Açılış
Cemil altmış iki yaşında. Otuz beş yıl İsveç'te, Stockholm'ün bir banliyösünde, bir otobüs fabrikasının boyahanesinde çalıştı. Konya'nın Kulu ilçesine bağlı köyünden yirmi yedi yaşında ayrılmıştı; eşi Hatun bir yıl sonra yanına geldi. Kızları Elvan orada doğdu, orada büyüdü, orada evlendi.
Cemil'in otuz beş yılı boyunca bir hayali vardı: köye dönmek ve orada bir ev yapmak. Her yaz izinde köye geldiğinde, babasından kalan tarlanın kenarına bir şey ekledi. Önce temeli attı. Sonra birinci katı çıktı. Sonra ikinci katı. Sonra Elvan evlenince «torunlar gelir» diye üçüncü katı. Bahçeye bir çardak, arkaya bir kamelya, girişe mermer bir merdiven. İsveç'teki maaşının önemli bir kısmı, otuz beş yıl boyunca, o eve aktı.
Üç yıl önce emekli oldu ve köye döndü. Ev bitmişti: on bir oda, üç banyo, köyün en büyük evi. Ama Cemil hâlâ çalışıyordu. Çatıya güneş paneli taktırdı, bahçeye bir havuz kazdırdı, garajın üstüne bir oda daha düşündü. Hatun bir akşam sordu: «Cemil, kim oturacak bu odalarda?»
Cemil cevap vermedi. Elvan yazın bir hafta gelmiş, torunu Deniz'le birlikte, ama üçüncü katın odalarına hiç çıkmamışlardı; Deniz köyde sıkılmış, «Dede, burada internet çekmiyor» demişti. Kışın ev boştu; Cemil ve Hatun yalnızca mutfakla bir yatak odasını ısıtıyordu. Öbür dokuz oda, kış boyunca, kapalı kapılar ardında soğuk duruyordu.
Bir gece Cemil, yukarıdaki odaların birinden gelen bir tıkırtıya kalktı. Merdivenleri çıktı, ışığı yaktı. Bir pencere gevşemiş, rüzgârda çarpıyordu. Cemil pencereyi kapattı ve boş odanın ortasında, yatağı bile olmayan bir odada, durdu. İlk kez şunu düşündü: «Ben bu evi kimin için yaptım?»
Bilgenin kapısı
Yunus Emre'nin bir şiiri, insanın yeryüzünde yüklendiği ağırlıkları ve yaptığı evleri sorgular:
«Bu yokluk yoluna bugün bize yoldaş olan kim?
Asıl yurdumuza gönül verelim; sorun, kardeş olan kim?
Ne kaldık şu iklimde, ağır yüklerin altında?
Bu yükleri, bu yapıları döküp de hâldaş olan kim?
Seni buraya gönderdi, "seyret, gez dolaş" dedi;
sen ev yaparsın, ey efendi; evi yıkan kim?»
Yunus'un «yokluk yolu», benliği ve dünyaya tutunmayı bırakan sûfî yoludur; «ilimiz», yani asıl yurdumuz, insanın geldiği ve döneceği yerdir. Şiirde «teferrüc» kelimesi dikkat çekicidir: seyretmek, gezip dolaşmak, ferahlamak. Yunus'a göre insan bu dünyaya ev yapmaya değil, bakmaya, seyretmeye gönderilmiştir.
Bakmadığın yer
Yükü çoğu zaman bize verilen bir şey olarak düşünürüz. Ama bazı yükleri kendi ellerimizle, tuğla tuğla yaparız. Cemil'in evi böyle bir yüktü. Kimse ona üçüncü katı yapmasını söylememişti. Hiçbir koşul onu havuz kazdırmaya zorlamamıştı. Otuz beş yıl boyunca, her yaz, bu yükü kendisi taşımış ve kendisi büyütmüştü.
Ve bu yükün bir gerekçesi vardı. Gurbette geçen yıllar, bir yerin insanı olmanın, bir yere ait olmanın özlemiyle geçmişti. Ev, o özlemin taşa dönüşmüş hâliydi: «Ben buralıyım, buraya döneceğim, burada bir yerim var.» Her yeni kat, gurbette bir yıl daha geçirmenin karşılığıydı. Bu yüzden Cemil'in evi bir gösteriş değil, bir vaattı: kendine, ailesine, köye.
Yunus'un sorusu bu vaadin içine bakıyor: «Sen ev yaparsın, ey efendi; evi yıkan kim?» Bu soru bir tehdit değil, bir hatırlatma. Evler yıkılır; ya zamanla, ya ihmalle, ya da yalnızca içinde oturan kalmadığında. Cemil'in on bir odalı evinin dokuz odası, kış boyunca zaten yıkılmış gibiydi: kapalı, soğuk, kullanılmayan. Evi yıkan bir deprem değil, boşluktu.
Bir de şiirin ikinci beytindeki ifade var: «ağır yüklerin altında… bu yükleri, bu yapıları döküp». Yunus yükle yapıyı aynı cümlede söylüyor. Yapı, insanın taşıdığı bir yüke dönüşür. Cemil yalnızca ev yapmamıştı; ev de Cemil'i yapmıştı. Otuz beş yıl boyunca hayatının yönünü, maaşının yönünü, yazlarının yönünü o ev belirlemişti. Ve emekli olup köye döndüğünde bile ev onu bırakmıyordu; güneş paneli, havuz, garajın üstüne bir oda daha.
Hatun'un sorusu, «Kim oturacak bu odalarda?», bu yüzden asıl soruydu. Cemil'in hayali bir evdi; ama evin içinde hayal ettiği şey, odalar değil, insanlardı. Torunlar, kızı, bayram sofraları, kalabalık. Ve otuz beş yıl boyunca o insanlara harcayabileceği zamanın, emeğin, ilginin bir kısmı, onların oturmadığı odalara gitmişti.
Yunus'un «teferrüc» kelimesi burada bir kapı açıyor. Seni buraya seyretmen için gönderdiler. Cemil otuz beş yıl boyunca seyretmemişti. Her yaz izni bir şantiye olmuştu. Kızının çocukluğu, torununun ilk yılları, Hatun'la geçirebileceği sakin akşamlar; bunlar inşaatın gölgesinde kalmıştı.
Derinleşme
Yunus başka bir şiirinde, taşınması gereken başka bir yükten söz eder:
«Âşığın yükünü şöyle bil ki yüce dağlar çekemedi. Âşık aşkın yükünü çeker, yücelerden yüce çıkar; dostun yüzünü görür, ona bakar, gönlünü sevdiğine bağlar.»
Bu iki şiir yan yana konduğunda, iki tür yük ortaya çıkıyor. Biri insanı yere bağlayan yük: ev, yapı, taş. Öbürü insanı yukarı taşıyan yük: aşk, bağlılık, sevilenin yüzüne bakmak. Yunus'a göre aşkın yükü dağlardan ağırdır; ama onu taşıyan «yücelerden yüce çıkar». Yani her yük insanı ezmez. Bazı yükler, taşındıkça insanı kaldırır.
Cemil'in boş odada geçirdiği geceden sonraki sabah, Hatun'la kahvaltıda bir karar verdiler. Garajın üstüne oda yapılmayacaktı. Havuz için ayrılan para, Stockholm'e gitmek için harcanacaktı. Elvan yıllardır «Bir kış da siz gelin» diyordu; Cemil her seferinde «Evi kime bırakacağız?» demişti.
O kış iki ay Stockholm'de kaldılar. Elvan'ın küçük dairesinde, salonda bir çekyatta yattılar. Cemil her sabah Deniz'i okula götürdü. Bir öğleden sonra, Deniz'le birlikte, otuz beş yıl çalıştığı fabrikanın önünden geçtiler. Cemil durdu ve torununa boyahaneyi gösterdi: «Ben otuz beş yıl burada otobüs boyadım.» Deniz sordu: «Dede, o zaman köydeki evi de sen mi boyadın?» Cemil güldü. «Evi ben yaptım. Ama sanırım içine girmeyi unuttum.»
Bahara doğru köye döndüklerinde, Cemil üst katta, o gece pencereyi kapattığı boş odayı değiştirdi. İçine bir masa ve raflar koydu, Deniz için uydu interneti bağlattı. Odanın kapısına Deniz'in Stockholm'de çizdiği bir resmi astı. Yazın Elvan ve Deniz geldiğinde, Deniz ilk kez o odaya çıktı ve iki hafta oradan inmedi. Cemil ise her akşam, bahçedeki çardakta, Hatun'la çay içerek gün batımını seyretti. Yunus'un sözüyle: teferrüc.
Bir yanlış okumanın önünü almak gerekiyor. Yunus'un «sen ev yaparsın» sözü, insanın bir yuva kurmasının, bir mülk edinmesinin ya da gurbette biriktirdiğini memleketine götürmesinin yanlış olduğu anlamına gelmez; ev bir sığınaktır ve onu kurmak bir emektir. Bir de, uzun gurbet yıllarından sonra dönüş, pek çok insan için beklenmedik bir yalnızlık ve aidiyet sarsıntısı getirebilir; bu duygular kalıcılaştığında, ailenin ve yakın çevrenin desteği kadar, bir danışmanla konuşmak da dönüşü kolaylaştırabilir.
Öbür bilgeler
Mudurnu'daki Rüstem de eşinin ölümünden sonra evin çatısını baştan aktarmış, bahçeye bir kulübe kurmuştu (MEV-K05.7). Rüstem'in yapıları yasını dengelemek içindi; Cemil'inki gurbeti. İkisi de taş ve tahtayla bir boşluğu doldurmaya çalıştı. Mevlânâ'nın bedevîsi kum çuvalı taşır, Yunus'un efendisi ev yapar; ikisine de sorulan soru aynı: bu yük neyi dengeliyor?
Akyaka'daki Cenk ise Portekiz'deki ev ilanlarına bakarken kız kardeşinin «Sonra nereye?» sorusuyla durmuştu (STO-K05.7). Cenk yeni bir yer arıyordu, Cemil eski bir yere bir ev ekliyordu. Seneca «kendini de yanında götürüyorsun» der; Yunus «seyret» der. Biri yükü insanın içinde arar, öbürü insanın gözünde: yeri değiştirmek ya da büyütmek yerine, olduğu yere bakmak.
Bugün bir kez dene
Hayatında, yıllar içinde kendi ellerinle büyüttüğün bir yük var mı? Bir ev, bir iş, bir koleksiyon, bir proje; başta bir hayaldi ama şimdi seni taşıyor?
Yunus'un sorusunu sor: bunu kimin için yapıyorum? O kişiler, bu yapının içinde mi, yoksa dışında mı?
Bu hafta, o yükten bir parçayı bir insana çevir: bir odayı bir torun için, bir saati bir arkadaş için, bir harcamayı bir yolculuk için. Ve bir akşam, hiçbir şey eklemeden, yalnızca seyret.
Yanında taşıyacağın soru
Yaptığın evin içinde kim oturuyor?