir sıvıdan ve bir tedaviden. Ayran neden?»
Katılımcı (Hatice): «Soğuk olduğu için herhalde. Yoğurttan. Bilmiyorum, hep öyleydi.»
Eğitmen: «Eski tıpta safra sıcak ve kuru sayılırdı. Yoğurt ve ayran soğuk ve nemli. Anneniz bilmeden bir mizaç dengesi kuruyormuş. Şimdi size bir şey sorayım: annenizin "safralı" kelimesi sizi bir öfkeli insan olarak mı tanımlıyordu, yoksa çabuk parlayıp çabuk sönen biri olarak mı?»
Hatice'nin ekranında bir sessizlik oluyor. Sonra «ikincisi» diyor. «Öfkeli değilim. Çabuk parlarım. Annem bu farkı biliyordu galiba.»
Başka bir pencereden Katılımcı (Mehmet), Rize'den emekli bir öğretmen, söz istiyor: «Bizde öyle ayran falan yok, bize "deli dolu" derler.» Eğitmen gülüyor ve bunu not ediyor. Aynı huyun iki bölgede iki ayrı kelimeyle anlatılması, biri bir sıvıya biri bir doluluğa bağlanması, bu akademinin ileride bölgelerin sofrasıyla açacağı bir soru. Eğitmen bunu şimdilik açmıyor, ama ekranın köşesine bir not düşüyor.
Usta katmanı
Bir kelimenin kökenini bilmek, onu kullananın ne demek istediğini bilmek değildir. Hatice'nin annesi Galenos'u okumamıştı. Ama «safralı» derken kızının huyunu bir sıvıya, o sıvıyı da bir dengeye bağlıyordu. Bu akademinin işi, gündelik dildeki bu ölü metaforları yeniden canlandırıp onların içindeki iddiayı görünür kılmak; sonra o iddiayı bugünün bilgisiyle tartmak.
Burada bir sınır da var. Dilde bir kuramın izini bulmak, o kuramın doğru olduğunu göstermez. Güneşin «doğduğunu» söylememiz dünyanın döndüğünü bilmemize engel olmuyor. «Safralı» ya da «sevdalı» demek de sarı ya da kara safranın karakteri belirlediğini kabul etmek değil. Ama bu kelimeler bize başka bir şey gösteriyor: insanlar yüzyıllarca karakteri bedenle, bedeni de yiyecekle açıkladı ve bu açıklama gündelik dilin dokusuna işledi.
Kanıtın sınırı
Bu dersin dayandığı kanıtlar sözlük kayıtları ve ikinci el aktarılmış tarihsel metinler. Güncel Türkçe Sözlük bir kelimenin hangi anlamlarla kullanıldığını ve hangi dilden geldiğini kaydeder; bir anlamın Türkçeye ne zaman, hangi yolla ve hangi metinler aracılığıyla girdiğini göstermez. Bu ders, kelimelerin ilk yazılı tanıklarını gösteren bir köken sözlüğünden doğrudan okunmadı. Soğukkanlı ve sıcakkanlı gibi deyimlerin eski tıptan doğrudan mı, yoksa başka dillerden çeviri yoluyla mı Türkçeye geldiği de açık bir soru olarak kalıyor.
Galenos'un sıvılarla nitelikler arasında kurduğu eşleşme, bir ansiklopedi maddesinin aktardığı tek bir alıntıya dayanıyor ve onun bütün eserindeki görüşü özetlemiyor. Dört sıvı kuramının içinde de yüzyıllar boyunca farklı eşleşmeler önerildi; bu farklılık M02-D01'de açılacak. Son olarak, bir kelimenin dilde yaşaması, onun anlattığı kuramın geçerli olduğunu göstermez. Dört sıvı kuramı bugün tıpta geçerli değil; kuramın neden terk edildiği ve psikolojiye ne bıraktığı M02-D05'in konusu.
Kendin dene
Aklında kalsın
Türkçenin kişilik sözlüğünün önemli bir kısmı, karakteri bedendeki dört sıvıyla açıklayan eski bir tıp kuramından geliyor. Mizaç «karışım» demek ve hâlâ hem huyu hem bedenin yapısını anlatıyor. Sevda kara safranın, safra sarı ödün, balgam soğuk ve nemli sıvının adı; Güncel Türkçe Sözlük bu eski tıp anlamlarını hâlâ ayrı birer anlam olarak kaydediyor. Kelimelerin anlamı yüzyıllar içinde kaydı: demevî Türkçede öfkeliye, batıdaki karşılığı ise neşeliye dönüştü; Galenos'un keskin zekâyla eşleştirdiği sarı safra bugün öfkenin sıvısı. Tatla kurulan deyimler, tatlı dilli, yavan, tatsız, ekşi, kişiliği bir tabağın diliyle anlatıyor. «Sütü bozuk» gibi deyimler ise yemek ile karakter arasındaki bağın en sert ve en damgalayıcı biçimini taşıyor. Bu kelimelerin hepsi ölü metafor; içlerinde hâlâ bir kuram yaşıyor ve bu akademi o kuramı canlandırıp tartacak.
Sonraki derse köprü
Hatice'nin annesi «git bir ayran iç» derken bir sıvıya, bir sıcaklığa ve bir dengeye başvuruyordu. Türkçe yemek ile huy arasındaki bağı yalnız kelimelerde değil, atasözlerinde de saklar. «Aç ayı oynamaz» der, «tok açın halinden bilmez» der. Bir sonraki ders bu atasözlerine bakıyor: açlık ve tokluk üzerine kurulmuş beş atasözünü ayırıp hangisinin bugün ölçülmüş bir bulguyla örtüştüğünü, hangisinin bir ahlak öğüdü olarak yaşadığını soracağız.
Anlamadığın bir yer mi var?
Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.