Açılış
Şerife otuz dört yaşında, Niğde'nin Bor ilçesinde bir ilkokulda okul öncesi öğretmeni. Eşi Sabri inşaat ustası. On yıllık evliler; sekiz yaşında bir kızları var, Rüya. İki yıl önce Bor'da iş azalınca Sabri, Irak'ın kuzeyindeki bir inşaat şirketiyle iki yıllık bir sözleşme imzaladı. Para iyiydi; borçlar kapanacak, evin taksitleri bitecekti.
İlk aylar zordu ama katlanılabilirdi. Her akşam görüntülü konuşuyorlardı. Sonra şantiyede internet kesilmeye başladı. Konuşmalar haftada bire indi, bazen iki haftada bire. Şerife bir kış boyunca, Rüya'nın ateşlendiği gecelerde, çatıdan su sızdığı sabahlarda, tek başına kaldı. Sabri'nin sesi telefonda giderek yorgunlaştı, kısalaştı. Bir gece kısa bir konuşmada Sabri öfkelendi: «Ben burada sizin için çalışıyorum, sen bana hep dertlerini anlatıyorsun.» Şerife telefonu kapattı ve ağladı.
O kış Şerife, kendine hiç sormadığı bir soru sordu: «Biz bu evliliği gerçekten sevdik mi, yoksa yalnızca alıştık mı?» On yıl boyunca her şey kolaydı; aynı evde, aynı sofrada. Şimdi bin kilometreyi aşan bir yol, bir sınır kapısı ve kesik kesik gelen bir ses aralarına girmişti. Ve Şerife, bu uzaklığın neyi ortaya çıkaracağından korkuyordu.
Rüya da soruyordu. Önce «Babam ne zaman gelecek?» diye, sonra hiç sormamaya başladı. Bir akşam Şerife, kızının resim defterinde evlerini çizdiğini gördü: bir ev, bir anne, bir kız ve evin çok uzağında, kâğıdın kenarına sıkışmış küçük bir adam. Arada bir yol da çizmemişti. Şerife defteri kapattı ve o gece uyuyamadı.
Annesi bir gün ona eski bir şey söyledi: «Kızım, biz de babanla Almanya yıllarında böyle ayrı kaldık. Ya o yıllar bizi bitirecekti ya da bağlayacaktı.»
Bilgenin kapısı
Yunus'un Dîvân'ındaki altmış sekizinci şiir, aşkı tatlı bir duygu olarak değil, katlanılan bir sınav olarak tarif eder:
«Türlü türlü cefanın adına aşk demişler;
bu cefaya katlanan, dostla baş başa kalmaya ermiş.
Kim aşka erişirse, aşk onunla barışır;
… Kim aşka dokunduysa o an kaynadı, taştı.
Aşk, âfettir, beladır; insanı hâlden hâle döndürür.»
Yunus'un şiirinde aşk önce Tanrı'ya duyulan aşktır; ama bu dizeler, insanlar arasındaki her derin sevginin de yaşadığı bir gerçeği söyler: sevgi bir duygu olarak başlar, bir sınavla derinleşir.
Bakmadığın yer
Sevgiyi genellikle kolaylıkla birlikte düşünürüz. Seven insanlar birbirini anlar, birbirine kolay gelir, birbirini mutlu eder. Zorluk geldiğinde ise bunu sevginin eksildiğinin işareti sayarız: eğer gerçekten sevseydik, bu kadar zor olmazdı. Şerife'nin kış boyunca kendine sorduğu soru da bu düşüncenin içinden çıkıyordu: «Gerçekten sevdik mi, yoksa yalnızca alıştık mı?»
Yunus'un ilk dizesi bu düşünceyi tersine çeviriyor: «Türlü türlü cefanın adına aşk demişler.» Yani aşk, zorluğun yokluğu değil, zorluğun kendisine verilen bir addır. Kolayken kimse aşkı adlandırmaz; ancak katlanmak gerektiğinde, bir şeyin aşk olup olmadığı anlaşılır. Şerife'nin on yıllık evliliği kolay yıllarıyla bir alışkanlık gibi görünebilirdi; ama bu kış, Yunus'un deyişiyle, ona «aşk» adını verdirecek ya da vermeyecek bir sınavdı.
Şiirin son beytindeki ifade de dikkat çekici: «insanı hâlden hâle döndürür». Sınav insanı olduğu yerde bırakmaz; onu başka bir hâle geçirir. Şerife bunu henüz bilmiyordu ama yaşıyordu. Kış boyunca, tek başına bir ev yöneten, bir çocuğun ateşini düşüren, çatıyı tamir ettiren bir kadına dönüşmüştü. Sabri de, uzaktaki bir şantiyede, ailesinin sesini özleyen, yorgunluğunu öfkeyle örten bir adama dönüşmüştü. İkisi de değişiyordu. Asıl soru, bu değişimlerin onları birbirinden mi uzaklaştıracağı, yoksa yeni bir yerde mi buluşturacağıydı.
Bir de Sabri'nin öfkeli cümlesi vardı: «Sen bana hep dertlerini anlatıyorsun.» Bu cümle Şerife'yi yaralamıştı; ama arkasında başka bir şey de olabilirdi. Sabri de sınanıyordu. Uzaktaydı, yalnızdı, yorgundu; ve evdeki dertleri duyup bir şey yapamamak onu çaresiz bırakıyordu. Öfkesi belki de bu çaresizliğin sesiydi.
Yunus'un ilk beytinin ikinci yarısında da gözden kaçması kolay bir ayrıntı var: cefaya katlanan, «dostla baş başa kalmaya ermiş». Yani katlanmanın sonunda bir yalnızlık değil, bir yakınlık bekliyor. Şerife ayrılığı yalnızca bir uzaklık olarak yaşıyordu; Yunus'un dizesi ise aynı ayrılığın içinde, kalabalıkta hiç bulunamayan bir baş başalığın da doğabileceğini söylüyordu. Aynı evdeyken birbirlerine söylemeye gerek duymadıkları şeyler, şimdi ancak söylendiğinde var olabilirdi.
Annesinin cümlesi ise bu sınavın tek yönlü olmadığını hatırlatıyordu: «Ya bitirecekti ya da bağlayacaktı.» Ayrılık kendi başına bir sonuç belirlemiyordu; sonucu, iki insanın o ayrılıkla ne yaptığı belirleyecekti.
Derinleşme
Yunus başka bir şiirinde, aşkın getirdiği derde katlanmanın neden önemli olduğunu bir deniz imgesiyle anlatır:
«Ah, bu aşkın izi kime uğrarsa,
derdine sabretmeyen yolda kalır.
Bir kişi âşık olsa, aşk denizine dalsa,
o denizin içinde inci bulur.»
İki beyit birlikte okunduğunda, sınavın iki ucunu gösteriyor. Birinci uç: derdine sabretmeyen, yolda kalır. İkinci uç: denize dalan, inci bulur. İnci denizin dibindedir; yüzeyde kalan onu bulamaz. Ve denize dalmak, boğulma korkusunu göze almaktır. Şerife ile Sabri'nin kışı, bu denizin dibine inmekti.
Annesiyle konuştuğu günün akşamı Şerife bir şey yaptı: Sabri'ye bir mektup yazdı. Elle, kâğıda. Telefonun kesik kesik sesinde söylenemeyenleri yazdı: Rüya'nın ateşli gecesinde nasıl korktuğunu, ama sabaha karşı kızının elini tutarken Sabri'yi nasıl özlediğini; çatı ustasıyla pazarlık ederken nasıl güldüğünü, çünkü Sabri olsa aynı şeyi yapacağını düşündüğünü. Sonunda bir cümle yazdı: «Sana dertlerimi anlatıyorum, çünkü başka kime anlatayım? Ama artık sevinçlerimi de anlatacağım.» Mektubu bir arkadaşının Irak'a giden kardeşiyle gönderdi.
Üç hafta sonra bir zarf geldi. Sabri cevap yazmıştı; ilk kez, on yıllık evlilikte ilk kez, bir mektup. Kısa ve beceriksiz cümlelerle şantiyedeki gecelerini, Rüya'nın fotoğrafını yatağının başına astığını, o öfkeli geceden sonra uyuyamadığını yazmıştı. Mektubun sonunda şu vardı: «Şerife, burada çok şey öğrendim. En çok da senin ne kadar güçlü olduğunu.»
O yazdan sonra görüntülü konuşmalar yine seyrekti; ama mektuplar ayda bir geliyordu. İkisi de yazarken, konuşurken söyleyemediklerini söylemeyi öğrendi. Sabri'nin sözleşmesi bittiğinde ve Bor'a döndüğünde, Rüya babasına koşarken Şerife kapıda durdu. Sabri ona baktı ve yalnızca «Mektupları sakladım» dedi. Şerife de sakladığını söyledi. İki yıl önce kolay bir alışkanlık gibi görünen şey, şimdi Yunus'un denizinden çıkarılmış bir inci gibiydi.
Bu hikâyede sınırı açıkça çizmek gerekiyor. Yunus'un «cefaya katlanmak» sözü, bir ilişkideki şiddete, aşağılamaya ya da istismara katlanmayı övmek değildir; bunlar sevginin sınavı değil, sevginin ihlalidir ve bunlardan korunmak gerekir. Bir de, uzun süreli ayrılıklar, göç ve yalnızlık, çiftlerde ve çocuklarda ciddi bir yük oluşturabilir; bu yük ağırlaştığında bir aile danışmanından ya da bir çift terapistinden destek almak, sınavı tek başına taşımaktan daha sağlıklıdır.
Öbür bilgeler
Çarşamba'daki mühendis Emirhan, taşan bir nehrin kıyısında kendi deneyiminin bittiği yeri görmüş ve babasının çizdiği kesite bakmıştı (MEV-K05.4). Emirhan'ın sınavı bir işte, Şerife'ninki bir evlilikteydi. Mevlânâ'nın faresi derin suda kendi boyunu görür; Yunus'un âşığı ise derin suya dalarak inci bulur. İkisi aynı denize iki farklı yerden bakıyor: biri korkunun, öteki cesaretin yerinden.
Karabük'teki Cumali'nin de kursu bırakmak istediği bir gece vardı; o gece Kevser'in ona sorduğu şey, sabahın beşinde kalkan bir adamın bir kitaptan korkup korkmayacağıydı (STO-K05.4). Kevser'in «Bir kitaptan mı korkacaksın?» cümlesi ile Şerife'nin mektubu aynı şeyi yapıyordu: sınanan birine, yalnız olmadığını söylemek. Seneca sınavın insanı kendine tanıttığını söyler; Yunus ise iki insanı birbirine.
Bugün bir kez dene
Hayatında sevdiğin biriyle birlikte geçtiğin bir zorluğu düşün. Yunus'un ilk dizesini kendine sor: bu cefaya «aşk» adını verebilir miyim? Bu zorluk bizi birbirimize mi bağladı, yoksa ayırdı mı?
Sonra o kişiye, konuşarak söyleyemediğin bir şeyi yaz. Kâğıda, elle. Dertleri de, sevinçleri de.
Bu hafta, sınandığın bir ilişkide denizin yüzeyinde kalmak yerine bir adım daha derine in: bir soru sor, bir itirafta bulun, bir sessizliği boz.
Yanında taşıyacağın soru
Bu sınav sizi yolda mı bırakıyor, yoksa denizin dibindeki inciye mi götürüyor?