İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Acı ve sıkıntı

Bir çuval buğday, bir çuval kum

Hangi yükü sen seçtin?

1.406 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Rüstem altmış üç yaşında, Bolu'nun Mudurnu ilçesinde emekli bir marangoz. Eşi Fikriye üç yıl önce, bir kış sabahı, uykusunda öldü. Kırk bir yıl evli kaldılar. Fikriye'nin bahçedeki sardunyaları, mutfaktaki erişte tahtası, pencerenin önündeki dikiş makinesi hâlâ yerli yerinde duruyor.

Fikriye öldükten sonra Rüstem bir gün bile boş durmadı. Önce evin çatısını baştan aktardı. Sonra bahçeye bir kulübe yaptı, kulübenin içine bir tezgâh kurdu. Komşuların kırık sandalyelerini, eski sandıklarını onarmaya başladı; kimseden para almıyordu. Sabah altıda kalkıyor, gece yarısına kadar talaşın içinde çalışıyordu. Hafta sonları da ilçenin dışındaki bir şantiyede bekçilik işi buldu; parası gerekmiyordu ama geceleri evde kalmak istemiyordu.

Kızı Neslihan İstanbul'da yaşıyor. Damadı Barlas bir şirkette insan kaynakları müdürü; boş zamanlarında yaşam koçluğu sertifikası almış. Geçen bayram geldiklerinde Barlas akşam yemeğinden sonra kayınpederini bahçeye çıkardı ve nazikçe konuştu: «Rüstem Baba, siz yasınızı yaşamıyorsunuz. İşle bastırıyorsunuz. Biraz durun, anlatın, paylaşın. Yükü ikiye bölün.»

Rüstem bir süre sustu. Sonra bir soru sordu: «Barlas, sen bu kadar iyi biliyorsun da, sen nasılsın? Neslihan'la aranız nasıl?» Barlas bocaladı. Neslihan'la aralarının son bir yıldır iyi gitmediğini, kendisinin de geceleri uyuyamadığını Rüstem biliyordu. Barlas bir şey diyemedi. Rüstem kalktı, kulübesine gitti ve o gece yine sabaha kadar rende çekti.

Bilgenin kapısı

Mevlânâ, Mesnevî'nin ikinci defterinde, devesine iki çuval yüklemiş bir bedevînin hikâyesini anlatır:

«Bir bedevî devesine iki büyük, dolu çuval yüklemişti; kendisi de iki çuvalın üstüne oturmuştu. Laf ustası biri ona soru sordu; memleketini sordu, sohbet etti. Sonra dedi ki: "Bu iki çuvalın içinde ne var, söyle bakalım?" Bedevî dedi ki: "Bir çuvalımda buğday var; öbüründe kum, insanların azığı olmayan bir şey." Adam dedi ki: "Bu kumu neden yükledin?" Bedevî: "Öbür çuval yalnız kalmasın diye." Adam dedi ki: "Buğdayın yarısını o öbür çuvala dök; hem çuval hafiflesin hem deve." Bedevî dedi ki: "Aferin sana, ey bilge, özgür ve ehil insan! Bu kadar ince bir düşünce, bu kadar iyi bir görüş; sen nasıl bu kadar çıplak, yayan, yorgun dolaşıyorsun?"»

Hikâyenin başlığında «filozof» diye anılan adam, bedevîye akıllıca bir öneri yapar. Ve öneri doğrudur: kum gereksiz bir yüktür, buğdayı ikiye bölmek deveyi rahatlatır. Ama hikâye burada bitmez.

Bakmadığın yer

Gereksiz bir yük taşıyan birini gördüğümüzde, çözüm bize çoğu zaman çok açık gelir: bırak onu. Bedevînin kum çuvalı bunun en net örneği gibidir. Kum kimsenin azığı değildir; yalnızca devenin sırtını ağırlaştırır. Barlas'ın Rüstem'e söylediği de buydu: işle bastırılan bir yas, bir çuval kumdur. Buğdayı, yani yası, ikiye böl; paylaş, anlat, yükü hafiflet.

Ama bedevînin cevabına dikkat etmek gerekiyor: «Öbür çuval yalnız kalmasın diye.» Bedevî kumu bir aptallıktan değil, bir denge ihtiyacından yüklemişti. Tek bir buğday çuvalı devenin sırtında bir yana kayacaktı. Kum, öbür yanı tutuyordu. Rüstem'in çatıları, sandalyeleri, şantiye geceleri de böyleydi. Bunlar yası bastırmak için değil, yasın tek başına devenin sırtını devirmemesi için yüklenmişti. Rüstem'in buğday çuvalı Fikriye'ydi: kırk bir yılın hatırası, bahçedeki sardunyalar, dikiş makinesi. Öbür çuval boş kalsaydı, o hatıranın ağırlığı onu bir yana yıkacaktı.

Bu yüzden «kumu boşalt» demek, tek başına yetmiyordu. Kumu boşaltırsan, buğdayın yarısını öbür çuvala koyacak birinin olması gerekiyordu. Barlas'ın önerisi doğruydu; ama öneri, buğdayın nereye döküleceğini söylemiyordu. «Paylaşın» demişti. Kiminle?

Sonra hikâyenin ikinci yarısı var. Bedevî öneriyi beğenir; hatta adama acır ve onu devesine bindirmek ister. Ama bir soru sorar: bu kadar akıllıysan, neden bu kadar yoksulsun? Rüstem'in sorusu da aynıydı: «Sen nasılsın?» Bu soru Barlas'ı küçümsemek için sorulmamıştı. Rüstem gerçekten bilmek istiyordu: yükü bölmenin yolunu bu kadar iyi bilen biri, kendi yükünü neden bölemiyordu?

Mevlânâ'nın hikâyesi burada bize rahatsız edici bir soru bırakıyor. Doğru bir öneri, onu yaşamayan birinden geldiğinde ne kadar taşıyabilir? Bedevî buğdayın yarısını dökmenin mantıklı olduğunu biliyordu. Ama mantığı yaşamın içinde meyve vermemiş bir öğüde, kendi devesinin dengesini teslim etmek istemedi.

Ve bunun bir bedeli de var: bedevî, kumu taşımaya devam etti. Rüstem de o gece kulübesine döndü. Doğru öğüdü yanlış ağızdan duymak, insanı kendi yükünü daha sıkı tutmaya da itebilir.

Derinleşme

Mevlânâ hikâyenin devamında adamın cevabını ve bedevînin kararını anlatır:

«Adam dedi ki: "Vallahi, ey Arapların ileri geleni, bütün mülkümde bir gecelik azık parası bile yok. Yalınayak, çıplak koşuyorum; kim bir ekmek verirse oraya giderim. Bu bilgimden, erdemimden, hünerimden bana hayal ve baş ağrısından başka bir şey kalmadı." Bedevî dedi ki: "Git, benden uzak dur; uğursuzluğun başıma yağmasın. … Bir çuvalım buğday, öbürü kum olsun; bu ölü mirastan kalma hilelerden daha iyidir." … Tabiattan ve hayalden doğan, ışığın feyzinden yoksun bir bilgelik.»

Mevlânâ hikâyenin sonunda bedevînin yanında durur gibidir; adamın bilgisini «tabiattan ve hayalden doğan» bir bilgelik diye anar. Bu, bugünün okuruna tuhaf gelebilir: kumu taşımaya devam eden bedevî mi haklı? Ama Mevlânâ'nın derdi kum değil; ayrımı, kafada kurulmuş, yaşamda karşılığı olmayan bir akıllılıkla, yaşanmış ve meyve vermiş bir bilgi arasında yapıyor. Kum gereksizdir; ama onu boşaltmanın yolu, yükünü gerçekten bölebilmiş birinden öğrenilir.

Rüstem'in hikâyesinde o kişi, beklenmedik bir yerden çıktı. Bayramdan iki hafta sonra, şantiyedeki bir gece nöbetinde, öbür bekçi Kâzım Usta ona çay getirdi. Kâzım Usta yetmiş yaşındaydı, eşini sekiz yıl önce kaybetmişti. Rüstem'e bir şey öğütlemedi. Yalnızca kendi eşinden söz etti: onun kızgın olduğunda çaydanlığı nasıl sert koyduğunu, bir düğünde nasıl halaybaşı olduğunu. Sonra şunu sordu: «Seninki nasıl biriydi?»

Rüstem üç yıldır ilk kez Fikriye'den söz etti. Erişte tahtasını, sardunyaları, dikiş makinesinin başında söylediği türküleri anlattı. Sabaha kadar konuştular. Gün ağarırken Kâzım Usta kalktı: «Ben de ilk beş yıl çatı aktardım,» dedi, «sonra bir gün fark ettim ki çatı akmıyordu. Ben akıyordum.»

Bu, Barlas'ın söylediğinin aynısıydı aslında: buğdayı ikiye böl. Ama bu kez öğüdü veren kişi, kendi buğdayını bölmüş biriydi. Ve öğüt bir öneri olarak değil, bir hikâye olarak gelmişti.

Sonraki aylarda Rüstem şantiye işini bıraktı. Kulübedeki tezgâhı bırakmadı; ama artık gece yarısına kadar değil, ikindiye kadar çalışıyordu. Akşamları Kâzım Usta'yla kahvede oturuyorlardı. Bir gün kızını aradı ve Fikriye'nin dikiş makinesini Neslihan'a vermek istediğini söyledi. Neslihan ağladı. Sonra, telefonu kapatmadan önce, sessizce şunu ekledi: «Baba, Barlas da bir psikoloğa gitmeye başladı. Senin o soruna çok bozulmuştu. Ama sanırım haklıydın.»

Bu hikâyenin bir sınırı var. Mevlânâ'nın hikâyesi, yaşamadığı bir şeyi öğütleyen herkesin yanlış olduğu ya da uzman yardımının değersiz olduğu anlamına gelmez; bir psikolog, bir hekim, bir yas danışmanı kendi hayatında aynı kaybı yaşamadan da insanın yükünü bölmesine yardım edebilir. Bir de, bir eşin kaybından sonra yıllarca süren aşırı çalışma, uykusuzluk ve hiç ağlayamama, uzamış bir yasın işaretleri olabilir; Rüstem'in Kâzım Usta'sı herkesin karşısına çıkmayabilir ve o zaman yardımı aramak, beklemekten iyidir.

Öbür bilgeler

Akyaka'daki Cenk, Hüsnü Reis'in kayığının yanında, kepenk kalkmadan önceki çeyrek saati telefonsuz, bir kayığın yanında geçirmeye başlamıştı (STO-K05.7). Rüstem'i de bir öğüt değil, Kâzım Usta'nın çayı açtı. Seneca kayan yükün gemiyi yatırdığını söyler; Mevlânâ ise dengeyi kumla değil, buğdayı bölerek kurmayı. İki hikâyede de yükü bağlamayı öğreten, söz değil, yanında oturan biriydi.

Sandıklı'daki Esin ise kız kardeşinin telefonda, kırk dört yaşında olduğunu hatırlatmasıyla kırılmıştı (BUD-K05.7). Rüstem'in Barlas'a sorduğu soru da bir kırgınlıktan doğmuştu. Buda'nın salı ile Mevlânâ'nın kum çuvalı, yükün iki türünü gösteriyor: biri işi bitmiş bir yük, öbürü dengeyi tutmak için eklenmiş bir yük. İkisini de bırakmanın yolu, önce neden taşındıklarını görmekten geçiyor.

Bugün bir kez dene

Hayatında «öbür çuval yalnız kalmasın diye» taşıdığın bir kum çuvalı var mı? Bir meşguliyet, bir alışkanlık, bir öfke; asıl yükün tek başına seni devirmesin diye eklediğin bir ağırlık?

Önce o kumun neyi dengelediğini kendine sor. Asıl buğday ne?

Sonra çevrende, o buğdayın bir benzerini taşımış ve bölebilmiş birini ara. Ondan öğüt isteme; yalnızca hikâyesini sor.

Yanında taşıyacağın soru

Taşıdığın kum, hangi buğdayı dengeliyor?