İçeriğe geç

Buda ile · Acı ve sıkıntı

Seksen dört bin Jīvā

Kendine şefkatten nerede ayrılıyor?

1.320 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Gülhan kırk beş yaşında, Çorum'un Sungurlu ilçesinde bir eczanede kalfa. Yirmi iki yıllık evliliği geçen yıl bitti. Kocası Ahmet bir sabah kahvaltıda, çayını karıştırırken, başka biriyle olduğunu ve gideceğini söyledi. İki hafta sonra gitti. Oğulları üniversitedeydi; Gülhan evde yalnız kaldı.

İlk aylar Gülhan'ın hayatının en karanlık ayları oldu. Bunu herkes anlayışla karşıladı. Annesi geldi, bir ay kaldı. Eczacı Sevda Hanım ona izin verdi. Komşular yemek getirdi. Gülhan ağladı, uyuyamadı, kilo verdi. Bunların hepsi bir yaranın doğal hâlleriydi.

Ama aradan bir yıl geçti ve bir şey değişmedi. Gülhan hikâyesini hâlâ anlatıyordu. Eczaneye gelen müşterilere, pazardaki tanıdıklara, otobüste yanına oturan yaşlı bir kadına. Her seferinde aynı cümlelerle: kahvaltı, çay kaşığı, «yirmi iki yılımı verdim». Ve her seferinde aynı soruyla bitiriyordu: «Ben ne yaptım da bu benim başıma geldi?»

Bir gün eczanede, kapanıştan sonra, Sevda Hanım kasayı sayarken ona yumuşak ama net bir şey söyledi: «Gülhan, bu hikâyeyi bu hafta üç kez dinledim. Bir kez bana, bir kez Nurcan Teyze'ye, bir kez kuryeye anlattın. Sen bu hikâyeyi anlatırken iyileşiyor musun, yoksa yarayı açık mı tutuyorsun?»

Gülhan çok kırıldı. Eve gitti ve bütün gece ağladı. Kimse onu anlamıyordu; en yakın arkadaşı bile. Ama sabaha karşı, yatağın kenarında otururken, başka bir şey fark etti. Sevda'ya kızgındı; ama kızgınlığın altında, Sevda'nın haklı olabileceğine dair küçük, rahatsız edici bir his vardı.

Bilgenin kapısı

Dhammapada'nın «Kendilik» bölümünde Buda'ya atfedilen iki dize, insanın kendine nasıl davranması gerektiğini söyler:

«Kendini sevgili bildiysen, onu iyi gözetirsin. … Kendine zararlı kötü şeyler yapmak kolaydır; yararlı iyi şeyler ise yapılması en zor şeylerdir.»

İlk dize, Buda geleneğinde kendini sevmenin bir bencillik değil, bir gözetme biçimi olduğunu söyler. İkinci dize ise o gözetmenin neden zor olduğunu: insana zarar veren şey çoğu zaman kolay olandır, iyi gelen şey ise emek ister.

Bakmadığın yer

Kendine acımayı genellikle kendini sevmekle karıştırırız. Biri «kendime acıyorum» dediğinde, kendine şefkat gösteriyormuş gibi gelir. Gülhan'ın bir yıl boyunca yaptığı da buydu: kendini anlıyor, kendini haklı buluyor, kendi yarasıyla ilgileniyordu. Ve ilk aylarda bu gerçekten bir şefkatti. Ağlamak, uyumak, annesinin yanında olmak; bunlar kendini gözetmenin hâlleriydi.

Ama Buda'nın dizesi şefkatle acımanın nerede ayrıldığını gösteriyor: «Kendini sevgili bildiysen, onu iyi gözetirsin.» Gözetmek, birine iyi gelecek olanı yapmaktır. Şefkat, insanın kendine iyi gelecek olana bakar. Acıma ise yaranın kendisine bakar. Şefkat «şu an neye ihtiyacım var?» diye sorar; acıma «bu neden benim başıma geldi?» diye.

Gülhan'ın her hikâyenin sonunda sorduğu soru, «Ben ne yaptım da bu benim başıma geldi?», bir şefkat sorusu değildi. Bu soru Gülhan'ı yaranın tam ortasına geri götürüyordu: kahvaltıya, çay kaşığına, o sabaha. Her anlatışta yara yeniden açılıyordu. Ve Buda'nın ikinci dizesi tam burayı anlatıyordu: kendine zarar veren şeyi yapmak kolaydır. Hikâyeyi bir kez daha anlatmak kolaydı; durmak, zordu.

Bir de anlatmanın kendisi vardı. Bir yarayı anlatmak, ilk aylarda iyileştirir; insan yalnız olmadığını görür, dinlenir, anlaşılır. Ama aynı hikâyeyi aynı cümlelerle bir yıl anlatmak, bir şeyi değiştirir: hikâye, anlatanın kimliği olur. Gülhan artık «eczanedeki Gülhan» değil, «kocası kahvaltıda giden Gülhan»dı. Ve bu kimlik, ona bir yer veriyordu; ama o yer, yaranın içiydi.

Sevda'nın sorusu bu yüzden bu kadar acıttı: «Sen bu hikâyeyi anlatırken iyileşiyor musun?» Bu soru Gülhan'ın acısını küçümsemiyordu. Yalnızca, o acıyla kurduğu ilişkinin artık ona iyi gelip gelmediğini soruyordu. Gülhan'ın kızgınlığının altındaki rahatsız edici his de buradan geliyordu: belki de bir yıldır kendini gözettiğini sanıyor, ama yaraya bakmaktan başka bir şey yapmıyordu.

Bir de bakılmayan bir şey daha var. Kendine acıma, insanı en yalnız hissettiği yere kapatır. «Neden ben?» sorusu, «yalnızca ben» demenin bir başka yoludur. Gülhan'ın acısı gerçekti; ama aynı acıyı yaşayan, belki aynı kasabada, aynı sokakta oturan başka kadınlar da vardı. Kendine acıma bu kadınları görünmez kılıyordu.

Derinleşme

Buda'nın ilk dönem kadın öğrencilerinin dizelerini toplayan Therīgāthā'da, Ubbirī adlı bir kadının hikâyesi yer alır. Ubbirī'nin Jīvā adlı kızı ölmüştür; Ubbirī her gün mezarlığa gider ve ağlar. Bir gün ona şu sözler söylenir:

«Ormanda "Ah, Jīvā!" diye ağlıyorsun. Ubbirī, kendine gel! Bu ölü yakma yerinde, hepsinin adı Jīvā olan seksen dört bin insan yakıldı; hangisi için yas tutuyorsun?» Ubbirī: «Ah! Görülmesi bu kadar zor olan, yüreğime saplanmış oku çıkardın. Bir zamanlar içine gömüldüğüm kız yasını süpürüp attın. Bugün oku çıkardım; doydum, dindim.»

Kızın adı «Jīvā», Pali dilinde «yaşayan, canlı» anlamına gelir; Sujato bu yüzden onu «Live» diye çevirir. Gelenekteki şerhlere göre Ubbirī'ye bu sözleri söyleyen Buda'dır; dizelerin kendisi ise konuşanı adlandırmaz. Ubbirī'nin yası bir kız kaybının yasıdır ve Gülhan'ınkinden çok daha ağırdır. Ama dizelerin gösterdiği dönüş, her yasın bir yerinde kendine acımaya dönüşebilen o kapanmayı açar: «Hangisi için yas tutuyorsun?» Bu soru acıyı inkâr etmiyor; acının tek bir isme, tek bir mezara, tek bir «ben»e kapanmasını açıyor. Seksen dört bin Jīvā, seksen dört bin anne demektir.

Sevda'yla konuşmasından birkaç hafta sonra, Gülhan halk eğitim merkezinin ebru kursuna yazıldı. Bunu iyileşmek için değil, akşamları evde oturmamak için yaptı. Kursta sekiz kadın vardı. İkinci hafta, boya teknesinin başında beklerken, yanındaki kadın, emekli bir öğretmen olan Fatma Hanım, kendiliğinden anlattı: kocası yedi yıl önce ölmüştü, oğlu Almanya'daydı, iki yıldır onu görmemişti. Öbür yandaki genç kadın nişanını atmıştı. Karşıdaki kadının kızı uzun süredir hastaydı.

Gülhan o akşam eve dönerken ilk kez kendi hikâyesini kimseye anlatmadığını fark etti. Dinlemişti. Ve dinlerken yarası kapanmamıştı ama başka bir şey olmuştu: Ubbirī'nin seksen dört bin Jīvā'sı gibi, kendi acısının bir kalabalığın içinde durduğunu görmüştü.

Sonraki aylarda Gülhan bir şey daha yaptı: kendine şefkatle acımayı ayırmayı öğrenmeye çalıştı. Kötü bir gün geçirdiğinde kendine «Bugün yorgunsun, erken yat» diyordu; bu şefkatti. Ama kendini kahvaltıyı ve çay kaşığını yeniden düşünürken yakaladığında, durup kendine Sevda'nın sorusunu soruyordu: «Bu düşünce beni iyileştiriyor mu?» Bazen iyileştiriyordu; o zaman düşünmeye devam ediyordu. Bazen etmiyordu; o zaman kalkıp evde biriktirdiği ebru kâğıtlarını açar, renklere bakardı.

Bir yıl sonra, ebru kursunun yıl sonu sergisinde, Gülhan'ın bir ebrusu duvarda asılıydı: lacivert bir zemin üzerinde tek bir sarı lale. Fatma Hanım yanına geldi ve sordu: «Neden tek lale?» Gülhan bir an düşündü, sonra güldü: «Çünkü tek başına da güzel.»

Bu hikâyenin bir dengesi var. Buda'nın sözleri, büyük bir kaybın ya da ihanetin ardından yas tutmanın, ağlamanın, öfkelenmenin yanlış olduğu anlamına gelmez; bunlar iyileşmenin parçasıdır ve kimsenin yası başkasının takvimine uymak zorunda değildir. Bir de, bir ayrılığın ardından aylarca süren uykusuzluk, iştahsızlık, umutsuzluk ve «neden ben» düşüncesine takılıp kalma, bir çökkünlüğün işaretleri olabilir; böyle durumlarda arkadaşların sözü kadar bir psikiyatristin ya da psikoloğun desteği de gerekebilir.

Öbür bilgeler

Kulu'daki Cemil de Stockholm'de torununu okula götürürken, otuz beş yıl çalıştığı boyahanenin önünde durup evin içine girmeyi unuttuğunu söylemişti (YUN-K05.7). Cemil bir yükün içinde kalmıştı, Gülhan bir yaranın içinde. Yunus seyretmeyi önerir; Buda ise «hangisi için?» diye sorar. İkisi de insanı kendi odasından çıkarıp bir pencereye götürüyor.

Mudurnu'daki Rüstem ise şantiye nöbetinde, eşini kaybetmiş bir bekçinin kendi eşini anlatmasıyla açılmıştı (MEV-K05.7). Gülhan'ı da kendi hikâyesini anlatmak değil, başkalarınınkini dinlemek açtı. Mevlânâ'nın bedevîsi öğüdü yaşamış birinden ister; Ubbirī'nin dizeleri ise acıyı yaşamış kalabalığın içinde görür. İki öğreti de aynı yerde buluşuyor: insanın yükü, başkalarının yükünü gördüğünde hafifler.

Bugün bir kez dene

Hayatında sık anlattığın bir acı hikâyesi var mı? Onu son kez ne zaman anlattın? Anlattıktan sonra nasıl hissettin: hafiflemiş mi, yoksa yeniden yaralanmış mı?

Sevda'nın sorusunu kendine sor: bu hikâyeyi anlatırken iyileşiyor muyum, yoksa yarayı açık mı tutuyorum?

Bu hafta, o hikâyeyi bir kez anlatmak yerine, birinin hikâyesini dinle. Ve dinlerken Ubbirī'nin dizelerini hatırla: seksen dört bin Jīvā.

Yanında taşıyacağın soru

Bugün kendine şefkat mi gösteriyorsun, yoksa yarana mı bakıyorsun?