Açılış
Esin elli bir yaşında, Afyonkarahisar'ın Sandıklı ilçesinde bir nalbur dükkânı işletiyor. Dükkân babasından kaldı. Babası öldüğünde Esin yirmi dokuz yaşındaydı; kız kardeşi Tuba yirmi iki yaşında üniversitedeydi, en küçükleri Okay on sekizinde, üniversite sınavına hazırlanıyordu. Anneleri ağır şeker hastasıydı.
O sonbahar Esin İzmir'deki muhasebe işini bıraktı, Sandıklı'ya döndü, dükkânın kepengini kaldırdı. Babasının borçlarını ödedi, annesinin insülinini takip etti, Tuba'nın yurt parasını yatırdı, Okay'ın dershane taksitlerini kapattı. Kendi evliliği için konuştuğu adam bir yıl bekledi, sonra başkasıyla evlendi. Esin bunun üzerinde hiç durmadı. Yapılması gereken şey yapılmıştı.
Aradan yirmi iki yıl geçti. Tuba şimdi Eskişehir'de bir hastanede başhemşire, iki çocuk annesi. Okay Ankara'da bir yazılım şirketinde müdür. Anneleri altı yıl önce öldü. Ama Esin hâlâ her şeyi taşıyor. Tuba'nın çocuklarının okul kayıtlarını o araştırıyor, Okay'ın evinin kredisinde kefil o. Bayramlarda herkesi Sandıklı'ya o topluyor, sofrayı o kuruyor, kim kime küsse araya o giriyor. Okay geçen yıl bir iş değiştirmek istediğinde önce ablasını aradı; Esin üç gün boyunca ilanları inceledi, maaşları karşılaştırdı, Okay'a bir liste gönderdi.
Bu kış Esin'in sırtı tutuldu. Fizik tedaviye gittiği hastanede fizyoterapist, kaslarının sertliğine bakıp yarı şaka sordu: «Esin Hanım, siz sırtınızda ne taşıyorsunuz?» Esin güldü. Ama o akşam dükkânı kapatırken, kepengin önünde, soruyu bir daha düşündü.
Birkaç gün sonra Tuba telefonda, belki ilk kez, şunu söyledi: «Abla, ben kırk dört yaşındayım. Çocuklarımın okulunu ben de seçebilirim.» Esin telefonu kapattıktan sonra uzun süre dükkânın tezgâhında oturdu. Kırgındı. Ama kırgınlığın altında başka bir şey de vardı; ne olduğunu adlandıramıyordu.
Bilgenin kapısı
Buda, bir konuşmasında, öğrettiklerinin nasıl kullanılması gerektiğini bir sal benzetmesiyle anlatır:
«Bir adamın yolda yürüdüğünü düşünün. Büyük bir su görür; bu yakası kuşkulu ve tehlikeli, öbür yakası ise güvenli, tehlikesiz bir sığınaktır. Ama karşıya geçmek için ne bir sal ne bir köprü vardır. Adam düşünür: "Neden ot, çubuk, dal ve yaprak toplayıp bir sal yapmayayım?" Ve öyle yapar. Karşı yakaya geçtiğinde şöyle düşünür: "Bu sal bana çok yardımcı oldu. Neden onu başımın üstüne kaldırıp ya da omzuma alıp istediğim yere gitmeyeyim?" Ne dersiniz, keşişler, bu adam sala yapılması gerekeni mi yapmış olur?» «Hayır, efendim.» «Karşıya geçtiğinde şöyle düşünmeli: "Bu sal bana çok yardımcı oldu. Neden onu kuru karaya çekmeyeyim ya da suya bırakmayayım da istediğim yere gitmeyeyim?"»
Buda benzetmenin sonunda şunu ekler: öğretisini de bir sal gibi, karşıya geçmek için verdiğini, tutunmak için vermediğini. Sal küçümsenmez; «bana çok yardımcı oldu» denir. Ama işi bitince, sırtta taşınmaz.
Bakmadığın yer
Yükü çoğu zaman bir dış ağırlık olarak düşünürüz: hayatın sırtımıza yüklediği, bizim seçmediğimiz bir şey. Esin'in yirmi iki yılı da böyle başlamıştı. Babasının ölümü, annesinin hastalığı, kardeşlerinin okul taksitleri; bunların hiçbirini o seçmemişti. Hayat onu bir suyun kıyısında bırakmıştı ve karşıya geçmek için bir sal gerekiyordu.
Ve Esin o salı yaptı. Muhasebeyi bıraktı, dükkânı açtı, borçları ödedi. Buda'nın benzetmesindeki adam gibi, ot, çubuk, dal topladı, elleriyle ve ayaklarıyla kürek çekti. O sal ailesini karşıya geçirdi. Tuba başhemşire oldu, Okay müdür oldu, anneleri son yıllarını evinde, kızının yanında geçirdi. Bu, küçümsenecek bir şey değildi; Buda'nın deyişiyle, «çok yardımcı olmuştu».
Ama Buda'nın sorusu salın yapılması değil, karşıya geçildikten sonra ne yapıldığıyla ilgili. Ve Esin'in hikâyesinde bakılmayan yer tam burası: kardeşleri karşıya geçeli yıllar olmuştu. Tuba kırk dört yaşındaydı, Okay kırk. Sular çoktan aşılmıştı. Ama Esin salı hâlâ omzunda taşıyordu. Okul kayıtları, iş ilanları, kefaletler, bayram sofraları; bunlar artık karşıya geçmek için değil, salı bırakamamak yüzünden taşınıyordu.
Fizyoterapistin sorusu, «sırtınızda ne taşıyorsunuz?», bu yüzden yerine dokundu. Esin'in yüklerinin bir kısmı hâlâ gerçekti; ama bir kısmı, yirmi iki yıl önce gerçekten gerekli olmuş ve sonra bir alışkanlığa dönüşmüş yüklerdi. İlki hayatın verdiği yüktü. İkincisi ise, artık, onun seçtiği yüktü.
Tuba'nın cümlesinin altındaki adlandırılamayan şey de buydu belki. Esin kırgındı; çünkü yirmi iki yıllık emeği küçümsenmiş gibi gelmişti. Ama kırgınlığın altında bir korku vardı: salı bırakırsa kim olacaktı? Yirmi iki yıl boyunca «ailenin direği» olmuştu. Sal suya bırakılırsa, o direk neye dayanacaktı? Belki de en ağır yük buydu: başkalarının ihtiyacı değil, o ihtiyacın Esin'e verdiği yer. Taşıdığı şeyler azaldıkça, kendisinin de azalacağından korkuyordu.
Derinleşme
Buda başka bir konuşmasında yükün ne olduğunu ve onu kimin kaldırdığını daha açık söyler:
«Keşişler, size yükü, yükü taşıyanı, yükün kaldırılmasını ve yükün bırakılmasını öğreteceğim. … Yükün kaldırılması nedir? Yeniden varoluşa götüren, hazla ve tutkuyla karışık, nereye konsa orada zevk bulan özlemdir. … Yükün bırakılması nedir? Bu özlemin artık hiç kalıntı bırakmadan solup sönmesi; onu vermek, salıvermek, bırakmak, ona tutunmamaktır. … Ağır yük bırakıldığında ve bir başkası kaldırılmadığında, insan doygun ve dingindir.»
Konuşmanın öğretisel içeriği derindir: Buda'ya göre asıl yük, insanın «ben» diye tutunduğu beden ve zihin katmanlarıdır. Ama konuşmanın yapısı, gündelik hayata da bir ayna tutar. Yük ayrı, yükü taşıyan ayrı, yükü kaldıran şey ayrıdır. Ve Buda'ya göre yükü kaldıran şey, yükün kendisi değil, ona duyulan tutkudur. Son dizedeki ince ayrıntı da önemli: yük bırakıldığında, «bir başkası kaldırılmadığında».
Esin'in hikâyesinde bu ayrım bir şeyi açtı. Okul kayıtlarını araştırmak, iş ilanlarını karşılaştırmak, sofrayı kurmak; bunlar yük değildi aslında. Onları ağır yapan, Esin'in onlara bağladığı şeydi: «Ben olmazsam her şey dağılır.» Bu cümle yirmi iki yıl önce doğruydu. Şimdi ise, Buda'nın diliyle, «nereye konsa orada zevk bulan» bir tutunmaya dönüşmüştü. Esin'in yükü, kardeşlerinin hayatı değil, onlara gerekli olma isteğiydi.
Tuba'nın telefonundan bir hafta sonra Esin bir şey denedi. Okay aradı ve yeni evinin tadilatı için bir usta önerisi istedi. Esin, her zamanki gibi, «Ben bir araştırayım» demek üzereydi. Durdu. «Okay,» dedi, «sen nasıl bir usta istiyorsun? Önce sen bir bak, takılırsan beni ara.» Telefonun öbür ucunda bir sessizlik oldu. Sonra Okay güldü: «Tamam abla.» İki gün sonra kendisi bir usta bulmuştu.
Bayram geldiğinde Esin herkesi yine Sandıklı'ya çağırdı. Ama bu kez sofrayı kurmak için bir liste yaptı ve görevleri paylaştırdı: Tuba tatlıyı, Okay'ın eşi salataları, çocuklar sofrayı. Esin yalnızca kendi yaptığı, annesinden öğrendiği haşhaşlı çöreği hazırladı. Bayram sabahı, mutfakta herkes bir şeyle uğraşırken, Esin balkonda bir çay içti. Yirmi iki yılda ilk kez.
Bir şeyi de bırakmadı. Dükkân. Esin nalbur dükkânını çok seviyordu; sabah kepengi kaldırmayı, müşterinin aradığı vidayı çekmecelerin arasından bulmayı, kasabanın ustalarıyla laflamayı. Bu yükü kendisi seçmişti ve taşımaktan memnundu. Salın tümünü suya bırakmamıştı; yalnızca, artık işine yaramayan kısmını.
Bu hikâyede açıkça söylenmesi gereken bir şey var. Buda'nın «salı bırak» benzetmesi, sorumluluklarını terk etmeye ya da gerçekten ihtiyacı olan yakınlarını yalnız bırakmaya bir gerekçe değildir; hasta, yaşlı ya da küçük birine bakmak, bırakılacak bir sal değil, sürdürülecek bir bağdır. Bir de, yıllarca ailesinin yükünü taşımış insanlarda bedensel ağrılar, tükenmişlik ve kendi ihtiyaçlarını hiç fark edememe sık görülür; Esin'in sırtındaki tutulma gibi bedenin verdiği işaretler, bir hekime görünmenin ve kendine ayrılacak zamanı düşünmenin de vaktidir.
Öbür bilgeler
Zile'deki Şenay, kantinin mantar panosuna adsız şiirler iğnelemeye başlamıştı (YUN-K05.6). Şenay'ın bıraktığı şey bir ödül beklentisiydi; Esin'in bıraktığı ise gerekli olma isteği. Yunus «isteyene ver onu» der; Buda salı suya bırakmayı önerir. İkisinde de bırakılan şey, sevilen işin kendisi değil, ona yapışmış bir bekleyiş.
Eşme'deki Sabahat da tezgâhı sökmeye hazırlanırken bir öğrencinin sorusuyla durmuştu; ama sonra atkıyı geçirmeyi bıraktı, yalnızca göstermeye başladı (MEV-K05.6). Esin'in kardeşlerine «önce sen bak» demesi, Sabahat'in tezgâh başında geri çekilmesine benziyordu. Mevlânâ'nın gönüldaşlığı da Buda'nın salı da aynı şeyi söylüyor: bir yükü taşımanın olgun biçimi, kimi zaman onu bir başkasına bırakabilmektir.
Bugün bir kez dene
Sırtında taşıdığın yükleri bir kâğıda yaz. Sonra her birinin yanına iki sorudan birini işaretle: «Bunu hayat mı verdi, ben mi seçtim?» ve «Bu sal hâlâ beni bir yerden bir yere mi geçiriyor, yoksa ben onu karşı yakada mı taşıyorum?»
Bu hafta, karşıya geçilmiş bir salı bırakmayı dene. Başlangıç için ufak bir iş seç: bir kardeşin, bir çocuğun, bir arkadaşın kendi başına yapabileceği bir işi, ona bırak.
Ve bıraktığında, Buda'nın son dizesini hatırla: yerine başka bir yük kaldırma.
Yanında taşıyacağın soru
Taşıdığın yüklerden hangisi seni karşıya geçirdi, hangisini artık yalnızca bırakamadığın için taşıyorsun?