Açılış
Ferda kırk iki yaşında, Manisa'nın Akhisar ilçesinde bir muhasebe bürosunda çalışıyor. Bekâr, tek başına yaşıyor. Annesiyle babası İzmir'de, kardeşi Ankara'da. Üniversiteden üç yakın arkadaşı vardı; biri İstanbul'da, biri Bursa'da, biri hâlâ Akhisar'da, iki sokak ötede.
Son iki yılda Ferda'nın akşamları birbirine benzemeye başladı. İşten çıkıyor, eve dönüyor, yemek yapıyor, televizyonun karşısında telefonunu karıştırıyor. Arkadaşlarının paylaştığı fotoğraflara bakıyor: biri çocuğunun doğum gününde, biri bir yaz tatilinde, biri, Akhisar'daki Nilay, bir kafede başka arkadaşlarıyla. Ferda bu fotoğraflara bakıp içi sıkışıyor ve kendi kendine aynı cümleyi söylüyor: «Kimse beni aramıyor. Herkes beni unuttu.»
Bu cümle zamanla bir hikâyeye dönüştü. Annesi telefonda «Kızım, sesin kötü» dediğinde, Ferda anlattı: arkadaşları onu unutmuştu, kimse aramıyordu, yalnızdı. Annesi üzüldü, teselli etti. Kardeşi de dinledi. Ferda her anlatıştan sonra biraz rahatlıyor, ama ertesi akşam aynı fotoğraflara bakıp aynı cümleyi söylüyordu.
Bir pazar, annesi Akhisar'a geldi. Akşam Ferda yine anlattı. Annesi sessizce dinledi, sonra çayını bıraktı ve sordu: «Kızım, sen en son ne zaman birini aradın?»
Ferda bocaladı. Hatırlamıyordu. Belki bir yıl önce. Belki daha fazla. «Ama onlar da aramıyor ki,» dedi. Annesi başını salladı: «Biliyorum. Ama ben sana sormadım ki onlar ne zaman aradı. Sana sordum.»
Bilgenin kapısı
Mesnevî'nin beşinci defterinde, yolun ortasında köpeği ölen bir adamın başında durulur:
«Bir köpek ölüyordu, o bedevî de ağlıyordu; gözyaşı döküyor ve "Ah, ne dert!" diyordu. Bir yolcu geçti ve dedi ki: "Bu ağlayış ne? Bu feryat, bu inleme kimin için?" Dedi ki: "Benim bir köpeğim vardı, huyu güzel; işte yolun ortasında ölüyor. Gündüz avcımdı, gece bekçim; keskin gözlü, av yakalayan, hırsız kovan." Adam dedi ki: "Derdi ne? Bir yara mı aldı?" Dedi ki: "Açlık onu bu hâle getirdi." … Sonra dedi ki: "Ey özgür efendi, elindeki bu dolu heybe nedir?" Dedi ki: "Ekmek, azık, omzumdaki yemek; bedenimi güçlendirmek için taşıyorum." Dedi ki: "Neden bu ekmekten, bu azıktan köpeğe vermiyorsun?" Dedi ki: "O kadar sevgim, o kadar cömertliğim yok. Ekmek parasız ele geçmez; ama iki gözün suyu bedava."»
Hikâye ilk okunduğunda neredeyse bir fıkradır: insan bir köpeğe ağlar ama ekmeğini vermez. Ama Mevlânâ'nın derdi köpekten çok daha fazlası. Bedevînin son cümlesi, insanın kendi acısıyla kurduğu ilişkiye dair keskin bir gözlem: «Ekmek parasız ele geçmez; ama gözyaşı bedava.»
Bakmadığın yer
Kendine acımayı çoğu zaman bir duygu olarak düşünürüz: insan üzgündür, yalnızdır, kırgındır ve bunu hisseder. Ferda'nın akşamları böyle geçiyordu. Yalnızlığı gerçekti; arkadaşlarının fotoğraflarına bakarken duyduğu sıkışma da. Bunları hissetmek bir suç değildi.
Ama Mevlânâ'nın bedevîsi başka bir şeye dikkat çekiyor. Bedevî de gerçekten üzgündü; ağlıyordu, köpeğini seviyordu, onun iyi bir köpek olduğunu biliyordu. Sorun ağlamasında değildi. Sorun, ağlamanın ekmek vermenin yerine geçmesindeydi. Gözyaşı ona bir şey kazandırıyordu: üzgün, sevgi dolu, iyi bir insan olduğu hissini. Ama köpek açlıktan ölüyordu.
Ferda'nın durumu da buydu. Yalnızlığına ağlıyordu; annesine, kardeşine anlatıyor, teselli görüyordu. Bu gözyaşı ona bir şey veriyordu: haksızlığa uğramış, unutulmuş, sevilmeyen biri olduğunu doğrulayan bir his. Ve bu his, tuhaf biçimde, rahatlatıcıydı. Ama yalnızlığı, yani o açlıktan ölen köpek, hiç beslenmiyordu. Çünkü ekmek, yani bir telefon açmak, bir mesaj yazmak, iki sokak ötedeki Nilay'ın kapısını çalmak, pahalıydı.
Neden pahalıydı? Bedevînin cevabı ilginç: «O kadar sevgim, o kadar cömertliğim yok.» Ferda'nın ekmeği de bir bedel istiyordu: gurur. Önce aramak, «beni de çağırmadınız» demek ya da demeden yalnızca «nasılsın?» diye yazmak; bunlar Ferda'ya kendini küçültmek gibi geliyordu. Onlar aramıyorsa, o neden arasındı? Gözyaşı bedavaydı; gururdan bir lokma vermek ise pahalı.
Annesinin sorusu tam bu noktaya dokundu: «Sana sordum.» Bu soru, yolcunun bedevîye sorduğu soruydu: «Elindeki o dolu heybe ne?» Ferda'nın heybesinde ekmek vardı: bir telefon, iki sokak ötede bir arkadaş, akşamları boş geçen saatler. Ama Ferda o heybeye hiç bakmamış, yalnızca köpeğe, yani yalnızlığına bakıp ağlamıştı.
Acımayla şefkat arasındaki çizgi buradan geçiyor. Şefkat açlıktan ölen köpeğe ekmek verir; acıma onun başında ağlar. İkisi de sevgi gibi görünür. Ama biri bedel öder, öbürü yalnızca gözyaşı döker.
Derinleşme
Mevlânâ hikâyenin devamında, yolcunun bedevîye verdiği sert cevabı aktarır ve ardından kendi sözünü ekler:
«Dedi ki: "Başına toprak, ey içi rüzgârla dolu tulum! Sana göre bir lokma ekmek gözyaşından değerli. Gözyaşı kandır, gamla suya dönmüştür; boşa akan kan toprağa değmez." … Varlığını yalnızca cömert Sultan'a satan kişi ağlayınca gök ağlar; o inleyince felek "Ya Rab" diye seslenir. … Kırık eli dua için kaldır; Tanrı'nın lütfu kırılmış olana uçar.»
Bu beyitlerde Mevlânâ gözyaşını küçümsemez; tam tersine, gözyaşının değerli olduğunu söyler: «Gözyaşı kandır.» Bedevînin hatası, bu kadar değerli bir şeyi, bir lokma ekmeğin yerine harcamaktır. Ve hikâyenin son beyti başka bir gözyaşından söz eder: kırık eli dua için kaldıran, yani kırıklığını kabul edip harekete geçen birinin gözyaşından. O gözyaşı bir kaçış değil, bir yöneliştir.
Annesinin sorusundan sonra Ferda bir hafta boyunca hiçbir şey yapmadı. Ama her akşam fotoğraflara bakarken, artık kendine başka bir soru soruyordu: «Heybemde ne var?» Bir akşam, Nilay'ın bir kafede başka arkadaşlarıyla çekilmiş fotoğrafının altına, uzun süre düşündükten sonra, kısa bir mesaj yazdı: «Ne güzel görünüyorsunuz. Bir dahakine ben de gelebilir miyim?»
Mesajı gönderdikten sonra telefonu kapattı ve yüzü kızardı. Kendini küçük düşürmüş gibi hissetti. On dakika sonra telefon çaldı. Nilay arıyordu. «Ferda! Seni çağırmak istedik ama sen hep yorgunum diyordun, rahatsız etmek istemedik. Cumartesi geliyor musun?»
Ferda bir an sustu. «Hep yorgunum» mu demişti? Hatırlamıyordu. Ama belki de demişti. Belki de iki yıl önce, ilk birkaç davete «yorgunum» diyerek kapıyı kendisi kapatmış, sonra kapalı kapının önünde ağlamaya başlamıştı.
Cumartesi kafeye gitti. Sonraki aylarda İstanbul'daki arkadaşını aradı; Bursa'dakine bir bayram mesajı attı ve uzun bir telefon konuşması yaptılar. Yalnızlığı birden geçmedi; bazı akşamlar yine fotoğraflara bakıp içi sıkıştı. Ama artık o akşamların sonunda bir soru vardı: «Bugün köpeğe bir lokma verdim mi?»
İki uyarıyı da atlamamak gerekir. Mevlânâ'nın sert yolcusunun «başına toprak» demesi, yalnız ya da üzgün birine «kendi suçun» demek için kullanılacak bir dil değildir; yalnızlık çoğu zaman insanın kendi seçimi değildir ve gerçek bir acıdır. Bir de, uzun süren yalnızlık ve geri çekilme, bazen bir çökkünlüğün hem sebebi hem sonucu olabilir; birini aramak çok zor, neredeyse imkânsız geliyorsa, bu bir zaaf değil, destek gerektiren bir durumun işareti olabilir ve bir uzmanla konuşmak o ilk lokmayı vermeyi kolaylaştırabilir.
Öbür bilgeler
Elazığ'daki Reşat da rehabilitasyonun ilk iki seansından sonra yolda başına bir iş gelir korkusuyla yürüyüşleri bırakmıştı (STO-K05.8). Ferda'nın arkadaşlarına «yorgunum» demesi de aynı türden bir korunmaydı. Seneca hastalığa eklenen sızlanmayı ikinci bir dert sayar; Mevlânâ ise sızlanmanın, verilmesi gereken ekmeğin yerine geçen bir gözyaşı olduğunu söyler. İkisi de aynı şeyi gösteriyor: acı gerçektir, ama acıya verdiğimiz cevap bizimdir.
Sungurlu'daki Gülhan ise hikâyesini anlatmak yerine bir ebru kursunda başkalarını dinlemişti (BUD-K05.8). Ferda'nın Nilay'a yazdığı mesaj da bir anlatıştan bir sorunun geçişiydi: «Kimse beni aramıyor» yerine «Ben de gelebilir miyim?» Buda acıyı kalabalığın içinde görmeyi önerir; Mevlânâ heybeyi açmayı. İki yolda da kapı, insanın kendi acısının dışına uzanan elidir.
Bugün bir kez dene
Hayatında «açlıktan ölen bir köpek» var mı? İhmal ettiğin, başında ağladığın ama beslemediğin bir şey: bir dostluk, bir beden, bir yetenek, bir ilişki?
Mevlânâ'nın yolcusunun sorusunu sor: elimdeki heybede ne var? O köpeği besleyebilecek, ama bir bedel istediği için vermediğim ekmek ne?
Bu hafta, o ekmekten bir lokma ver. Bir telefon, bir mesaj, bir kapı. Gözyaşından daha pahalıya gelecek; ama köpek doyacak.
Yanında taşıyacağın soru
Bugün başında ağladığın şeye, heybendeki ekmekten bir lokma verdin mi?