İçeriğe geç

Stoacılar: Epiktetos, Marcus Aurelius, Seneca ile · Acı ve sıkıntı

Uzun yolun tozu çamuru

Kendine şefkatten nerede ayrılıyor?

1.400 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Reşat elli altı yaşında, Elazığ'da otuz yıllık bir otobüs şoförü. Sabah beşte kalkar, Harput yokuşunu günde on iki kez inip çıkardı. Hiç rapor almamış, hiç işe geç kalmamıştı. «Ben demirden yapılmışım» derdi.

Geçen mart, bir akşam seferinin sonunda, göğsünde bir ağırlık hissetti. Otobüsü durağa çekti, yolcuları indirdi ve ambulansı kendisi aradı. Kalp krizi. İki gün sonra baypas ameliyatı oldu; dört damar.

Ameliyat başarılıydı. Hekimi taburcu ederken açık konuştu: «Reşat Bey, kalbiniz toparlanacak. Kalp rehabilitasyon programına başlayacaksınız; yürüyüş, egzersiz, diyet. Üç ay sonra hafif işlere dönebilirsiniz. Bir yıl sonra çoğu şeyi yapabilirsiniz.»

Ama Reşat eve döndüğünde başka bir şey oldu. Koltuğa oturdu ve kalkmadı. Rehabilitasyon programının ilk iki seansına gitti, üçüncüsüne gitmedi. Yürüyüşe çıkmıyordu; «Ya yolda bir şey olursa?» diyordu. Eşi Şükriye çay getiriyor, torunlar sessizce oynuyor, oğlu Volkan her akşam uğruyordu. Reşat herkese aynı şeyi söylüyordu: «Ben bittim. Otuz yıl çalıştım, şimdi bir koltuğa mahkûmum. Neden ben? Sigara bile içmedim.»

İki ay böyle geçti. Bir akşam rehabilitasyon programının hemşiresi Aysel Hanım, Reşat'ın seanslara gelmediğini görünce eve telefon etti. Reşat açtı ve yine aynı cümleleri söyledi. Aysel Hanım bir süre dinledi. Sonra şunu dedi: «Reşat Bey, kalbiniz iyileşiyor. Ama siz o koltukta oturdukça bacaklarınız, akciğerleriniz, moraliniz kötüleşiyor. Size en çok zarar veren şu an hastalık değil. Size yaptığınız şey.»

Reşat telefonu kapattığında çok kızgındı. Bir hemşire ona ne yapacağını mı söyleyecekti?

Bilgenin kapısı

Seneca, ağır bir hastalık geçiren ve mektuplarında sürekli yakınan dostu Lucilius'a yazdığı bir mektuba şöyle başlar:

«Her şeye rağmen hâlâ sızlanıyor ve yakınıyor musun; saydığın bütün kötülükler arasında aslında tek bir kötülük olduğunu, o da senin sızlanıp yakınman olduğunu anlamadan? … Hastayım; ama bu da payımın bir parçası. … Uzun yaşamak için dua ettiğinde, neyi istediğini bilmiyor muydun? Uzun bir hayat bütün bu dertleri içerir; tıpkı uzun bir yolculuğun toz, çamur ve yağmur içermesi gibi.»

Seneca'nın mektubu sert bir tonla yazılmıştır ve devamında bugünün okurunun kabul etmeyeceği bir cümle de vardır: yakınmayı «kadınca bir feryat» diye küçümser. Bu, çağının ön yargısıdır ve öğretinin bir parçası değildir. Mektubun asıl söylediği şey ise başka: hastalık bir dert, ama hastalığa eklenen sızlanma, ondan ayrı ikinci bir dert.

Bakmadığın yer

Kendine acımayı çoğu zaman acının doğal bir uzantısı sayarız. Biri hasta, kayıp içinde, yaralı; elbette kendine acıyacak. Reşat'ın durumu da böyleydi. Bir kalp krizi geçirmiş, göğsü açılmış, otuz yıllık işini bırakmak zorunda kalmıştı. «Neden ben?» sorusu anlaşılır bir soruydu. Ve ilk haftalarda, koltukta oturmak, dinlenmek, korkmak, iyileşmenin parçasıydı.

Ama Seneca'nın ilk cümlesi bir ayrım yapıyor: saydığın kötülüklerin hepsi gerçek olabilir; ama onlara eklediğin bir kötülük daha var, o da yakınmanın kendisi. Reşat'ın hayatında iki ayrı şey olmuştu. Birincisi kalp kriziydi: bu onun seçimi değildi. İkincisi, krizden sonra koltuğa yerleşmek, seanslara gitmemek, «ben bittim» demekti: bu, krizin bir parçası değil, krize verilen bir cevaptı.

Aysel Hanım'ın telefondaki cümlesi bu ayrımın ta kendisiydi: «Size en çok zarar veren şu an hastalık değil. Size yaptığınız şey.» Bu cümle acımasız gibi gelebilir. Ama aslında bir şefkat cümlesiydi; çünkü Reşat'a, hastalığın aksine, elinde olan bir şeyi gösteriyordu.

Kendine acıma ile kendine şefkatin ayrıldığı yer tam burası. Şefkat insanın kendi iyiliğini ister; acıma ise kendi acısına sığınır. Reşat koltukta otururken kendini koruduğunu sanıyordu: «Ya yolda bir şey olursa?» Ama bu koruma onu iyileştirmiyordu; hekimin ve hemşirenin söylediğine göre, tersine, zayıflatıyordu. Kendine acıma bir şefkat gibi görünüyor ama insanı korumak yerine kendi yarasının içine kapatıyordu.

Seneca'nın yolculuk benzetmesi de buraya bir şey ekliyor: «Uzun bir hayat bütün bu dertleri içerir; tıpkı uzun bir yolculuğun toz, çamur ve yağmur içermesi gibi.» Reşat otuz yıl boyunca Harput yokuşunda yağmurlu, karlı, çamurlu günlerde otobüs sürmüştü. Hiçbir gün yağmura «neden ben?» dememişti. Yağmur yolun bir parçasıydı. Ama kendi bedeni söz konusu olunca, aynı yolculuğun tozunu ve çamurunu bir haksızlık gibi yaşıyordu.

Bir de «demirden yapılmışım» cümlesi vardı. Reşat'ın kendine acıması, kısmen bu inancın kırılmasından geliyordu. Demirden olmadığını öğrenmek, onun için bir hastalıktan daha ağırdı. Ve kendine acımak, belki de o kırık inancın yasını tutmanın bir yoluydu.

Derinleşme

Marcus Aurelius, kendi defterine yazdığı notlardan birinde, yakınmayı çok sert bir imgeyle anlatır:

«Herhangi bir şeye üzülen ya da hoşnutsuz olan her insanı, kurban edilirken tekmeleyip çığlık atan bir domuz gibi düşün. Yatağında sessizce, hepimizin bağlı olduğu bağlara yakınan da bu domuz gibidir. Ve düşün ki olup bitene gönüllü olarak eşlik etmek yalnızca akıllı canlıya verilmiştir; yalnızca boyun eğmek ise herkese dayatılmış bir zorunluluktur.»

Bu imge rahatsız edicidir ve öyle olması gerekir. Ama önemli bir ayrıntıyı unutmamak lazım: Marcus bu notu bir başkasına değil, kendine yazmıştır. «Kendine Düşünceler», bir imparatorun kendi zaaflarına karşı tuttuğu bir defterdir. Bu imgeyi acı çeken bir başkasına söylemek bir zalimlik olurdu; ama insanın kendi sızlanmasını yakaladığı anda kendine söylemesi, bir uyanış olabilir. Marcus'un «yatağında sessizce yakınan» dediği kişi, tam da Reşat'ın koltuğuydu.

Marcus'un son cümlesi ise asıl kapıyı açar: olana yalnızca boyun eğmek herkesin kaderidir; ama ona gönüllü eşlik etmek, insana özgüdür. Reşat kalp krizini seçmemişti; ama rehabilitasyonu seçebilirdi.

Aysel Hanım'ın telefonundan sonraki gece Reşat uyuyamadı. Sabah, Şükriye kahvaltıyı hazırlarken, koltuğun yerine mutfak masasına oturdu. Şükriye bir şey demedi ama gözleri doldu. Reşat Volkan'ı aradı: «Oğlum, beni bugün hastaneye götürür müsün? Seansa gideceğim.»

Döndüğü ilk seansta Aysel Hanım ona bir şey söylemedi; yalnızca koşu bandının hızını ayarladı. Reşat on dakika yürüdü ve nefes nefese kaldı. Utandı. Yanındaki bantta yürüyen yetmiş yaşındaki bir kadın ona gülümsedi: «Ben de ilk gün beş dakika yürüyebildim. Şimdi kırk dakika.»

Sonraki haftalarda Reşat seanslara düzenli gitti. Bir sabah Şükriye'yle birlikte, ameliyattan beri ilk kez, mahallenin parkında yürüdü. Yarım tur. Ertesi hafta bir tur. Bir ay sonra Harput'a, eskiden otobüsle çıktığı yokuşun yarısına kadar yürüdü ve oradaki çay bahçesinde oturdu. Şehre baktı. Otuz yıl boyunca bu manzarayı otobüsün ön camından görmüştü; ilk kez durup bakıyordu.

Otobüs şoförlüğüne dönmedi. Hekimi önermedi, o da istemedi. Ama belediyenin şoför eğitim programında, yeni başlayan şoförlere Harput yokuşunu anlatan bir eğitmen oldu. «Demirden değilmişim,» dedi bir gün Şükriye'ye. «Ama paslanmamışım da.»

Bu hikâyenin dengesini korumak gerekiyor. Seneca'nın ve Marcus'un sert sözleri, ağır bir hastalık geçiren birine «yakınma» demek için kullanılacak sözler değildir; bir hastanın korkusu, öfkesi, yası gerçektir ve dinlenmeyi hak eder. Bir de, kalp krizi gibi büyük bir hastalığın ardından çökkünlük çok sık görülür ve iyileşmeyi doğrudan etkileyebilir; hastanın içe kapanması, programı bırakması, «bittim» demesi bir zaaf değil, tedavi edilmesi gereken bir durumun belirtisi olabilir. Kalp rehabilitasyon ekipleri bu yüzden psikolojik desteği de programın parçası sayar.

Öbür bilgeler

Sungurlu'daki Gülhan da hikâyesini bir yıl boyunca eczaneye gelen müşterilere, otobüste yanına oturan bir yabancıya anlatmıştı (BUD-K05.8). Reşat ise koltuğuna gelen herkese «Neden ben?» diyordu. Buda Ubbirī'ye seksen dört bin Jīvā'yı gösterir; Reşat'a koşu bandındaki yaşlı kadın gösterdi. İkisinde de kendine acımanın çıkışı, aynı yoldan geçen başkalarını görmekti.

Kulu'daki Cemil de otuz beş yıl boyunca yalnızca çalışmış, Hatun'la çardakta oturup gün batımını seyretmeyi emeklilikten sonra öğrenmişti (YUN-K05.7). Reşat da Harput'taki çay bahçesinde, otuz yıl ön camdan gördüğü şehre ilk kez durup baktı. Yunus «seyret» der, Marcus «gönüllü eşlik et». İkisi de insanı, kaderine sırtını dönmek yerine ona bakmaya çağırıyor.

Bugün bir kez dene

Hayatında şu an seni üzen bir durumu düşün. Seneca'nın ayrımını yap: bu durumun kendisi ne? Benim ona eklediğim ne?

Sonra Aysel Hanım'ın sorusunu kendine sor: şu an bana en çok zarar veren şey durumun kendisi mi, yoksa benim ona verdiğim cevap mı?

Bu hafta, o cevaplardan birini değiştir. Küçük bir adım yeter: bir seansa git, bir yürüyüşe çık, bir telefon aç. Ve yaparken Marcus'un son cümlesini hatırla: olana boyun eğmek herkesin kaderi, ona eşlik etmek insanın seçimi.

Yanında taşıyacağın soru

Seni üzen şeyin yanına, bugün kendin ne ekliyorsun?