Açılış
Sabahat altmış dört yaşında, Uşak'ın Eşme ilçesine bağlı bir köyde kilim dokuyor. Tezgâhı evin alt katında, pencerenin önünde duruyor; ona annesinden, annesine anneannesinden kalmış. Sabahat dokuz yaşında ilk atkısını geçirdi. Elli beş yıldır o tezgâhın başında.
Bir zamanlar köyde neredeyse her evde bir tezgâh vardı. Kızlar çeyizlerini kendileri dokurdu; yünü kendileri eğirir, köklerden, kabuklardan, otlardan kendi boyalarını kaynatırlardı. Sabahat'in kızları şimdi İzmir'de ve Ankara'da; biri bankada, öbürü bir hastanede çalışıyor. İkisi de tezgâhın başına hiç oturmadı. Köyde tezgâh kuran son kadın da beş yıl önce öldü. Şimdi Sabahat'in tezgâhı köyde ses çıkaran son tezgâh.
Geçen kış Sabahat bir karar verdi. Elindeki son kilimi bitirecek, sonra tezgâhı sökecekti. Kime kalacaktı? Kimse öğrenmek istemiyordu. Ellerinin ağrısı da artmıştı. Bir akşam büyük kızı telefonda «Anne, bırak artık, kendini yorma» dediğinde, Sabahat ilk kez itiraz etmedi. «Haklısın,» dedi, «bu iş benimle biter.»
Mart ayında köye bir yabancı geldi. Melis yirmi altı yaşında, İstanbul'da tekstil tasarımı okumuş, şimdi yüksek lisansını geleneksel kilim desenleri üzerine yapıyordu. Muhtarlıktan Sabahat'in adını almıştı. Kapıyı çaldı, tezgâhı görmek istedi. Sabahat onu içeri aldı ama soğuk davrandı: «Fotoğraf çekeceksen çek, kızım. Kitaba koyarsın. Zaten artık kitaplarda kalacak bu iş.»
Melis fotoğraf makinesini çantadan çıkarmadı. Tezgâhın yanına oturdu ve şunu sordu: «Bana öğretir misiniz?»
Bilgenin kapısı
Mevlânâ, Mesnevî'nin birinci defterinde, gönül ehliyle arkadaşlığın insana ne kattığını anlatırken şu beyitleri yazar:
«Gülen nar bahçeyi güldürür; erlerin sohbeti seni de er yapar. Kaya taşı ya da mermer olsan bile, bir gönül sahibine erişince inci olursun. … Umutsuzluk mahallesine gitme, umutlar var; karanlık yana gitme, güneşler var. Gönül seni gönül ehlinin mahallesine çeker; ten ise seni su ve çamur hapsine çeker. Haydi, gönlüne gönüldaşlıktan bir gıda ver; git, talihi talihli birinden ara.»
Bu beyitler, Ganjoor'da beylerin veliahtlık kavgasını anlatan bir bölümün içinde, Mevlânâ'nın asıl hikâyeden ayrılıp konuştuğu bir yerde durur. Mevlânâ hikâyeyi bir an bırakır ve okura doğrudan seslenir.
Bakmadığın yer
Umudu genellikle insanın kendi içinde taşıdığı bir şey olarak düşünürüz. Biri «umudumu kaybettim» dediğinde, bir eşyasını kaybetmiş gibi konuşur: o vardı, artık yok. Sabahat'in «bu iş benimle biter» cümlesi de böyle bir kayıptı. Elli beş yıl taşıdığı bir umut, tezgâhın bir gün başka ellere geçeceği umudu, yavaş yavaş tükenmiş, sonunda bitmişti.
Mevlânâ'nın beyitleri umuda başka bir yerden bakıyor. Ona göre umut bir mahalledir: insanın içinde değil, gittiği yerde, oturduğu yerde, kimlerle oturduğunda bulunur. «Umutsuzluk mahallesine gitme, umutlar var.» Bu cümle «umudunu kaybetme» demiyor; «yanlış yere gitme» diyor. Umut kaybolmuş bir eşya değil, gidilmemiş bir sokaktır.
Sabahat'in son yılları bu açıdan bakınca bir mahalle değiştirmeydi. Köyde tezgâhlar birer birer sustukça, Sabahat'in çevresindeki sesler de değişmişti. Kızlarının «bırak artık», komşuların «kim alacak ki o kilimi», ellerinin ağrısı; bunların hepsi umutsuzluk mahallesinin sesleriydi. Sabahat oraya bir gecede taşınmamıştı; yıllar içinde, fark etmeden, her gün biraz daha o sokağa yerleşmişti.
Mevlânâ'nın ilk beyitlerindeki imge de buna bağlanıyor: «Gülen nar bahçeyi güldürür.» Olgunlaşıp çatlayan nar, içindeki taneleri gösterir; ve bir bahçede gülen bir nar, öbür ağaçlara da bir şey söyler. Umut da böyle bulaşıcıdır; ama umutsuzluk da öyledir. İnsan hangi narların yanında oturuyorsa, onların yüzünü taşımaya başlar.
Sabahat'in Melis'e söylediği «Fotoğraf çek, kitaba koyarsın» cümlesi de bu mahallenin diliydi. Bir genç kapıya gelmişti; ama Sabahat onu umutsuzluk mahallesinin içinden görmüştü: o da gelip gidecek, bir fotoğraf alıp gidecek, kitapta bir sayfa olacaktı. Melis'in sorusu ise başka bir mahalleden geliyordu. «Bana öğretir misiniz?» Bu soru bir fotoğraf değil, bir kapıydı. Ve o kapı, Sabahat'in elli beş yıl önce annesinin tezgâhının yanında kendisinin sorduğu soruya benziyordu.
Derinleşme
Mevlânâ'nın kendisi de umutsuzluğu tanıyordu. İkinci defterde, yol arkadaşı ve gönül dostu Şems'ten söz ederken şunu yazar:
«Yüz binlerce kez umudumu kestim. Kimden? Şems'ten mi? Buna inanır mısınız? Bana inanmayın, güneşten sabredebileceğime, ya da balığın sudan sabredebileceğine. Ve umutsuz olsam bile, ey Hasan, benim umutsuzluğum güneşin işinin ta kendisidir.»
«Şems» Arapçada güneş demektir; Mevlânâ burada dostunun adıyla güneş arasında oynar. Seslendiği «Hasan» ise Mesnevî'yi yazmasını isteyen ve beyitleri kâğıda geçiren Hüsâmeddin Çelebi'dir; bölümün sonunda adıyla anılır. Bu beyitlerde dikkat çeken şey, umutsuzluğun inkâr edilmemesidir. Mevlânâ «hiç umudumu kesmedim» demiyor; «yüz binlerce kez kestim» diyor. Ama hemen ardından şunu ekliyor: o umut kesişlerin hiçbiri gerçekten kopmadı; çünkü balık sudan, insan güneşten ayrı yaşayamaz. Umutsuzluk bile, bağlı olduğu şeyin bir parçasıdır.
Sabahat'in elli beş yılı da böyleydi. Kaç kez «bu iş bitti» demişti? Kızları tezgâhtan uzaklaştığında, köyde son tezgâh kuran kadın öldüğünde, ellerinin ilk ağrıdığı kış. Ama her seferinde, ertesi sabah tezgâhın başına yine oturmuştu. Umudunu kesmişti belki; ama tezgâhla bağını hiç kesmemişti. O bağ, umutsuzluğun da altında bir yerde sürüyordu.
Melis'in sorusundan sonra Sabahat önce güldü: «Bir mevsimde öğrenilmez bu, kızım.» Melis «O zaman birkaç mevsim gelirim» dedi. Ve geldi. Önce haftada bir, sonra yaz tatilinde bütün bir ay. Sabahat ona yünün nasıl eğrildiğini, cehri otundan sarının, palamuttan kahverenginin nasıl çıktığını, atkının kirkitle nasıl sıkıştırılacağını gösterdi. Melis'in ilk sıraları gevşekti; Sabahat onları söküp yeniden dokuttu, tıpkı annesinin ona yaptığı gibi.
Bir öğleden sonra, Melis tezgâhın başındayken, Sabahat bir şey fark etti. Ağzından bir türkü çıkıyordu; tezgâhın başında annesinin söylediği, kendisinin de yıllardır söylemediği bir türkü. Ne zaman başlamıştı, bilmiyordu. Mevlânâ'nın narı gibi: Melis'in tezgâhın başındaki sabırsız heyecanı, Sabahat'in içindeki bir şeyi de çatlatmıştı.
Yaz sonunda Melis köyün iki genç kadınını da getirdi; biri muhtarın gelini, öbürü yeni evlenmiş bir öğretmen. Üniversitenin bir projesiyle köy konağında küçük bir atölye kurdular; iki tezgâh daha. Sabahat haftada iki gün oraya gidiyor. Ellerinin ağrısı geçmedi; ama artık atkıyı o geçirmiyor, gösteriyor.
Son kilimini de bitirdi. Tezgâhı sökmedi.
Bu hikâyede bir dengeyi korumak lazım. Mevlânâ'nın «umutsuzluk mahallesine gitme» sözü, umutsuzluk hisseden birine «kendini toparla» demek değildir; uzun süren umutsuzluk, kimi zaman bir çökkünlüğün belirtisidir ve sözle değil, destekle aşılır. Sabahat'in hikâyesinde o desteği getiren bir öğrenciydi; başka bir hikâyede bu bir arkadaş, bir aile hekimi ya da bir danışman olabilir. Bir de, bir zanaatın ya da bir geleneğin yaşaması, yalnızca bir ustanın umuduna bırakılamaz; bunun için kurumların, okulların ve yerel yönetimlerin de sorumluluk alması gerekir.
Öbür bilgeler
Tatvan'daki Nergis, kura gününe kadar telefondaki proje görsellerini bir klasöre kapatıp kiradaki evin gıcırdayan dolap kapağına dönmüştü (STO-K05.6). Seneca umudu şimdiki ana indirmeyi öğütler; Mevlânâ ise umudu bir mahalleye, bir arkadaşlığa taşır. Nergis'in umudu bugüne döndü; Sabahat'inki bir başkasının sorusuyla geri geldi.
Tosya'daki Didem'i ise diyaliz koltuğunda yanındaki Süleyman Amca'nın «Olmazsa?» sorusu sarsmıştı (BUD-K05.6). Didem'i bir soru umudundan uyandırdı; Sabahat'i ise bir soru umutsuzluğundan. İki soru da yan koltuktan, yan tezgâhtan geldi. Buda da Mevlânâ da aynı şeyi biliyor: insanın umuduyla ilişkisi, çoğu zaman yanında oturan kişinin bir cümlesiyle değişir.
Bugün bir kez dene
Hayatında umudunu kestiğin bir şeyi düşün. Sonra Mevlânâ'nın sorusunu sor: bu umutsuzluğa hangi mahallede vardım? Son zamanlarda en çok kimlerin sesini duyuyorum?
Bir de «gülen nar»ı ara: o konuda hâlâ umut taşıyan, hâlâ merak eden, hâlâ soran biri var mı çevrende? Yaşça senden küçük de olabilir, büyük de.
Bu hafta o kişiyle bir saat geçir. Ona bir şey öğret ya da ondan bir şey öğren.
Yanında taşıyacağın soru
Umudunu mu kaybettin, yoksa yalnızca mahalleni mi değiştirdin?