Açılış
Bünyamin elli sekiz yaşında, Erzincan'ın Kemaliye ilçesinde emekli bir orman muhafaza memuru. Otuz yıl boyunca Karanlık Kanyon'un üstündeki yamaçlarda yangın gözetledi, kaçak kesimi kovaladı, fidan dikti. Elinden her iş gelirdi; komşuları çatısı aktığında da, traktörü çalışmadığında da onu çağırırdı.
İki yıl önce eşi Gülizar'ın sağ eli bir sabah çay bardağını tutamadı. Önce bir sinir sıkışması dediler. Sonra Erzurum'da bir nörolog, uzun tetkiklerden sonra, ALS teşhisi koydu: sinirlerin kaslara emir veremez hâle geldiği, ilerleyen bir hastalık. Hekim dürüsttü. Hastalığı yavaşlatmaya çalışan bir ilaç vardı, fizyoterapi vardı, solunum desteği ileride gerekecekti; ama hastalığı durduran bir tedavi yoktu.
Bünyamin ilk yıl her şeyi denedi. İnternette okuduğu her yeni tedaviyi araştırdı, İstanbul'daki bir profesöre randevu aldı, bir komşunun önerdiği bitki karışımını kaynattı. Evdeki merdivene bir tutamak, banyoya bir oturak yaptı. Gülizar'ın yürüteci için kapı eşiklerini kendi eliyle tıraşladı. Ne yapılabilirse yaptı. Ve her şeyden sonra Gülizar'ın konuşması yine yavaşladı, yutması yine zorlaştı.
Geçen kış bir gece Gülizar yemek yerken öksürdü, nefesi kesilir gibi oldu. Bünyamin onun sırtına vurdu, sonra yanına oturdu ve ilk kez, bir orman memurunun ağlamayan yüzüyle, şunu söyledi: «Ben her şeyi tamir ederdim. Bunu edemiyorum.» Gülizar ağır ağır, kelimeleri tek tek kurarak cevap verdi: «Ben senden tamir istemiyorum.»
O gece Bünyamin uyuyamadı. Gülizar ne istiyordu, eğer tamir değilse?
Bilgenin kapısı
Buda'nın kısa bir konuşmasında, bir cambazla çırağı arasında geçen bir konuşma anlatılır. Cambaz, toplumun en dışına itilmiş bir topluluktandır; bambu sırığını diker ve çırağı Medakathālikā'ya sırığa çıkıp omuzlarının üstünde durmasını söyler:
«Cambaz Medakathālikā'ya dedi ki: "Sen beni gözet, ben de seni gözeteyim. Böylece birbirimizi koruyup gözeterek hünerimizi gösterir, ücretimizi alır ve sırıktan sağ salim ineriz." Bunun üzerine Medakathālikā hocasına dedi ki: "Öyle olmaz, hocam! Sen kendini gözet, ben de kendimi gözeteyim. Böylece her birimiz kendini koruyup gözeterek hünerimizi gösterir, ücretimizi alır ve sırıktan sağ salim ineriz." "Yol budur," dedi Buda. "Medakathālikā'nın hocasına söylediği gibi. … Kendini gözeterek başkasını gözetirsin; başkasını gözeterek kendini gözetirsin."»
Sujato'nun «corpse-workers» diye çevirdiği topluluk, Pali metinde caṇḍāla soyundan gelenlerdir; o çağın düzeninde en dışarıda sayılan insanlar. Buda'nın en ince öğütlerinden birini bir hocaya değil, sırığın tepesindeki genç bir kadına söyletmesi de ayrıca dikkat çekicidir.
Bakmadığın yer
Çaresizliği genellikle bir eksiklik olarak yaşarız: yapılması gereken bir şey var ve ben onu yapamıyorum. Bünyamin'in cümlesi tam bu duygunun cümlesiydi: «Ben her şeyi tamir ederdim. Bunu edemiyorum.» Otuz yıl boyunca değerini işe yaramaktan almıştı. Ve şimdi, en çok işe yaramak istediği yerde, eli boştu.
Cambazın ilk cümlesi, Bünyamin'in ilk yılının cümlesiydi: «Sen beni gözet, ben de seni gözeteyim.» İlk bakışta bu en sevgi dolu düşünce gibi görünür. Ama sırığın tepesinde bir sorun var: aşağıdaki adam, omzundaki kızın dengesini sağlamaya çalışırken kendi ayağını kaçırabilir; yukarıdaki kız, hocasının adımlarına bakarken kendi ağırlık merkezini unutabilir. Gözünü ötekine diken iki cambaz, ikisi birden düşer. Bünyamin'in ilk yılı da böyleydi: bütün dikkati Gülizar'ın hastalığındaydı. Uyumuyor, yemiyor, kimseyle konuşmuyordu. Sabahları mutfakta tezgâha yaslanıp duruyordu; eli titriyordu. Gülizar bunu görüyordu ve her gün biraz daha suçluluk duyuyordu.
Medakathālikā'nın itirazı bencilce gibi duyulabilir: «Sen kendini gözet, ben kendimi.» Ama Buda'nın açıklaması bunu tersine çeviriyor: kendini gözetmek burada kendi rahatını aramak değil, kendi dengesini korumaktır. Sırıkta durabilen bir omuz, üstündekini taşıyabilir. Bünyamin'in kendi dengesi bozuldukça, Gülizar'ın üstünde durduğu omuz da sallanıyordu.
Gülizar'ın cevabı da başka bir şeyi gösteriyordu: «Ben senden tamir istemiyorum.» Bünyamin bütün çabasını hastalığın üstüne yöneltmişti; çünkü hastalık bir arızaydı ve arızalar tamir edilirdi. Ama Gülizar hastalıktan ibaret değildi. Hastalık ilerledikçe o hâlâ oradaydı: konuşmak isteyen, dinlenmek isteyen, kocasının yüzünde korkudan başka bir şey görmek isteyen bir kadın. Bünyamin hastalığa bakarken eşine bakmayı unutmuştu.
Çaresizlikte gözden kaçan şey belki de budur: «elimden bir şey gelmiyor» cümlesi, aslında «istediğim tek şey elimden gelmiyor» demektir. Hastalığı durdurmak elinden gelmiyordu. Ama başka pek çok şey hâlâ onun elindeydi; yalnızca onlar, tamir kadar büyük görünmüyordu.
Derinleşme
Buda konuşmanın devamında, iki yönlü gözetmenin nasıl işlediğini açar:
«Kendini gözeterek başkasını nasıl gözetirsin? Uygulamayı geliştirerek, besleyerek, sürdürerek. Başkasını gözeterek kendini nasıl gözetirsin? Sabırla, zarar vermemekle, sevgiyle ve şefkatle.»
Sujato'nun «acceptance» dediği sözcük Pali'de khanti'dir; hem sabır hem de olanı kabullenme anlamını taşır. Bu dört kelime, Bünyamin'in elinden hâlâ gelenlerin bir listesiydi. Hastalığı durduramıyordu; ama sabırlı olabilirdi, Gülizar'ı acele ettirmeden konuşturabilirdi, sevgisini korkunun altından çıkarabilirdi.
Bahar geldiğinde Bünyamin bir şey denedi. Erzurum'daki hastanenin nöroloji servisinde, ALS hastalarının yakınları için ayda bir toplanan bir grup vardı; daha önce iki kez çağrılmış, gitmemişti. Bu kez gitti. Sekiz kişiydiler. Malatya'dan gelen bir kadın kocasına bakıyordu; Bayburtlu genç bir adam annesine. Bünyamin ilk toplantıda hiç konuşmadı. İkincisinde kendi cümlesini söyledi: «Ben her şeyi tamir ederdim.» Malatyalı kadın güldü, ağlamaklı bir gülüşle: «Benim kocam da öyleydi. Şimdi tamir etmek bende kaldı, ben de edemiyorum.»
O ay Erzurum'dan dönerken oğlu Okan, babasına yolda okusun diye bir kitap vermişti; Buda'nın konuşmalarından seçmeler. Bünyamin otobüste, Malatyalı kadının gülüşünü düşünürken şu satırlara rastladı:
«Kadın ya da erkek, ev sahibi ya da evsiz, şu beş şeyi sık sık düşünmelidir: "Yaşlanmaya tabiyim, yaşlılıktan muaf değilim. Hastalanmaya tabiyim, hastalıktan muaf değilim. Ölmeye tabiyim, ölümden muaf değilim. Sevdiğim ve değer verdiğim her şeyden ayrılacağım. Eylemlerimin sahibiyim, eylemlerimin mirasçısıyım." … "Hastalığa tabi olan yalnız ben değilim. Gelip gittikleri, ölüp doğdukları sürece bütün canlılar kendi doğaları gereği hastalanır."»
Bu öğüdün iki yarısı, çaresizliğin iki yüzüne cevap veriyor. İlk yarı, «hastalıktan muaf değilim» cümlesi, Bünyamin'in sorusunu, «Bu neden bizim başımıza geldi?» sorusunu yumuşatıyordu: Malatya'daki kadın da, Bayburt'taki genç de aynı sınırın içindeydi. Çaresizlik bir yalnızlık gibi gelir; ama aslında insanların en ortak hâlidir. İkinci yarı ise, «eylemlerimin sahibiyim», eli boş sandığı yerde neyin kendisine ait olduğunu söylüyordu: hastalığın gidişi değil, o gidiş boyunca kendi yaptıkları.
Bünyamin o yaz küçük şeyler yaptı. Sabahları Gülizar'ı tekerlekli sandalyesiyle balkona çıkarıp Fırat'a bakan dut ağacının gölgesine koydu; eskiden birlikte çay içtikleri yere. Gülizar'ın konuşması iyice yavaşladığında, konuşma terapistinin önerdiği harf tahtasını birlikte kullanmayı öğrendiler; Bünyamin acele etmeden, harf harf bekledi. Bir akşam tahtada şu çıktı: «Bugün korkmadın.» Bünyamin güldü: «Korktum, ama yüzümde değildi.»
Bir de kendi için bir şey yaptı. Haftada bir sabah, Gülizar'ın kız kardeşi eve geldiğinde, eski görev yerine, kanyonun üstündeki patikaya yürüdü. İki saat. İlk seferinde suçluluk duydu. Döndüğünde Gülizar harf tahtasında yavaşça yazdı: «Yüzün açılmış.» Medakathālikā'nın dediği buydu: omzu sağlam olan, üstündekini taşıyabilir.
Burada sınırı açıkça söylemek gerekiyor. Buda'nın öğüdü, hastalığın tıbbi tedavisini bırakmak ya da bakımı tek başına taşımak anlamına gelmez; hekimler, hemşireler, fizyoterapistler ve sosyal hizmet uzmanları bu yolun parçasıdır ve onlardan destek istemek gerekir. Bir de, uzun süre ağır bir hastaya bakan kişilerde tükenmişlik ve çökkünlük sık görülür; uykusuzluk, umutsuzluk ya da «artık dayanamıyorum» duygusu uzadığında bakım verenin kendisinin de aile hekimine, bir psikiyatriste ya da bir ruh sağlığı danışmanına görünmesi, sırıktaki omzu sağlam tutmanın bir yoludur.
Öbür bilgeler
Bor'daki Şerife, kızının resim defterindeki evin çok uzağına çizilmiş babayı görmüştü (YUN-K05.4). Babası uzaktaydı ve Şerife o uzaklığı kısaltamıyordu; yapabildiği tek şey bir mektup yazmaktı. Bünyamin de hastalığı geri çeviremiyordu; yapabildiği şey, harf tahtasının başında beklemekti. İki hikâyede de büyük olanın elden gelmediği yerde, küçük olan iki insanı birbirine bağladı.
Çarşamba'da Hayati Bey de, oğlunun şantiyede iki gece uyumadığını görüp yalnızca bir çay koymuş ve «Konuşalım mı?» diye sormuştu (MEV-K05.4). Nehri durduramazdı; ama oğlunun yanına oturabilirdi. Mevlânâ'nın devesi fareyi sırtında taşır; Buda'nın cambazı ise önce kendi ayağını sağlam basar. İkisi de aynı şeyi bilir: taşıyabilmek için önce durabilmek gerekir.
Bugün bir kez dene
Elinden bir şey gelmediğini hissettiğin bir durumu düşün. Önce şu cümleyi tamamla: «Elimden gelmeyen tek şey …» Sonra ikinci bir cümle yaz: «Ama hâlâ elimde olan …» Buda'nın dört kelimesini yardımcı olarak kullan: sabır, zarar vermemek, sevgi, şefkat.
Bugün de Medakathālikā'nın sorusunu kendine sor: ben kendi dengemi gözetiyor muyum? Uyuyor muyum, yiyor muyum, biriyle konuşuyor muyum?
Bu hafta, bakımını üstlendiğin birinden bir saat ayırıp kendin için bir şey yap. Suçluluk duyarsan, sırıktaki omzu hatırla.
Yanında taşıyacağın soru
Durduramadığın şeyin karşısında, hâlâ senin elinde olan ne?