Açılış
Zelal otuz bir yaşında, Hakkari'nin Yüksekova ilçesinde bir ortaokulda Türkçe öğretmeni. Van'da doğdu, büyüdü; üniversiteyi bitirince ilk ataması Yüksekova'ya çıktı ve altı yıldır orada. Babası Kadri Bey Van'da, Edremit'e yakın bir mahallede tek başına yaşıyor; annesini üç yıl önce kaybettiler. Zelal her ay sonu Güzeldere geçidini aşıp babasına gider, buzdolabını doldurur, ilaçlarını haftalık kutulara dizer, pazar akşamı geri döner.
Geçen ocak, bir salı öğleden sonra, babasının komşusu aradı. Kadri Bey mutfakta düşmüş, konuşamıyormuş; ambulans gelmiş, hastaneye götürmüşler. İnme dediler. Zelal sınıfı nöbetçi öğretmene bırakıp okuldan çıktı, otogara koştu. Otogarda yazı tahtası çoktan asılmıştı: Güzeldere geçidi kar ve tipi nedeniyle trafiğe kapalı. Havaalanı da yoğun sis yüzünden seferleri iptal etmişti.
Zelal o gece Yüksekova'daki lojmanın penceresinden dağlara baktı. Babası iki yüz kilometre ötede, bir yoğun bakım yatağındaydı ve aradaki her şey bembeyazdı. Hastaneyi aradı; hemşire kısa bilgi verdi: durumu ağır ama stabil, ilk günler önemli. Zelal'in sorabileceği başka bir şey yoktu. Yapabileceği başka bir şey de yoktu.
İkinci gün yol hâlâ kapalıydı. Zelal valiliğin duyurularını beş dakikada bir yeniledi, otogarı üç kez aradı, bir kamyoncuya «beni de götürür müsün» diye sordu; kamyoncu güldü, «Abla, ben de bekliyorum» dedi. Akşam lojmana döndüğünde Zelal ilk kez yüksek sesle ağladı. Sonra, ne yaptığını tam bilmeden, pencereyi açtı ve karşıdaki dağa bağırdı: «Çekil önümden!»
Sesi karın içinde kayboldu. Komşu lojmandan, emekliliğine bir yıl kalmış edebiyat öğretmeni Remziye Hanım başını uzattı. Bir şey sormadı. Yalnızca, «Gel, çay koydum» dedi.
Bilgenin kapısı
Remziye Hanım o akşam Zelal'e bir şiir okudu. Yunus Emre'nin, sevdiğinden ayrı düşmüş birinin ağzından yazdığı, karlı dağlara seslenen bir şiiriydi:
«Taştın yine deli gönül, sular gibi çağlar mısın?
Aktın yine kanlı yaşım, yollarımı bağlar mısın?
Ne edeyim, elim yâre erişmez, derdime çare bulunmaz;
ilimden avare oldum, beni burada eğler misin?
…
Haramî gibi yoluma aykırı inen karlı dağ,
ben yârimden ayrı düştüm, sen yolumu bağlar mısın?
Karlı dağların başında salkım salkım olan bulut,
saçını çözüp benim için yaşın yaşın ağlar mısın?»
Yunus'un «yâr»ı, şiirlerinin çoğunda olduğu gibi, Tanrı'ya, ilahî sevgiliye de işaret eder. Ama şiirin dili, yolu karla kesilmiş, sevdiğine erişemeyen her insanın dilidir. Zelal bu dizeleri dinlerken, birinin yedi yüz yıl önce onun penceresinden baktığını düşündü.
Bakmadığın yer
Çaresizlikte insanın ilk tepkisi çoğu zaman engelle kavgadır. Engel bir dağsa dağa, bir hastalıksa hastalığa, bir kurumsa kuruma öfkelenir. Zelal'in pencereden bağırdığı «Çekil önümden!» bu kavganın sesiydi. Ve bu öfke anlaşılırdı: babası oradaydı, kendisi buradaydı ve arada yalnızca bir dağ vardı.
Yunus'un şiiri de dağa sesleniyor; ama farklı bir sesle. «Haramî gibi yoluma aykırı inen karlı dağ» dizesinde bir öfke var; dağ bir eşkıya gibi yolu kesmiştir. Ama aynı beytin ikinci yarısı bir emir değil, bir soru: «Sen yolumu bağlar mısın?» Ve bir sonraki beyitte şiir bambaşka bir yere döner: aynı dağların başındaki buluta seslenir ve ondan bir şey ister: «Saçını çözüp benim için ağlar mısın?»
Bu dönüş ince bir şeydir. Şair dağı yerinden oynatamaz; ama dağın başındaki bulutu kendi derdine ortak eder. Engel olmaktan çıkıp yoldaşa dönüşen bir doğa. Yunus'un deyişiyle, «elim yâre erişmez, derdime çare bulunmaz»; çare yoktur. Ama yalnızlık da yoktur artık: bulut onunla birlikte ağlar.
Zelal'in iki günü bu ayrımın tam ortasında geçmişti. Birinci gün valiliğin sayfasını yenilemek, otogarı aramak, bir kamyoncuya yalvarmak; bunların hepsi dağla kavganın parçalarıydı. Hiçbiri yolu açmadı, açamazdı da. Ama bu kavga Zelal'i yalnız bırakmıştı. Babasının yanında olamadığı her saati kendi başına, kendi suçu gibi taşıyordu: «Neden Van'da bir okula tayin istemedim? Neden onu yanıma almadım?»
Bir de şiirin ilk beytindeki imge vardı: «Aktın yine kanlı yaşım, yollarımı bağlar mısın?» Yunus'a göre yolu kesen yalnızca dağ değildir; insanın kendi gözyaşı da yolu bağlayabilir. Zelal'in suçluluk duygusu, karlı dağdan daha yüksek bir duvar örüyordu. Dağ bir gün açılacaktı; ama içindeki duvar, o kendisi bırakmadıkça açılmayacaktı.
Derinleşme
Yunus başka bir şiirinde, sevdiğinden ayrı düşen insanın elinde kalan şeyi tek bir dizeyle söyler:
«Âşığın kahır feryadına çare, yalnızca sabretmektir.»
Bu dize ilk okunduğunda kolay bir öğüt gibi gelir: sabret. Ama Yunus'un sabrı, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. 270. şiirdeki şair de sabrediyordu; ama sabrı sessiz değildi. Dağa sesleniyor, buluta sesleniyor, gönlüne sesleniyordu. Onun sabrı, çaresizliğin içinde konuşmaya devam etmekti.
Remziye Hanım'ın çayından sonra Zelal bir şey değiştirdi. Hastaneyi yine aradı, ama bu kez yalnızca durum sormak için değil. Yoğun bakım hemşiresine, babasının yanına kısa bir süreliğine telefonu götürüp götüremeyeceğini sordu. Hemşire önce tereddüt etti, sonra kabul etti. Zelal babasının kulağına, karşılık alamayacağını bilerek konuştu: Yüksekova'daki öğrencilerini anlattı, annesinin mutfaktaki saksılarını, babasının her pazar sabahı yaptığı sucuklu yumurtayı. Telefonun öbür ucunda yalnızca makinelerin sesi vardı.
Sonra Van'daki eski komşularını tek tek aradı. Babasının mahallesindeki bakkal Celil Amca'ya, karşı dairedeki Hacer Teyze'ye, cami cemaatinden babasının iki arkadaşına haber verdi. O akşam hastanenin bekleme salonunda, kendisi oraya varamamışken, babasını tanıyan dört kişi oturuyordu. Celil Amca Zelal'e bir fotoğraf gönderdi: yoğun bakımın camından görünen bir yatak ve altına bir not: «Yalnız değil, kızım.»
Zelal o gece pencereye yine gitti. Dağ yerindeydi; tepesinde ağır bir bulut duruyordu. Bu kez bağırmadı. Remziye Hanım'ın okuduğu dizeyi kendi kendine, alçak sesle söyledi: «Karlı dağların başında salkım salkım olan bulut…» Bulut ağlamadı tabii; ama Zelal ilk kez, dağa bakarken düşman değil, bir tanık gördü. Babası oradaydı, kendisi buradaydı, ve aradaki dağ, ikisinin de aynı gökyüzünün altında olduğunu hatırlatıyordu.
Dördüncü günün sabahı geçit açıldı. Zelal ilk otobüsle Van'a gitti. Kadri Bey yoğun bakımdan servise alınmıştı; sağ tarafı güçsüzdü, konuşması bulanıktı, uzun bir fizik tedavi yolu başlıyordu. Zelal yanına oturduğunda babası sol eliyle onun elini tuttu ve zorlukla birkaç kelime söyledi. Zelal hepsini anlayamadı; ama bir tanesini anladı: «Sucuk.» Güldüler.
Bu hikâyenin sınırlarını da söylemek gerekiyor. Yunus'un sabrı, bir yakının sağlığı söz konusuyken yapılabilecek pratik adımları ertelemek anlamına gelmez; Zelal'in hastaneyle, komşularla kurduğu bağ da bu sabrın bir parçasıydı. Bir de, uzaktaki bir yakının hastalığı ya da kaybı sırasında oluşan suçluluk duygusu uzun sürebilir; «yanında olmalıydım» düşüncesi haftalarca uykuyu ve günlük hayatı bozuyorsa, bir ruh sağlığı uzmanıyla konuşmak bu yükü hafifletebilir.
Öbür bilgeler
Ünye'deki Saliha da oğlunun yanına günde yalnızca iki kez, on dakikalığına girebiliyor ve o kısa sürede ona Batuhan için diktiği ilk önlüğü anlatıyordu (MEV-K05.5). Zelal'in babasına telefonla anlattığı sucuklu yumurta da aynı türden bir çağrıydı: cevap beklemeden konuşmak. Mevlânâ çağrının kendisinin bir cevap olduğunu söyler; Yunus ise çağrıyı dağlara ve bulutlara kadar genişletir.
Gelendost'taki Nadir de nisan donunun ardından haftalarca kararmış dallara bakıp gökyüzüyle kavga etmişti (STO-K05.5). Zelal'in pencereden dağa bağırması, Nadir'in sessiz kavgasının yüksek sesli biçimiydi. Seneca o kavganın yerine kaderle yürümeyi önerir; Yunus ise engeli bir yoldaşa çevirmeyi. İkisinde de dağ yerinde kalır; değişen, insanın ona bakışıdır.
Bugün bir kez dene
Hayatında, sevdiğin birine ulaşmanı engelleyen bir «karlı dağ» var mı? Bir uzaklık, bir hastalık, bir küslük, bir kapalı kapı?
Yunus'un şiirindeki gibi önce o engele bir soru sor, bir emir değil: «Sen yolumu bağlar mısın?» Sonra o engelin yanında, derdine ortak edebileceğin bir «bulut» ara: bir komşu, bir arkadaş, bir tanık.
Bu hafta, ulaşamadığın kişiye ulaşamasan da onun etrafındaki birine ulaş. Bir telefon, bir mesaj, bir ziyaret.
Yanında taşıyacağın soru
Yerinden oynatamadığın dağın başında, derdine ortak olacak bir bulut var mı?