İçeriğe geç

Yunus Emre ile · Acı ve sıkıntı

Bana seni gerek seni

Umut bir güç mü, bir erteleme mi?

1.208 kelime · yaklaşık 5 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Şenay kırk yedi yaşında, Tokat'ın Zile ilçesinde bir ortaokulun kantininde çalışıyor. Sabah yedide tostçu makinesini açar, teneffüslerde simit, ayran ve çay satar, öğleden sonra hesabı kapatır. Akşamları, mutfak masasında, yirmi beş yıldır şiir yazıyor.

İlk şiirini on dokuz yaşında, babası öldüğünde yazdı. Sonra yazmayı bırakmadı. Evlendi, iki oğul büyüttü, kantinde çalıştı; ama her akşam, ev uyuduktan sonra, mutfak masasında bir defter açtı. Yirmi beş yılda on dört defter doldu.

On yıl önce bir şiir yarışması duyurusu gördü ve ilk kez bir şiirini gönderdi. Kazanamadı. Ertesi yıl bir başkasına gönderdi. Sonra bir dergiye. Sonra bir yayınevine, bir dosya hâlinde. On yılda otuz dört yere gönderdi. Bir kez bir yarışmada «mansiyon» aldı; adı bir listenin en altında, küçük harflerle yazılıydı. Geri kalan otuz üç başvurudan ya bir red cevabı geldi ya da hiçbir şey.

Her başvuruda Şenay'ın içinde aynı umut kıpırdıyordu: «Bu sefer.» Sonuç gününe kadar her akşam e-postasına bakıyor, telefonu elinden bırakmıyordu. Ve her red cevabından sonra bir hafta defteri açmıyordu.

Geçen bahar, otuz dördüncü red cevabının geldiği akşam, Şenay mutfak masasında oturdu ve on dört defteri önüne dizdi. Küçük oğlu Kaan odasından çıktı, annesinin yüzüne baktı. «Anne, ne oldu?» Şenay «Bırakıyorum» dedi. «Yirmi beş yıl yazdım, kimse okumadı. Ben artık ummuyorum.»

Kaan defterlerden birini aldı, rastgele bir sayfa açtı ve okudu. Uzun süre sustu. Sonra şunu sordu: «Anne, sen bunları yayınlansın diye mi yazdın?»

Bilgenin kapısı

Yunus Emre'nin en çok bilinen şiirlerinden biri, umudun ne olduğunu, ödül bekleyen bir umutla karşılaştırarak anlatır:

«Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim;
aşkınla avunurum: bana seni gerek seni.
…
Ne cehennemde yer edindim, ne cennette köşk bağladım;
senin için çok ağladım: bana seni gerek seni.
Cennet cennet dedikleri bir ev ile birkaç huri;
isteyene ver onları, bana seni gerek seni.»

Yunus'un burada seslendiği «sen», Tanrı'dır. Şiir, bir ödül için değil, sevilenin kendisi için sevmeyi anlatır: cennet bir ödüldür ve Yunus ödülü isteyene bırakır. Onun istediği, ödülün kendisi değil, sevdiğine yakın olmaktır.

Bakmadığın yer

Umudu çoğu zaman bir sonuca bağlarız: bir şeyi umarız ve o şey gelirse umudumuz haklı çıkar, gelmezse boşa gider. Şenay'ın on yıllık başvuruları da böyle bir umuttu. Her şiir bir yarışmaya, her dosya bir yayınevine gidiyor; ve dönen her cevap, umudun haklı mı boşa mı olduğunu söylüyordu. Otuz dört cevabın otuz üçü «boşa» diyordu.

Yunus'un şiiri iki tür umudu birbirinden ayırıyor. Birincisi bir şey için umut: cennet, köşk, huri; yani bir ödül. İkincisi birine umut: «Bana seni gerek seni.» Birincisi bir sonuca bağlıdır; ödül gelmezse umut da boşa gider. İkincisi ise bir sonuç beklemez; sevilenin kendisi zaten istenendir. Yunus cenneti küçümsemiyor; yalnızca, onu «isteyene» bırakıyor.

Şenay'ın yirmi beş yılı bu iki umut arasında ikiye bölünmüştü. İlk on beş yıl, mutfak masasında yalnız yazdığı yıllar, ikinci türdendi. Hiçbir yere göndermiyordu; şiir, kendi başına istenen bir şeydi. Babasının ölümünde, oğullarının doğumunda, kantinde geçen uzun kışlarda; defter onun «sen»iydi. Sonra, on yıl önce, ilk yarışma duyurusuyla birlikte birinci tür umut geldi. Şiir artık bir şey için yazılıyordu: bir ödül, bir yayın, bir onay için. Ve o ödül gelmedikçe, şiir de değersizleşmeye başladı.

Her red cevabından sonra defteri bir hafta açmaması bunun işaretiydi. Yunus'un diliyle söylenirse, Şenay köşke bağlanmış, cennetteki evi beklemeye başlamıştı; ve o ev gelmedikçe, «sen»i de bırakıyordu. Oysa ilk on beş yılda, hiçbir ödül yokken, her akşam o masaya oturmuştu.

Kaan'ın sorusu bu yüzden bir yerine dokundu: «Bunları yayınlansın diye mi yazdın?» Şenay'ın içinden ilk gelen cevap «evet»ti. Ama defterlerin tarihlerine baktığında, cevabın «hayır» olduğunu biliyordu. On dört defterin dokuzu, hiçbir başvurudan önce dolmuştu.

Derinleşme

Yunus başka bir şiirinde, gerçek bir dervişin nasıl olması gerektiğini sayarken aynı ayrımı tek bir beyitte yapar:

«Ne cehenneminden korka, ne hurisinden uma; onun daima amacı, Hakk'ın yüzü olmalı.»

Bu beyitte Yunus «ummak» fiilini doğrudan kullanır ve onu korkuyla yan yana koyar: cehennemden korkmak ve huriden ummak, aynı türden iki duygudur; ikisi de bir sonuca bakar. Dervişin bakışı ise sonuca değil, «didâr»a, yani yüze, sevilenin kendisine yöneliktir. Yunus burada umudu yasaklamıyor; umudun yönünü değiştiriyor.

Kaan'ın sorusundan sonraki hafta Şenay defteri yine açmadı; ama bu kez nedeni farklıydı. Ne yazacağını değil, neden yazdığını düşünüyordu. Bir akşam ilk defterini açtı, on dokuz yaşında yazdığı babasıyla ilgili şiiri okudu. Şiir kötüydü; uyakları zorlamaydı, kelimeler fazlaydı. Ama okurken ağladı; çünkü o şiir, babasının cenaze günü mutfakta, bir ödül düşünmeden, yalnızca babasına bir şey söylemek için yazılmıştı.

O gece Şenay yeni bir şiir yazdı. Kantinin sabah yedideki sessizliği üzerineydi: tostçu makinesinin ilk ısınma sesi, okul bahçesine düşen ilk servisin kapısı, ellerini ovuşturarak gelen ilk öğrenci. Şiiri bitirdiğinde, nereye göndereceğini düşünmedi. Deftere yazdı ve kapattı.

Sonraki aylarda Şenay yine yazmaya başladı; ama bir şey değişmişti. Başvuruları tamamen bırakmadı; yılda bir iki yarışmaya hâlâ gönderiyordu. Ama artık sonuç günü e-postasına bakmayı unutuyordu. Bir red cevabı geldiğinde, o akşam yine defteri açıyordu.

Bir de küçük bir şey yaptı. Kantinin duvarındaki mantar panoya, haftada bir, yeni bir şiirini iğneyle tutturmaya başladı; adını yazmadan. İlk hafta kimse fark etmedi. İkinci hafta bir sekizinci sınıf öğrencisi, simidini alırken panoya bakıp «Bunu kim yazmış?» diye sordu. Şenay omuz silkti. Kız şiiri telefonuyla fotoğrafladı.

Haziranda okulun yıl sonu töreninde, Türkçe öğretmeni mikrofona çıktı ve «Kantinimizin panosundan bir şiir okuyacağım» dedi. Kantinin sabah yedisini anlatan şiirdi. Şenay salonun en arkasında, önlüğüyle duruyordu. Kimse yazarın kim olduğunu bilmiyordu. Şenay da söylemedi.

Eve döndüğünde Kaan kapıda bekliyordu; o sekizinci sınıf öğrencisinin ablası onun sınıf arkadaşıydı ve haber çoktan gelmişti. «Söylemedin mi?» dedi. Şenay güldü: «Ne gerek var? Okundu ya.» O akşam on beşinci defteri açtı.

Yanlış anlaşılmaması için iki not. Yunus'un «bana seni gerek» sözü, insanın emeğinin tanınmasını istemesinin yanlış olduğu anlamına gelmez; yaratıcı işlerde geri bildirim, yayın ve tanınma meşru isteklerdir ve onları aramak bir zaaf değildir. Bir de, uzun süre tekrarlanan reddedilmeler kimi insanda değersizlik duygusunu derinleştirir; o duygu bir işi bırakmanın ötesine geçip insanın kendine bakışını karartıyorsa, bunu güvendiği biriyle ya da bir uzmanla paylaşmak gerekir.

Öbür bilgeler

Eşme'deki Sabahat, genç öğrencisinin dokuyuşunu izlerken ağzından annesinin türküsünün çıktığını fark etmişti (MEV-K05.6). Sabahat'in umudu bir öğrencinin sorusuyla, Şenay'ınki bir oğlun sorusuyla geri geldi. Mevlânâ umudun bir mahallede bulunduğunu söyler; Yunus ise umudun yönünü sorar: bir ödüle mi bakıyor, yoksa sevilene mi?

Tatvan'daki Nergis de kura gününe kadar kiradaki evin boş saksısına bir sardunya dikmişti (STO-K05.6). Seneca'nın «yalnızca umutla yaşama» uyarısı ile Yunus'un «isteyene ver onu» cümlesi aynı yere varıyor: umut bir sonuca bağlandıkça, bugünü ve bugünkü sevgiyi rehin alıyor.

Bugün bir kez dene

Uzun süredir umut ettiğin bir şeyi düşün. Sonra Yunus'un ayrımıyla sor: ben bir şey için mi umuyorum, yoksa birine ya da bir şeyin kendisine mi bağlıyım?

Şenay'ın defterleri gibi, o umudun başladığı ilk günlere dön. O zaman neden başlamıştın? Hiçbir ödül yokken seni oraya ne götürüyordu?

Bu hafta, sonucunu düşünmeden, yalnızca kendisi için bir kez yap: bir şiir, bir resim, bir yemek, bir yürüyüş.

Yanında taşıyacağın soru

Umduğun şey gelmese de, o işi yine yapar mıydın?