İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Acı ve sıkıntı

Cevapsız sanılan çağrı

Elinden bir şey gelmediğinde ne kalıyor?

1.327 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Saliha elli iki yaşında, Ordu'nun Ünye ilçesinde terzi. Çarşının arka sokağındaki dükkânında yirmi yıldır paça kısaltıyor, gelinlik daraltıyor, okul önlüğü dikiyor. Eşini on yıl önce kaybetti; tek oğlu Batuhan'ı dükkândan kazandığıyla okuttu. Batuhan yirmi dört yaşında, Samsun'da bir lojistik firmasında işe yeni başlamıştı.

Mart başında, gece yarısı telefon çaldı. Batuhan'ın arabası yağmurlu bir virajda bariyere çarpmıştı. Saliha sabaha karşı Samsun'daki hastanenin yoğun bakım kapısındaydı. Hekim kısa konuştu: kafa travması, beyin ödemi, ilk günler belirleyici. Ne zaman uyanacağını, uyanınca nasıl olacağını kimse bilmiyordu.

Saliha üç hafta boyunca o kapının önünden ayrılmadı. Günde iki kez, on dakikalığına, oğlunun yanına girebiliyordu. Geri kalan saatlerde bekleme salonunun plastik sandalyelerinde oturuyor, hastanenin bodrum katındaki küçük mescitte saatlerce dua ediyordu. Elinden gelen başka hiçbir şey yoktu. Makas, iğne, ölçü; yirmi yılın bütün becerisi o kapının önünde işe yaramıyordu.

Üçüncü haftanın sonunda, ziyarete gelen kuzeni Nurten, belki iyi niyetle ama yorgun bir öfkeyle şunu söyledi: «Saliha, üç haftadır gece gündüz dua ediyorsun. Bir şey değişti mi? Hâlâ aynı.» Saliha cevap vermedi. O gece mescide inmedi. Bekleme salonunda oturdu ve ilk kez kendine sordu: «Kimse duymuyorsa, ben bunu kime söylüyorum?»

Bilgenin kapısı

Mevlânâ, Mesnevî'nin üçüncü defterinde, geceleri Tanrı'yı anan bir adamın hikâyesini anlatır. Adama bir ses, Mevlânâ'nın deyişiyle şeytan, Saliha'nın kuzeninin sorusunu sorar:

«Bir adam bir gece "Allah" diyordu; onu andıkça dudakları tatlanıyordu. Şeytan dedi ki: "Ey çok konuşan, bunca 'Allah' dedin; buna karşılık 'Buyur, buradayım' diyen nerede? Tahtın önünden tek bir cevap gelmiyor; daha ne kadar yüzsüzce 'Allah' diye seslenip duracaksın?" Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu.»

«Lebbeyk», Arapçada «buyur, buradayım, emrindeyim» demektir; çağrılan birinin verdiği cevaptır. Şeytanın sorusu bu yüzden keskindir: sen çağırıyorsun, ama «buradayım» diyen yok.

Bakmadığın yer

Çaresizlikte dua etmek, ya da bir sevdiğimiz için yalnızca beklemek, çoğu zaman bir alışveriş gibi düşünülür: ben çağırırım, karşılığında bir şey değişir. Değişmezse, çağrının boşa gittiğini sanırız. Nurten'in sorusu bu düşüncenin sorusuydu: «Bir şey değişti mi?» Saliha'nın ölçüsü de oğlunun monitöründeki sayılara bağlanmıştı. Sayılar kıpırdamadıkça, duası da cevapsız kalmış gibi geliyordu.

Mevlânâ'nın hikâyesinde ilginç olan, adamın kendi kendine bu soruyu sormamasıdır. Dudakları tatlanarak anıyordu; sorun yoktu. Soru dışarıdan, bir «şeytan»dan geldi. Ve gelir gelmez, adamın gönlü kırıldı. Saliha da üç hafta boyunca mescitte bir şey buluyordu; yorgunluğuna rağmen oradan biraz daha sakin çıkıyordu. Kuzenin sorusu, o sakinliğin değerini bir anda sıfıra indirdi: sonuç yoksa, o sakinlik de bir kandırmacaydı.

Mevlânâ'nın şeytanı, bu açıdan bir dış ses değil, çaresizliğin kendi sesidir. Elimizden bir şey gelmediğinde, yapabildiğimiz tek şeyi de değersizleştiren bir ses. «Bekliyorsun ama ne işe yarıyor? Dua ediyorsun ama ne değişiyor? Yanında oturuyorsun ama o seni duymuyor bile.» Bu ses, çaresiz insanın elinde kalan son şeyi de almaya çalışır.

Bir de Saliha'nın kendi sorusu vardı: «Kimse duymuyorsa, ben bunu kime söylüyorum?» Bu soru yalnızca inançla ilgili bir soru değildi. Yoğun bakımdaki oğlunun yanında on dakikalığına oturduğunda, ona konuşuyordu; dükkândan, komşulardan, Batuhan için diktiği ilk önlükten söz ediyordu. Hekim, bilinci kapalı hastaların duyup duymadığının kesin bilinmediğini söylemişti. Saliha bunu da bir cevapsızlık olarak yaşıyordu. Çağırıyordu, ama «buradayım» diyen yoktu.

Burada gözden kaçan bir şey daha var. Saliha cevabı hep dışarıda arıyordu: monitörde, hekimin yüzünde, oğlunun kıpırdamayan elinde. Kendi içinde olan biteni, yani üç haftadır her gece aynı saatte mescide inen, oğluna her gün aynı sabırla konuşan kadını hiç saymıyordu. Mevlânâ'nın hikâyesi tam bu noktada bir şey söyleyecek: belki de cevabı, yanlış yerde arıyordu.

Derinleşme

Mevlânâ'nın hikâyesinde gönlü kırılan adam uyur ve rüyasında, yeşillikler içinde bir yol gösterici görür. Yol gösterici ona neden anmayı bıraktığını sorar; adam «Buyur, buradayım cevabı gelmiyor; kapıdan geri çevrilmekten korkuyorum» der. Ve cevap gelir:

«Dedi ki: "O senin 'Allah' deyişin, bizim 'buradayım' deyişimizdir; o yakarışın, o derdin, o yanışın bizim ulağımızdır. Senin çareler arayışın, senin hileler kuruşun, bizim seni çekişimizdi; ayağını çözen bizdik. Korkun ve aşkın, lütfumuzun kementidir; senin her 'Ya Rabbi' deyişinin altında nice 'buradayım' vardır."»

Bu beyitler, şeytanın sorusunu ters yüz ediyor. Şeytan cevabı çağrının ardından bekliyordu; rüyadaki ses ise cevabın çağrının içinde olduğunu söylüyor. Çağırabilmek, dertlenebilmek, bir şey için yanabilmek, zaten bir bağın işaretidir. Kopuk bir ip çekilmez; çekilebiliyorsa, öbür ucu bir yere bağlıdır.

Mevlânâ birkaç beyit sonra bunu daha da açar:

«Dert, dünya mülkünden daha iyidir; ta ki Tanrı'yı gizlice çağırasın. Dertsiz çağırmak donukluktandır; dertle çağırmak gönül kaptırmaktandır.»

Mevlânâ'nın dili inançlı bir dildir ve bu beyitler en başta Tanrı'ya seslenen bir insan için yazılmıştır. Ama dertle çağırmanın kendisinin bir bağ olduğu fikri, inancı ne olursa olsun, bir sevdiğinin başında bekleyen herkese tanıdık gelebilir. Saliha'nın oğluna konuşması da böyle bir çağrıydı.

Nurten'in sorusundan iki gün sonra, yoğun bakımın gece hemşiresi Saliha'nın yanına oturdu. Saliha ona, belki de ilk kez, kendi sorusunu yüksek sesle söyledi: «Konuşuyorum, ama duymuyor.» Hemşire bir süre sustu, sonra şunu anlattı: on beş yıldır yoğun bakımda çalışıyordu ve uyanan hastaların bir kısmı, kapalı oldukları günlerden hiçbir şey hatırlamıyordu; ama bazıları bir sesi, bir şarkıyı, bir kokuyu hatırlıyordu. «Kimin neyi duyduğunu bilemeyiz,» dedi. «Ama sizin konuşmanız, sizin için de bir şey. Bunu da küçümsemeyin.»

Saliha o geceden sonra mescide yeniden indi; ama bu kez bir şey değişmişti. Artık duasının sonunda monitördeki sayılara bakıp hesap yapmıyordu. Dua etmek, oğlunun yanında konuşmak, kapının önünde beklemek, Mevlânâ'nın deyişiyle «dertle çağırmak», kendi başına bir şeydi: oğluna olan bağının hâlâ canlı olduğunun işareti. O bağ, monitördeki sayılara bağlı değildi.

Batuhan beşinci haftada gözlerini açtı. Uzun bir yol başladı: konuşmayı, yürümeyi yeniden öğrenmek, aylar sürecek bir rehabilitasyon. Hekimler ne kadarının geri geleceğini söyleyemiyordu. Bir öğleden sonra, rehabilitasyon merkezinde, Batuhan zorlukla birkaç kelime kurdu: «Anne… önlük… mavi…» Saliha'nın eli titredi. Yoğun bakımda ona anlattığı ilk önlüktü; mavi kumaştan, beyaz yakalı. Batuhan bunu duymuş muydu, yoksa çocukluğundan mı hatırlıyordu? Saliha bilmiyordu. Bilmesi de gerekmiyordu.

Bu hikâyenin iki sınırı var. Mevlânâ'nın hikâyesi, duanın tıbbi tedavinin yerini tuttuğu ya da her çağrının istenen sonuçla karşılık bulacağı anlamına gelmez; Saliha'nın hikâyesinde de hekimler, hemşireler, fizyoterapistler yolun asıl parçasıdır. Bir de, bir yakının ağır hastalığı ya da kazası sırasında haftalarca süren uykusuzluk, yeme bozulması ve çaresizlik duygusu, bekleyenin kendi sağlığını da tehdit eder; hastanelerin sosyal hizmet birimleri ve psikolojik destek servisleri bekleyen aileler için de oradadır.

Öbür bilgeler

Gelendost'taki Nadir, Şakir Amca'dan yamacın dibindeki don cebini öğrenince oraya geç çiçek açan fidanlar ısmarlamıştı (STO-K05.5). Saliha'nın ısmarlayabileceği bir fidan, değiştirebileceği bir toprak yoktu; elinde yalnızca bir çağrı vardı. Seneca'nın kaderle yürüyen insanı bir şey yapar; Mevlânâ'nın çağıran insanı ise yalnızca seslenir. İkisi de değiştiremedikleri bir şeyin önünde durmayı seçmiş insanlar; biri elleriyle, öteki sesiyle.

Kemaliye'deki Bünyamin de Erzurum'daki bakım verenler grubunda, Malatyalı bir kadının ağlamaklı gülüşünde kendi yalnızlığının ortak bir şey olduğunu görmüştü (BUD-K05.5). Saliha'ya bunu gösteren, bir gece hemşiresiydi. Buda'nın beş tefekküründe de, Mevlânâ'nın rüyasındaki seste de aynı şey var: çaresiz insan sandığı kadar yalnız değildir.

Bugün bir kez dene

Çabanın karşılıksız kaldığını düşündüğün bir yeri gözünün önüne getir. Orada, sonucunu göremesen de yapmaya devam ettiğin bir şey var mı? Bir dua, bir ziyaret, bir telefon, bir bekleyiş?

Şeytanın sorusunu duyduğun anları hatırla: «Bunun ne faydası var?» Bu sesi kimden duydun? Kendinden mi, başkasından mı?

Bu hafta, sonucunu ölçemediğin bir çağrıyı, bir kez daha yap. Ve bu kez onu bir sonuca bağlamadan, yalnızca bir bağın işareti olarak yap.

Yanında taşıyacağın soru

Cevapsız sandığın çağrının içinde, zaten bir cevap var mı?