İçeriğe geç

Buda ile · Acı ve sıkıntı

Biçilmiş yeşil kamış

Umut bir güç mü, bir erteleme mi?

1.341 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Didem otuz sekiz yaşında, Kastamonu'nun Tosya ilçesinde yaşıyor. Haftada üç gün, pazartesi, çarşamba ve cuma sabahları, ilçedeki diyaliz merkezine gidiyor; dört saat bir koltukta oturuyor, kanı bir makineden geçip geri dönüyor. Yirmi dokuz yaşındayken böbrekleri bir otoimmün hastalık yüzünden iflas etti. O günden beri hayatı bu üç sabahın etrafında dönüyor.

Altı yıldır kadavradan böbrek nakli bekleme listesinde. Ailesinden uygun bir verici çıkmadı; eşi Yüksel'in kan grubu tutmadı, kardeşinin de başka bir hastalığı vardı. Telefonu gece de gündüz de yanında taşıyor. Bir keresinde, dört yıl önce, gece ikide aradılar: uygun bir böbrek olabilir, hemen Ankara'ya gelin. Yüksel arabayı çalıştırdı, yola çıktılar; Ilgaz'ı geçip Çankırı'ya yaklaştıklarında ikinci telefon geldi: doku uyumu tutmamış. Geri döndüler.

Didem'in hayatı o geceden sonra bir cümleyle örgütlendi: «Nakil olunca.» Nakil olunca üniversitedeki yarım kalan bölümünü bitirecekti. Nakil olunca Yüksel'le Amasra'ya, hiç görmediği denize gidecekti. Nakil olunca kardeşinin düğününde halay çekecekti; düğün geçen yıl oldu, Didem diyalizden çıkıp yorgun bir hâlde salonun köşesinde oturdu. Nakil olunca bahçeye bir gül fidanı dikecekti.

Bir sabah diyaliz koltuğunda, yan koltuktaki yetmiş yaşındaki Süleyman Amca ona şunu sordu: «Kızım, sen hep "nakil olunca" diyorsun. Olmazsa?» Didem bozuldu. «Olacak,» dedi, «umudumu kesmem.» Süleyman Amca bir şey demedi; yalnızca, makinenin sesine karışan bir sesle, kendi kendine söylenir gibi: «Ben de kesmedim. On iki yıldır.»

O gün Didem eve döndüğünde ilk kez hesap yaptı. Altı yıl. Bekleme listesinde ne zaman sırasının geleceğini kimse söyleyemiyordu. Ve bu altı yılda «nakil olunca» diye ertelediği her şey, bir rafta tozlanıyordu.

Bilgenin kapısı

Aṅguttara Nikāya'nın üçlüler bölümündeki bir konuşmada Buda, dünyada üç tür insan bulunduğunu söyler: umutsuz olan, umut eden ve umudu geride bırakmış olan. Konuşma bunu bir krallık benzetmesiyle açar:

«Umut eden kişi nasıldır? Taç giymiş bir kralın en büyük oğludur; henüz taç giymemiştir ama buna layıktır ve veliaht olarak onaylanmıştır. Şunu duyar: "Soylular falan soyluyu kral olarak taçlandırmışlar." Aklına şu gelir: "Ah, soylular beni de ne zaman kral olarak taçlandıracak?" Buna umut eden kişi denir. Umudu geride bırakmış kişi nasıldır? Taç giymiş bir kraldır. Aynı haberi duyar; aklına "Beni ne zaman taçlandıracaklar?" diye bir düşünce gelmez. Neden? Çünkü taçlanma için beslediği eski umut artık sönmüştür.»

Konuşmanın «umutsuz kişi» tarifi, o çağın kast düzeninden örnekler verir: en alt sayılan ailelerde doğmuş, yoksul, hasta insanlar kral olmayı hayal bile etmez. Bugünün okuru bu sıralamaya itiraz etmekte haklıdır; ama metnin asıl ilgilendiği şey, sınıflar değil, umudun nerede doğup nerede söndüğüdür. Buda aynı üçlüyü ardından manastırdaki keşişlere uygular: kötü yaşayan özgürlüğü umut etmez, iyi yaşayan eder, özgürlüğe ermiş olan artık umut etmez.

Bakmadığın yer

Umudu çoğu zaman yalnızca iyi bir şey olarak düşünürüz: insanı ayakta tutan, karanlıkta yanan bir ışık. Didem'in «umudumu kesmem» cümlesi bu düşüncenin cümlesiydi. Ve bunda doğru bir yan vardı: altı yıl boyunca haftada üç kez o koltuğa oturmasını sağlayan şey, belki de tam o umuttu.

Buda'nın konuşması ise umuda başka bir açıdan bakıyor: umut, kimde doğar? Umutsuz kişi, kral olmayı aklına bile getirmez; çünkü ulaşılabilir bir yerde değildir. Umudu sönmüş kişi de getirmez; çünkü zaten oradadır. Umut yalnızca ortadaki kişide, veliahtta doğar: ulaşılabilir ama henüz ulaşılmamış bir şeyin önünde. Yani umut, bir mesafenin adıdır. Ulaşılabilir olanla ulaşılmış olan arasındaki boşluk.

Bu açıdan bakınca Didem'in umudu iki şeyi birden taşıyordu. Birincisi bir güçtü: nakil gerçekten ulaşılabilir bir şeydi, listede bir adı vardı, bir gece telefon gerçekten çalmıştı. Veliaht gibi, o da «layık ve onaylanmış»tı. Bu umut onu diyaliz koltuğuna her sabah yeniden oturtuyordu.

Ama ikincisi bir bekleme odasıydı. Veliahdın bütün hayatı «ne zaman taçlanacağım?» sorusunun etrafında dönerse, o hayat hep bir öncekine benzer: kral olmadan önceki zamanın bir uzantısı. Didem'in hayatı da «nakil olunca» cümlesinin önünde bekleyen bir veliahdın hayatına dönmüştü. Üniversite, deniz, gül fidanı, halay; hepsi taç giyme gününe ertelenmişti. Ve o gün ne zaman gelecekti, kimse bilmiyordu.

Süleyman Amca'nın sorusu bu yüzden acıtmıştı: «Olmazsa?» Bu soru Didem'in umudunu kesmiyordu; yalnızca, o umudun altında bekleyen bir hayatın bekletildiğini gösteriyordu. Umut bir güç olabilirdi; ama bir erteleme de olabilirdi. Ve Didem ikisini birbirinden hiç ayırmamıştı. Ayırmaya çalışmak bile ona bir ihanet gibi geliyordu: sanki umudun yalnızca bir yanına bakmak, öbür yanını, onu ayakta tutan yanını da elinden alacaktı.

Derinleşme

Buda'ya bir başka konuşmada bir tanrı sorar: ormanda yaşayan, günde bir öğün yiyen keşişlerin yüzleri nasıl bu kadar aydınlık? Buda şiirle cevap verir:

«Geçmiş için yas tutmazlar, gelecek için yakarmazlar; o gün ne gelirse onunla beslenirler. Yüzleri bu yüzden aydınlıktır. Gelecek için yakardıkları, geçmiş için yas tuttukları için ahmaklar kurur gider; biçilmiş yeşil bir kamış gibi.»

Sujato'nun «pray for the future» diye çevirdiği Pali ifade, geleceği özleyerek, ona yakararak yaşamayı anlatır. Buda burada umudu yasaklamıyor; geleceğe yakarırken bugünü kurutmayı anlatıyor. Kamış yeşildir, yani canlıdır; ama kökünden biçilmiştir. Didem'in ertelediği her şey de böyleydi: içi canlı, ama bugüne bağı kesik.

Süleyman Amca'nın sorusundan bir hafta sonra Didem diyaliz merkezindeki sosyal hizmet uzmanıyla konuştu. Uzman ona, uzun süredir merak etmediği bir şeyi anlattı: diyaliz hastaları önceden randevu alarak başka şehirlerdeki merkezlerde misafir hasta olarak tedavi görebiliyordu. Yani Amasra'ya gitmek için nakli beklemek gerekmiyordu. Biraz hazırlık, birkaç evrak, bir telefon yeterdi.

Didem o akşam Yüksel'e söyledi. Yüksel bir süre sessiz kaldı, sonra güldü: «Altı yıldır bunu neden hiç sormadık?» Didem cevabı biliyordu ama söylemedi: çünkü deniz, naklin ödülüydü. Naklin ödülünü nakilden önce almak, umudu küçültüyormuş gibi geliyordu.

Temmuzda Amasra'ya gittiler. Üç gün kaldılar; ortadaki gün Didem Bartın'daki bir merkezde diyalize girdi. İlk sabah limana indiklerinde Didem uzun süre suya baktı. Denizi hayal ettiği gibi bulmadı; daha griydi, daha rüzgârlıydı. Ama oradaydı. O, nakil olmadan, oradaydı.

Eylülde, yarım kalan bölümü için açık öğretimde kaydını yeniledi. Diyaliz koltuğunda, dört saatin bir kısmında ünite kitaplarını okumaya başladı. Ekimde bahçeye gül fidanını dikti. Süleyman Amca'ya bir fotoğrafını gösterdi. Süleyman Amca gözlüğünü taktı, uzun uzun baktı: «Nakil olunca mı dikecektin bunu?» Didem güldü: «Nakil olunca da sularım.»

Didem umudunu kesmedi. Telefonu hâlâ gece gündüz yanında. Ama artık o umut, hayatın önünde duran bir kapı değil, hayatın içinde yanan bir lamba. Buda'nın keşişleri gibi o gün ne gelirse onunla besleniyor; ve bu, geleceği beklemesine engel olmuyor.

Bir uyarı da eklemek lazım. Buda'nın «gelecek için yakarmamak» sözü, tedaviyi ya da nakil listesini bırakmak, sağlıkla ilgili kararları ihmal etmek anlamına gelmez; Didem'in denize gidişi de hekiminin ve diyaliz ekibinin bilgisiyle oldu. Bir de, uzun süren kronik hastalıklarda umutsuzluk ve çökkünlük sık görülür; günlerin anlamını yitirdiği, hiçbir şeyin keyif vermediği dönemler uzarsa, hastanın tedavi ekibine bunu söylemesi ve psikolojik destek istemesi, tedavinin bir parçasıdır.

Öbür bilgeler

Yüksekova'daki Zelal, geçit kapalıyken Van'daki komşularını tek tek aramış ve babasının bekleme salonuna dört kişi göndermişti (YUN-K05.5). O da bir şeyi bekliyordu: yolun açılmasını. Ama beklerken eli boş durmadı. Yunus'un sabrı da Buda'nın kamışı da aynı şeyi söylüyor: beklemek, bugünü kurutmak zorunda değil.

Ünye'deki Saliha ise yoğun bakımın kapısında, bir gece hemşiresinden uyanan hastaların bazen bir sesi, bir şarkıyı hatırladığını duymuştu (MEV-K05.5). Saliha'nın umudu bir sonuca bağlıydı; hemşirenin sözü o umudu bugünün içine taşıdı. Mevlânâ'nın çağrısı da Buda'nın keşişi de geleceğe değil, şimdiki ana yaslanıyor.

Bugün bir kez dene

Hayatında «… olunca» diye başlayan bir cümlen var mı? «İşe girince», «evlenince», «iyileşince», «emekli olunca»? O cümleyi kâğıda yaz.

Sonra o cümlenin arkasına ertelediğin şeyleri sırala. Her birine şu soruyu sor: bu gerçekten o güne bağlı mı, yoksa ben mi onu oraya bağladım?

Bu hafta, listedeki şeylerden birini, umudunu kesmeden, şimdiye taşı. Küçük bir şey olsun: bir fidan, bir kayıt, bir yolculuk.

Yanında taşıyacağın soru

Umudun seni ayakta mı tutuyor, yoksa hayatını bir bekleme odasında mı bekletiyor?