İçeriğe geç

Yunus Emre ile · Acı ve sıkıntı

Derdini dermân bulana sor

Kendine şefkatten nerede ayrılıyor?

1.308 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Baran yirmi yaşında, Batman'da yaşıyor. Üç yıldır üniversite sınavına giriyor. Hayali tıp fakültesi; mahallelerindeki aile hekimi Dr. Rojin Hanım'ı çocukluğundan beri örnek alıyor. İlk yıl puanı yetmedi. İkinci yıl biraz yükseldi ama yine yetmedi. Üçüncü yıl, bu yaz, puanı bir önceki yılın altına düştü.

Sonuçlar açıklandığı akşam Baran odasına kapandı. Ertesi gün de çıkmadı. Annesi kapının önüne yemek bırakıyor, babası işten dönünce kapıyı çalıp «Oğlum, iyi misin?» diye soruyordu. Baran bir hafta sonra odadan çıktığında, artık başka bir insandı. Sofrada, akrabaların yanında, kahvede, telefonda aynı şeyleri söylüyordu: «Bu sistem adaletsiz. Büyük şehirdekilerin özel kursları var, bizim yok. Ben şanssızım. Benim kaderim bu.»

Söylediklerinin bir kısmı doğruydu. Batman'da İstanbul'daki gibi imkânlar yoktu; Baran'ın ailesi pahalı bir kursu karşılayamamıştı. Bu bir haksızlıktı ve Baran'ın öfkesi anlaşılırdı. Ama bir şey daha oluyordu: Baran artık çalışmıyordu. Kitaplar masanın üstünde tozlanıyor, gün öğleye kadar uyunuyor, akşamlar telefonla geçiyordu. Gelecek yıl yeniden girecek miydi? «Ne fark eder? Ben şanssızım.»

Bir gün annesi onu aile sağlığı merkezine, kendi kontrolüne götürürken yanına aldı. Bekleme salonunda Baran telefonuna gömülmüştü. Sıra gelince Dr. Rojin Hanım kapıyı açtı, Baran'ı gördü ve gülümsedi: «Baran! Sınav nasıl geçti?» Baran başını öne eğdi ve her zamanki cümlelerini söylemeye başladı: sistem, kurslar, şans.

Dr. Rojin Hanım onu bölmedi. Annesinin tansiyonunu ölçtükten sonra Baran'a döndü ve şunu söyledi: «Ben de tıbbı ilk yılımda kazanamadım, biliyor musun? İkinci yıl da. Gel bir gün, sana o yıllarımı anlatayım.»

Bilgenin kapısı

Dîvân'daki 330. şiir, insanın içindeki derdi nereye götürmesi gerektiğini söyler:

«İçimde bir dert oldu, onu dervişlere diyeyim;
dervişlerin ayağı her işe uğurludur.
Kimin ki derdi varsa, derman isteyip gider;
benim dermanım sensin, bağrımdaki yaralara.
…
Aşkının cefasından gece gündüz ağlarım;
akan pınar gibidir gözden inen yaşlarım.
…
Yunus, gönlünü alanı sen kime söyleyeceksin?
Soracaksan sor şimdi, onu bulmuş olanlara.»

Yunus'un şiirinde dert, ilahî aşkın derdidir; derman da sevgilinin kendisidir. Ama şiirin iki dizesi, her türlü derdin taşınmasına dair bir şey söyler: dert söylenir; ama kime ve niçin söylendiği önemlidir.

Bakmadığın yer

Kendine acıyan biri de derdini anlatır. Baran'ın sofrada, kahvede, telefonda yaptığı buydu. Yunus'un dizeleri ise iki anlatışı birbirinden ayırıyor. Birincisi derdin dermanını arayan anlatış: «Kimin ki derdi varsa, derman isteyip gider.» İkincisi, derdin kendisini tekrar eden anlatış. Birincisi bir yola çıkar; ikincisi aynı yerde döner.

Baran'ın cümleleri ikinci türdendi. «Sistem adaletsiz, ben şanssızım, kaderim bu.» Bu cümleler bir derman aramıyordu; tersine, dermanın imkânsız olduğunu ilan ediyordu. Kader buysa, yapılacak bir şey yoktu. Ve yapılacak bir şey yoksa, masadaki kitaplara dokunmamak da bir tembellik değil, gerçekçilik oluyordu. Kendine acıma, burada Baran'ı koruyordu: dördüncü kez başarısız olma ihtimalinden.

Bir de bu cümlelerin içinde doğru olan bir şey vardı ve bunu küçümsemek haksızlık olurdu. Batman'daki bir genç ile İstanbul'daki bir genç aynı koşullarda yarışmıyordu. Baran'ın öfkesi, gerçek bir eşitsizliğe karşı duyulan sağlıklı bir öfkeydi. Ama Yunus'un ayrımı tam burada işe yarıyordu: o eşitsizliği değiştirmek Baran'ın elinde değildi; ama dermanı aramak elindeydi. Haksızlığı anlatmak bir derttir; o haksızlığın içinde bir yol aramak ise dermana doğru bir yürüyüş.

Yunus'un son beyti asıl soruyu soruyor: «Kime söyleyeceksin? Soracaksan, onu bulmuş olanlara sor.» Baran derdini kime anlatıyordu? Annesine, babasına, akrabalarına, kahvedeki arkadaşlarına. Hepsi onu seviyordu, hepsi teselli ediyordu. Ama hiçbiri o yolu yürümemişti. Teselli rahatlatıyordu ama yol göstermiyordu. Baran derdini, dermanı bulmuş olanlara hiç sormamıştı.

Dr. Rojin Hanım'ın cümlesi bu yüzden bir kapıydı: «Ben de ilk yılımda kazanamadım.» Bu cümle bir teselli değildi; bir bilgiydi. Aynı derdi taşımış ve dermanını bulmuş birinin tanıklığıydı. Acımayla şefkat de tam burada yol ayırıyordu: acıma derdi dinleyecek birini arar, şefkat dermanı bilen birini.

Kendine acıma bir de insanı yalnızlaştırır. Baran «ben şanssızım» dedikçe, kendini başkalarından ayırıyordu. Sanki bu dert yalnızca ona özgüydü. Oysa her yıl milyonlarca genç aynı sınava giriyor, pek çoğu ilk denemede kazanamıyordu. Bunlardan biri de, hiç tahmin etmediği biri, çocukluğundan beri örnek aldığı hekimdi.

Derinleşme

Yunus başka bir şiirinde, ağlayan ile eyleyenin aynı kişi olabileceğini söyler:

«Benim canım uyanıktır, dostun yüzüne bakan benim;
denize karışmak için ırmak olup akan benim.
Irmak gibi ben çağlarım, kâh gülerim, kâh ağlarım;
nefsimin ciğerini dağlarım; kibri, kini yıkan benim.»

Bu beyitlerde Yunus ağlamayı inkâr etmiyor: «kâh ağlarım.» Ama ağlayan kişi, aynı zamanda ırmak olup denize akan, kendi kibrini yıkan, uyanık olan kişidir. Ağlamak bir durak değil, akışın bir parçasıdır. Kendine acıma ise ırmağı bir göle çevirir: su durur, bulanır, bir yere akmaz.

Baran, Dr. Rojin Hanım'ın davetini iki hafta bekletti. Gururu izin vermiyordu. Sonra bir cuma öğleden sonra, sağlık merkezi kapanırken, kapıya geldi. Rojin Hanım onu odasına aldı, çay koydu ve anlattı: ilk yıl puanı düşük gelmişti, ikinci yıl kazanabileceği bir yer olmuştu ama tıp değildi, üçüncü yıl kazanmıştı. Arada bir yıl evde ağlayarak geçirmişti; sonra bir öğretmeni ona bir çalışma planı yapmış, neyi yanlış yaptığını tek tek göstermişti. «Benim hatam çok çalışmamak değildi,» dedi Rojin Hanım. «Yanlış şeyi çok çalışıyordum. Ve kimseye sormuyordum, çünkü utanıyordum.»

Baran o akşam eve döndüğünde masadaki tozlu kitapları değil, son üç yılın deneme sınavı sonuçlarını açtı. Rojin Hanım'ın önerdiği gibi, hangi konularda hep aynı hataları yaptığını çıkardı. Bir liste yaptı. Liste kısaydı ama netti.

Eylülde, belediyenin ücretsiz sınav hazırlık kursuna yazıldı. Orada kendisi gibi ikinci, üçüncü kez sınava giren on iki genç vardı. İlk hafta biri, Silvanlı bir kız, «Bu sistem adaletsiz» dedi. Baran güldü ve kendini duyar gibi oldu. «Evet,» dedi, «ama bu yıl ne yapacağız, ona bakalım.»

Hikâyenin sonu henüz yazılmadı; sınav gelecek yaz. Baran kazanacak mı, bilmiyoruz. Ama kitaplar artık masada tozlanmıyor. Ve Baran derdini artık sofrada değil, Rojin Hanım'ın odasında, ayda bir, soru listesiyle anlatıyor.

Burada iki şeyi ayırmak gerekiyor. Yunus'un «dermanı bulmuş olana sor» sözü, eğitimdeki eşitsizliklerin gerçek olmadığı ya da bunlara karşı çıkmanın gereksiz olduğu anlamına gelmez; bölgeler ve aileler arasındaki imkân farkları gerçektir ve bunların düzeltilmesi bir toplum meselesidir. Bir de, tekrar eden sınav başarısızlıkları gençlerde ağır bir değersizlik duygusuna, içe kapanmaya ve umutsuzluğa yol açabilir; günlerce odadan çıkmamak, uykunun ve iştahın bozulması, «hiçbir şeyin anlamı yok» düşüncesi uzun sürerse, ailenin bunu bir tembellik değil bir sıkıntı işareti olarak görmesi ve bir ruh sağlığı uzmanına başvurması gerekir.

Öbür bilgeler

Akhisar'daki Ferda da iki yıl boyunca arkadaşlarının fotoğraflarına bakıp «Kimse beni aramıyor» demiş, ilk davetleri «yorgunum» diye geri çevirdiğini unutmuştu (MEV-K05.8). Baran'ın «ben şanssızım» cümlesi de bir kapıyı kendi eliyle kapatmanın başka bir biçimiydi. Mevlânâ'nın bedevîsi heybedeki ekmeği vermez; Yunus'un dertlisi ise dermanı bulmuş olana sormaz. İkisinde de acıma, elindeki imkânı görünmez kılıyor.

Elazığ'daki Reşat da bir sabah koltuğu bırakıp mutfak masasına oturmuş ve oğlunu arayıp kendisini rehabilitasyona götürmesini istemişti (STO-K05.8). Onu o masaya getiren, yüzlerce kalp hastasını aynı yoldan geçirmiş bir hemşirenin telefonuydu. Baran'ı ise aynı yolu kendisi yürümüş bir hekimin itirafı açtı. Seneca yakınmanın ikinci bir dert olduğunu söyler, Yunus ise derdin dermanını bulmuş olana sorulması gerektiğini. İkisi de aynı yere çıkıyor: kendine acımaktan çıkış, aynı yolu yürümüş birinin sesinden geçiyor.

Bugün bir kez dene

Hayatında sık anlattığın bir dert var mı? Onu en son kime anlattın? O kişi, o derdi yaşamış ve bir derman bulmuş biri miydi, yoksa yalnızca seni seven biri mi?

Yunus'un sorusunu sor: bu derdin dermanını bulmuş biri var mı çevremde? Belki hiç düşünmediğin biri: bir hekim, bir öğretmen, bir komşu, bir yaşlı.

Bu hafta, o kişiye derdini anlatmak için değil, ona bir soru sormak için git: «Sen bunu nasıl geçtin?»

Yanında taşıyacağın soru

Derdini teselli edecek birine mi anlatıyorsun, yoksa dermanını bilen birine mi?