Açılış
Nadir kırk altı yaşında, Isparta'nın Gelendost ilçesinde elma yetiştiriyor. Bahçe dedesinden kaldı; Eğirdir Gölü'ne inen yamaçta, iki yüz kadar ağaç. Nadir her ağacı tanır: hangisi erken çiçek açar, hangisi rüzgârda dalını kırar, hangisinin elması daha tatlıdır. On yıl önce şehirdeki muhasebe işini bırakıp bahçeye dönmüştü. Eşi Tülay o zaman «Delirdin mi?» demişti; şimdi ilk kasada elmaları o seçiyor.
Geçen nisan bahçe çiçekteydi. Nadir hayatında görmediği kadar bol bir çiçeklenme olduğunu söylüyordu. Sonra, bir gece, hava birden eksiye düştü. Akşam haberlerde zirai don uyarısı vardı; Nadir ve Tülay gece yarısı bahçeye inip ağaçların arasında küçük ateşler yaktılar, eski bir yöntemle dumanla soğuğu kırmaya çalıştılar. Sabaha karşı termometre eksi dördü gösteriyordu. Güneş doğduğunda çiçeklerin ortası kararmıştı.
Hasar tespitine gelen ziraat mühendisi bahçeyi gezdi, birkaç çiçeği açıp baktı ve başını salladı. O yıl ürünün büyük kısmı gitmişti. Nadir tarım sigortasını o yıl, «Bu yamaçta don olmaz» diyerek yaptırmamıştı.
Haftalarca kimseyle konuşmadı. Sabahları bahçeye inip kararmış dallara bakıyor, akşamları hesap defterini açıp kapatıyordu. Bir gün Tülay onu bir ağacın dibinde, elinde bir budama makasıyla, hiçbir şey yapmadan otururken buldu. «Ne yapıyorsun?» dedi. Nadir cevap vermedi. Sonra yalnızca şunu söyledi: «Bunun karşısında ne yapılır, söyle bana. Gökyüzüyle kavga mı edeyim?»
Komşu bahçenin sahibi, seksenini geçmiş Şakir Amca, o akşam çaya geldi. Nadir'in yüzüne baktı ve şunu dedi: «Ben bu yamaçta altmış yıldır elma topluyorum. Yedi kez don gördüm. Her seferinde gökyüzüyle kavga ettim. Bir kez bile kazanamadım.»
Bilgenin kapısı
Seneca, dostu Lucilius'a yazdığı bir mektupta, kölelerinin kaçmasına üzülen dostunu teselli ederken, hayatın değiştirilemeyen düzenini mevsimlerle anlatır:
«Kış soğuğu getirir; titremek zorundayız. Yaz sıcağıyla geri döner; terlemek zorundayız. Mevsimsiz hava sağlığı bozar; hastalanmak zorundayız. Seller ya da yangınlar bize kayıp verdirecek. Ve biz bu düzeni değiştiremeyiz; ama yapabileceğimiz bir şey var: iyi insanlara yaraşır sağlam yürekler edinmek ve böylece talihe cesaretle katlanıp kendimizi doğayla uyum içine koymak. … Düzeltemediğin şeye katlanmak en iyisidir.»
Seneca'nın mektubu küçük bir dertle başlar: Lucilius'un köleleri kaçmıştır. Mektubun dili, köleliği olağan sayan bir çağın dilidir ve bu yan bugün okuyanı haklı olarak rahatsız eder. Ama Seneca'nın dostuna söylediği şey, o dertten çok daha geniş bir alana uzanır: değiştiremediğimiz şeyin karşısında hâlâ neyin bizim olduğu.
Bakmadığın yer
Çaresizliği çoğu zaman bir yenilgi olarak yaşarız. Bir şeyle savaştık ve kaybettik; elimizde hiçbir şey kalmadı. Nadir'in sorusu bu duygunun sorusuydu: «Gökyüzüyle kavga mı edeyim?» Soru bir cevap beklemiyordu; içinde zaten bir kabul vardı: kavga edilemez, öyleyse yapılacak bir şey yoktur.
Seneca'nın cümlesi bu iki adımı birbirinden ayırıyor. Birinci adım doğru: «Bu düzeni değiştiremeyiz.» Kış gelir, üşürüz; nisan gecesi don olur, çiçek kararır. Ama ikinci adım, yani «öyleyse yapılacak bir şey yoktur», Seneca'ya göre yanlış bir sonuç. Değiştirilemeyen düzenin karşısında yapılacak bir şey hâlâ vardır; yalnızca o şey gökyüzüne değil, insanın kendisine yöneliktir: «sağlam bir yürek edinmek».
Nadir'in haftaları bu iki adımın arasında sıkışmıştı. Gökyüzüyle kavga edemeyeceğini biliyordu; ama kavgayı bırakamıyordu da. Her sabah kararmış dallara bakmak, her akşam hesap defterini açmak, kavganın sürdüğü yerlerdi. Bu kavga don gecesiyle değil, artık geri gelmeyecek bir nisanla yapılıyordu. Ve Seneca'nın ifadesiyle, düzeltemediği şeyle uğraşan biri, düzeltebileceği şeylere ayıracak gücü de harcıyordu.
Şakir Amca'nın cümlesi de ilginçti: «Her seferinde gökyüzüyle kavga ettim. Bir kez bile kazanamadım.» Bu bir yenilgi itirafı gibi duyuluyordu ama bir yenilgi değildi. Şakir Amca altmış yıl boyunca o yamaçta elma toplamaya devam etmişti. Yedi don görmüş ve yedisinden sonra da bahçeye inmişti. Gökyüzüyle kavgayı kaybetmişti; ama bahçeyle ilişkisini kaybetmemişti. Seneca'nın «sağlam yürek» dediği şey belki de buydu: kazanılamayan kavgadan sonra da yerinde kalabilmek.
Bir de Nadir'in sigortası vardı: «Bu yamaçta don olmaz» demişti. Seneca bunu ayrıca söyler: hazırlıksız yakalananlar en küçük şeyde paniğe kapılır; önceden düşünülmüş bir zorluk ise daha cesaretle karşılanır. Nadir'in çaresizliğinin bir kısmı dondan değil, donun olmayacağına dair bir inançtan geliyordu. O inancın kırılması, ürünün gitmesi kadar ağırdı.
Derinleşme
Seneca mektubunu, Stoacı filozof Kleanthes'e atfettiği birkaç dizeyle bitirir. Bu dizeler Tanrı'ya, evrenin dümencisine yöneltilmiş bir duadır:
«Götür beni, ey yüce göklerin efendisi, babam, nereye dilersen. Duraksamayacağım, hemen uyacağım. İstemesem de gideceğim ve erdemle yapabileceğim şeyi günah ve keder içinde katlanarak yapacağım. Evet: kader isteyeni yönetir, istemeyeni sürükler. … Böyle yaşayalım, böyle konuşalım; kader bizi hazır ve uyanık bulsun.»
Dizelerin kime ait olduğu tartışmalıdır. Epiktetos aynı duayı Kleanthes'e verir ama «isteyeni yönetir, istemeyeni sürükler» satırını aktarmaz; Augustinus ise dizeleri Seneca'nınmış gibi alıntılar. Gummere'nin dipnotu bu tartışmayı kaydeder. Dizelerin taşıdığı fikir ise Stoacılığın en eski fikirlerinden biridir: değiştiremediğin şey seni her durumda götürecektir; seçebileceğin tek şey, yürüyerek mi yoksa sürüklenerek mi gideceğindir.
Bu dize ilk okunduğunda pasif bir boyun eğiş gibi görünebilir. Ama Nadir'in hikâyesinde başka bir şey söylüyordu. Don olmuştu; bu değişmeyecekti. Önünde iki yol vardı: ya o yılı, kararmış dalların başında hesap defteriyle, sürüklenerek geçirecekti; ya da aynı yılı, yürüyerek.
Şakir Amca'nın çaya geldiği akşamın ertesi günü Nadir bahçeye bu kez budama makasıyla değil, bir defterle indi. Ağaçları tek tek gezdi ve hangi dalların, hangi ağaçların hâlâ meyve tuttuğunu not etti. Yamacın yukarısındaki on beş kadar ağaç, havası biraz daha ılık kaldığı için, donu daha hafif atlatmıştı. Az ama bir ürün vardı.
Sonra başka bir şey yaptı. Ürün az olduğu için, o yıl bahçeyi tümüyle bakıma ayırmaya karar verdi. Yaşlı ağaçların bir kısmını yeniledi, eğimin dibine bir damla sulama hattı çekti. Şakir Amca ona, dedesinin zamanında yamacın en alt kısmında don cebi oluştuğunu, soğuk havanın oraya çöktüğünü anlattı; Nadir o bölümde, daha geç çiçek açan bir çeşide geçmek için fidan sipariş etti. Ve kasım geldiğinde, bir sonraki yılın tarım sigortasını yaptırdı.
O yaz Tülay'la bir de küçük bir iş kurdular. Yukarıdaki on beş ağacın elmalarını kasa kasa tüccara vermek yerine, Tülay elma sirkesi ve kurusu yaptı; ilçe pazarında bir tezgâh açtılar. Para eski yılların yanında azdı. Ama bir pazar sabahı, tezgâhın başında bir müşteriye bahçenin hikâyesini anlatırken, Nadir kendi sesini duydu ve şaşırdı: sesi şikâyet etmiyordu.
Bir sonraki nisan, çiçekler açtığında, Nadir gece yarısı yine bahçeye indi. Bu kez don olmadı. Ama o, sabaha kadar ağaçların arasında, elinde bir termometre, uyanık durdu. Kleanthes'in dizesindeki gibi: kader onu hazır ve uyanık buldu.
Burada iki sınırı açıkça söylemek gerekiyor. Seneca'nın «katlanmak» sözü, insanın düzeltebileceği haksızlıklara, adaletsiz düzenlere ya da önlenebilir zararlara boyun eğmesi anlamına gelmez; Seneca'nın kendi mektubu da kölelik gibi bugün kabul edilemez bir düzeni olağan saydığı için bu konuda bir rehber değildir. Bir de, büyük bir maddi kaybın ardından gelen uykusuzluk, içe kapanma ve umutsuzluk haftalarca sürüyorsa, bu bir hekime danışmayı gerektirir; çiftçiler için ilçe tarım müdürlüklerinin ve ziraat odalarının sunduğu destekleri araştırmak da kaybı tek başına taşımamanın bir yoludur.
Öbür bilgeler
Kemaliye'deki Bünyamin de Gülizar'ın hastalığını durduramamış, ama harf tahtasının başında harf harf beklemeyi öğrenmişti; Gülizar bir akşam tahtaya «Bugün korkmadın» yazmıştı (BUD-K05.5). Buda'nın cambazı ile Seneca'nın mevsimleri aynı şeyi söylüyor: değiştirilemeyenin karşısında insanın hâlâ bir işi vardır. Buda o işi kendi dengesini korumak olarak tarif ediyor; Seneca ise kaderle yürümek olarak.
Bor'daki Şerife'nin annesi de bir zamanlar, eşi Almanya'dayken, ayrılığı seçmeden yaşamıştı ve kızına o yılların iki insanı ya koparacağını ya da birbirine kenetleyeceğini anlatmıştı (YUN-K05.4). Ayrılık seçilmemişti, tıpkı don gibi. Ama o ayrılığın içinde ne yapılacağı seçilmişti. Yunus'un denize dalan âşığı da, Seneca'nın kadere yürüyen insanı da, değiştiremedikleri bir şeyin içinde bir yön seçiyorlar.
Bugün bir kez dene
Hayatında değiştiremediğin bir şeyi düşün. Önce onu Seneca'nın mevsimleri gibi yaz: «Kış gelir, üşürüz. … gelir, … » Bu cümleyi kendi durumunla tamamla.
Sonra Nadir'in defterini aç: o değiştiremediğin şeyin içinde hâlâ meyve tutan dallar hangileri? Küçük de olsa, hâlâ senin elinde olan neler?
Bu hafta kendine bir soru sor: bu durumun içinde yürüyor muyum, yoksa sürükleniyor muyum? Sürükleniyorsan, yürümeye başlamak için atabileceğin en küçük adım ne?
Yanında taşıyacağın soru
Seni zaten götürecek olan şeye, sürüklenerek mi gideceksin, yürüyerek mi?