İçeriğe geç

Ders 2 · Bölüm 1

Hikâye yetenek mi, öğrenilebilir sistem mi?

Öğrenci yetenek, teknik ve pratik arasındaki farkı ayırabilir.

2.195 kelime · 12 örnek · yaklaşık 15 dakika okuma · hedef video 6 dk

Önce özete göz atDersin sonundaki özet, okumaya başlamadan önce yol haritası olarak.

Birincisi: yetenek dediğimiz şeyin içinde eğilim, maruz kalma ve teknik vardır; üçü karışık durduğu sürece hiçbiri üzerinde çalışılamaz.

İkincisi: sezgi doğuştan gelmez, yeterince örnek gördükten sonra bilinçdışına inmiş bilgidir; yani beslenebilir.

Üçüncüsü: her tekrar geliştirmez; geliştiren tekrar tek hedefli, sonucu görülen ve geri bildirimi metne çevrilen tekrardır.

Dördüncüsü: acemiyle usta arasındaki asıl fark yazmakta değil, kendi metnindeki eksiği görebilmektedir.

Beşincisi: teknik tavan koymaz, taban yükseltir; kuralı bilerek çiğnemek ile kuralı bilmemek dışarıdan benzer, içeriden bambaşkadır.

Açılış sahnesi

Bir masada iki kişi oturuyor. İkisi de aynı yaşta, ikisi de aynı yıl yazmaya başlamış.

Birincisi on yıl boyunca kırk hikâye yazdı. Her birini bitirdi, birine okuttu, aldığı yorumu not etti, sonra baştan yazdı. Bazılarını üç kez, birini yedi kez.

İkincisi on yıl boyunca dört hikâye yazdı. Hepsi başlangıçta parlaktı. Hiçbirini bitirmedi. Çünkü ortasına geldiğinde hikâye tökezledi ve tökezleyen hikâye, ona yeteneği olmadığını söyledi.

Bugün birincisi iyi yazıyor.

Bu tabloya bakan çoğu kişi şunu der: demek ki birincisi yetenekliymiş. Ama sıralamayı ters kurdu. Birincisi iyi yazdığı için devam etmedi; devam ettiği için iyi yazıyor.

Yetenek, çoğu zaman görünmeyen tekrarın adıdır.

Bu cümle kulağa fazla iyimser geliyor olabilir. Nitekim tam olarak doğru da değil. Bu derste hem neyin doğru olduğunu hem de bu cümlenin nerede kırıldığını göreceğiz.

Bu derste ne olacak

Önce "yetenek" kelimesinin içini açacağız; içinde birbirine karışmış üç ayrı şey var ve karışık durdukları sürece hiçbiri üzerinde çalışılamıyor. Sonra bu üçünün hangisinin öğretilebilir, hangisinin geliştirilebilir, hangisinin gerçekten şans olduğuna bakacağız. Ardından tekrarın nasıl yapıldığında işe yaradığını, nasıl yapıldığında boşa gittiğini göreceğiz; çünkü her tekrar geliştirmiyor. On iki filmden okumalarla bunu gerçek işlerde izleyeceğiz. Ders bittiğinde kendi çalışmanda hangi eksiğin bilgiyle, hangisinin tekrarla, hangisinin de zamanla kapanacağını ayırt edebiliyor olacaksın.

Sıfır noktası

Yüzme öğrenmeyi düşün.

Kimse suya girmeden kitap okuyarak yüzmeyi öğrenmez. Ama kimse de kitap okumadan, kimse anlatmadan, sadece suya girip çırpınarak kelebek stiline ulaşmaz. Yıllarca her gün havuza giren ama kimse tekniğini düzeltmediği için hep aynı bozuk kulaçla yüzen insanlar var. Onlar tembel değil; sadece tekrarları kendi hatalarını pekiştiriyor.

Yüzmeyi öğrenmek üç şeyin kesiştiği yerde oluyor: birinin sana ne yaptığını söylemesi, senin suya girmen ve bir başkasının seni izleyip neyi yanlış yaptığını göstermesi. Üçünden biri eksikse süreç ya çok yavaşlıyor ya da hiç ilerlemiyor.

Hikâyede de üçlü aynı. Kavramları bilmen gerekiyor, üretmen gerekiyor ve birinin sana ne olmadığını söylemesi gerekiyor. Bu kurs birinciyi tam veriyor, ikinciyi zorunlu kılıyor, üçüncüsü için de araç veriyor ama üçüncüyü senin adına yapamaz; geri bildirimi bulmak senin işin.

Benzetmenin kırıldığı yeri söyleyeyim. Yüzmede "iyi" ölçülebilir: ne kadar hızlı, ne kadar uzun. Hikâyede böyle bir kronometre yok. Bu yüzden hikâyede geri bildirim, yüzmeden daha kritik ve daha zor: tek ölçü aleti başka bir insanın kafası.

Mekanizma

Yetenek kelimesinin içindeki üç şey

Birinci şey eğilim. Bazı insanlar çocukluğundan beri insanları izliyor, konuşmaları aklında tutuyor, bir odaya girdiğinde kimin kime kızgın olduğunu seziyor. Bu bir kişilik özelliği; öğretilmez ama gelişmez de değildir. Dikkat, kas gibi çalışır.

İkinci şey maruz kalma. Evinde kitap olan, büyükannesi masal anlatan, akşamları film izlenen bir evde büyüyen çocuk, on sekiz yaşına geldiğinde binlerce anlatı yapısını farkında olmadan içselleştirmiş olur. Bu kişi bir hikâyenin nerede tökezlediğini "sezer". Sezgi diye adlandırdığımız şey burada aslında istatistiktir: kafasında binlerce örnek var ve yeni gelen örneği onlarla karşılaştırıyor.

Üçüncü şey teknik. Bir sahnenin neden çalışmadığını isimlendirebilmek, tökezleyen bir yapıyı sökmek, bir karakterin neden kâğıt gibi durduğunu görmek. Bu tamamen öğrenilir ve öğrenilmeden de kimse edinemez.

Bu üçü karışık durduğunda insan şunu der: "bende yok". Oysa çoğu zaman eksik olan üçüncüsüdür ve üçüncüsü, üçünün en kolay edinilenidir.

Tekrar neden bazen işe yaramaz

Yirmi yıl araba kullanan herkes iyi sürücü değildir. Yirmi yıl yemek pişiren herkes iyi aşçı değildir. Tekrar tek başına geliştirmiyor.

Geliştiren tekrarın üç şartı var. Birincisi, her seferinde tek bir şeyi hedeflemen. "Bu hikâyeyi iyi yazayım" bir hedef değildir; "bu hikâyede diyalogda hiç açıklama yapmayacağım" hedeftir. İkincisi, sonucu görmen: yazdıktan sonra birinin okuması ve tepkisini görmen. Üçüncüsü, tepkiyi metne çevirebilmen. Bu üçüncüsü en zorudur, çünkü okuyucu genelde problemi değil çözümü söyler.

Bir okuyucu "buraya bir sahne daha eklesen" der. Bu bir çözüm önerisidir ve genellikle yanlıştır. Ama altında gerçek bir problem yatar: o kişi orada hızlı geçildiğini hissetmiştir. Senin işin öneriyi değil, altındaki problemi almaktır.

Yazma değil, görme meselesi

İşin en ters yanı şu: acemiyle usta arasındaki en büyük fark yazma hızında ya da kelime dağarcığında değil. Fark, kendi metnindeki sorunu görebilmekte.

Acemi kendi metnini okurken kafasındaki hikâyeyi okur. Kafasında olan her şey sayfada varmış gibi gelir ona, çünkü boşlukları beyni kendiliğinden dolduruyordur. Usta, kendi metnini okurken kafasındaki hikâyeyi bir kenara koyabilir ve sayfada gerçekte ne yazdığını görebilir.

Bu beceri öğrenilir. Yolu da şudur: metni bir süre bekletmek, sesli okumak, başkasına okutmak ve en önemlisi, her cümlenin ne iş yaptığını sorabilmek.

Örneklerden okuma

Önce yetenek efsanesinin en açık şekilde tartışıldığı üç filme bakalım.

Şimdi aynı meseleye, tekrarın kendisini konu edinen iki işten bakalım.

Şimdi tekniğin, yani öğrenilebilir kısmın en açık göründüğü işlere bakalım. Türk sinemasından üç örnek.

Son olarak, kalıbın tarih boyunca ne kadar sabit kaldığını gösteren iki klasik.

Buraya kadarki örneklerde kalıp uygulanıyordu. Şimdi kalıbı bilerek esneten iki güncel işe bakalım; ikisi de dersin asıl iddiasını tersinden kanıtlıyor.

Usta katmanı

Şimdi söylediklerimi inceltelim, çünkü "her şey öğrenilir" cümlesi olduğu gibi doğru değil.

Birincisi, öğrenilen şey tavan koymuyor ama taban koyuyor. Teknik çalışmak herkesi belirli bir seviyenin üstüne çıkarır; o seviyenin üstünde ne olacağını ise eğilim, maruz kalma, hayat deneyimi ve şans belirler. Bu kursun vaadi tavana çıkarmak değil, tabanı yükseltmek. Bu fark önemli, çünkü tavan vaat eden her eğitim yalan söylüyor.

İkincisi, tekniğin bir yan etkisi var ve kimse bundan bahsetmiyor. Yapıyı öğrenen kişi bir süre için daha kötü yazar. Sebebi şu: yeni öğrendiği kalıbı metne zorla giydirmeye çalışır ve metin kalıbın altında ezilir. Bu evre normaldir ve geçicidir. Kalıp bilinçdışına inince metin yeniden serbestleşir. Bu evreyi bilmeyen çoğu kişi tam burada "teknik öğrenmek yaratıcılığı öldürüyor" der ve bırakır.

Üçüncüsü, bir tarihsel not. "Yaratıcılık öğretilemez" fikri sanıldığı kadar eski değil. Antik dönemden on dokuzuncu yüzyıla kadar anlatı ve retorik açıkça öğretilen zanaatlardı; çıraklık, kalıp çalışması ve taklit yoluyla. Dâhi kavramının bugünkü hâli, büyük ölçüde romantik dönemin bir mirasıdır. Yani "öğrenilmez" inancı bir gerçek değil, belirli bir dönemin sanatçı imgesidir.

Dördüncüsü, bir ölçek uyarısı. Kısa biçimlerde teknik hızlı sonuç verir; bir reklam metnini ya da bir sunumu iki haftada gözle görülür biçimde iyileştirebilirsin. Uzun biçimde ise teknik tek başına yetmez, dayanıklılık gerekir. Bir romanı bitiren şey yetenek değil, dört yüz gün üst üste masaya oturabilmektir. Bu yüzden ustalıkta ikinci bileşen çoğu zaman yaratıcılık değil, çalışma düzenidir.

Yaygın hatalar ve yanlış bilinenler

Yaygın yanlışÇok yaygın bir kanı şu: kurallar yaratıcılığı öldürür, en iyi işler kuralları bilmeyenlerden çıkar.
Doğrusu

Bu kanı mantıklı geliyor, çünkü gerçekten de kalıbı kırmış büyük işler var. Ama o işlerin neredeyse tamamı, kalıbı çok iyi bilen insanlar tarafından yapıldı. Bir kuralı bilerek çiğnemek ile o kuralın varlığından habersiz olmak, dışarıdan benzer görünen ama içeriden tamamen farklı iki şeydir. Birincisi seçimdir, ikincisi kazadır; ve kaza tekrarlanamaz.

Yaygın yanlışİkinci yaygın yanlış: ilham gelirse yazılır, gelmezse yazılmaz.
Doğrusu

Bu inanç, üretimi kontrol edilemeyen bir dış olaya bağlar ve kişiyi kendi işinin seyircisi hâline getirir. Oysa düzenli çalışan kişilerin gözlemi neredeyse hep aynıdır: ilham çalışmanın sebebi değil, sonucudur. Masaya oturmak, oturmuş olmanın kendisiyle fikir üretir. Beklenen şey, gelmesi için önce başlanması gereken şeydir.

Yaygın yanlışÜçüncüsü: çok okuyan iyi yazar.
Doğrusu

Bu yarı doğru olduğu için tehlikeli. Okumak maruz kalma sağlar, yani sezgiyi besler. Ama okumak tek başına tekniği vermez, çünkü okurken metnin nasıl kurulduğunu değil, etkisini alırsın. Fark şurada: bir romanı okumak ile o romanın bölüm bölüm neyi kurup neyi karşıladığını çıkarmak ayrı işlerdir. İkincisini yapmayan kişi binlerce kitap okuyup hiç yazamayabilir.

Uygulama — kendin dene

Önce onu normal şekilde bir kez oku ya da izle. Hiçbir not alma; sadece etkisini hisset.

Şimdi ikinci kez dön ve bu kez tek bir soruyu her parça için sor: bu parça buradan çıkarılsa ne eksilir? Cevabı üç kelimeyle yaz. Bazı parçalar için "hiçbir şey" yazacaksın; onları işaretle.

Sonra son bir soru: bu anlatının ilk hâlinde, yani yazarın kafasındaki hâlinde, hangi parça muhtemelen yoktu ve sonradan eklendi? Tahmin et ve neden öyle düşündüğünü tek cümleyle yaz.

Bu alıştırma sana bir şeyin nasıl kurulduğunu göstermez; kurulmuş olduğunu gösterir. Aradaki fark, dersin bütün meselesidir. Bir şeyin kurulmuş olduğunu gören kişi, kurmayı da öğrenebileceğini anlamış olur.

Kilit özet

Birincisi: yetenek dediğimiz şeyin içinde eğilim, maruz kalma ve teknik vardır; üçü karışık durduğu sürece hiçbiri üzerinde çalışılamaz.

İkincisi: sezgi doğuştan gelmez, yeterince örnek gördükten sonra bilinçdışına inmiş bilgidir; yani beslenebilir.

Üçüncüsü: her tekrar geliştirmez; geliştiren tekrar tek hedefli, sonucu görülen ve geri bildirimi metne çevrilen tekrardır.

Dördüncüsü: acemiyle usta arasındaki asıl fark yazmakta değil, kendi metnindeki eksiği görebilmektedir.

Beşincisi: teknik tavan koymaz, taban yükseltir; kuralı bilerek çiğnemek ile kuralı bilmemek dışarıdan benzer, içeriden bambaşkadır.

Sonraki derse köprü

Buraya kadar konuştuğumuz her şey tekrar ve teknik üzerineydi ama tekniğin kendisine hiç dokunmadık. Bir sonraki derste doğrudan işe giriyoruz.

Elinde sıradan dört olay olacak ve on dakika içinde onu hikâyeye çevireceksin. Üç ekleme yapacağız, sadece üç. Ders bittiğinde bu üç eklemenin neden çalıştığını da bileceksin. Bu, kursun ilk somut kazanımı; ve bu kadar erken gelmesi kasıtlı.


Anlamadığın bir yer mi var?

Mentor yalnız bu dersin metnine dayanarak cevap verir. Metinde geçmeyen bir şey sorarsan uydurmaz, geçmediğini söyler.

Animasyon ve seslendirme notları

Animasyon ve seslendirme notları

Görsel an — açılışta iki kişinin on yılı: kırk tamamlanmış daire karşısında dört yarım daire.

Görsel an — "yetenek kelimesinin içindeki üç şey" bölümünde: tek bir kelimenin üçe ayrılması ve her parçanın ayrı renk alması.

Görsel an — yüzme benzetmesinde: aynı bozuk kulacın yıllarca tekrarı, sonra tek bir düzeltmeyle değişen hareket.

Görsel an — "acemi kendi metnindeki hikâyeyi okur" cümlesinde: sayfadaki boşlukların kafadan gelen görüntüyle dolması.

Görsel an — Şehir Işıkları anlatımında: iki elin dokunuşunda donma ve sessizlik.

Motif — ders boyunca dönen "üç parçaya ayrılmış tek kelime" fikri; her bölümde parçalardan biri öne çıkıyor.

Ritim — açılıştaki "Bugün birincisi iyi yazıyor" cümlesinden sonra iki saniye sessizlik. Usta katmanındaki dört nüansın her birinden önce kısa bir duraklama. Kilit özetin beş cümlesi arasında birer saniye boşluk.