Açılış
İrem yirmi altı yaşında, sınıf öğretmeni. Bursa'da büyüdü, üniversiteyi orada okudu, ilk atamasında Bursa'ya yakın bir yer istedi. Ama atama listesi açıldığında adı Muş'un Varto ilçesine bağlı bir köy okulunun yanında yazıyordu. Dört sınıfın birleştirildiği, tek öğretmenli bir okul.
İrem ilk haftayı ağlayarak geçirdi. Lojmanın sobası duman yapıyordu, köye haftada iki kez minibüs geliyordu, telefon bazen çekiyor bazen çekmiyordu. Çocukların bir kısmı Türkçeyi okulda öğreniyordu. Akşamları annesini arıyor, «Ben ne yaptım da buraya düştüm?» diye soruyordu. Bursa'daki arkadaşları onu teselli etmeye çalışıyor ama hepsi aynı kelimeyi kullanıyordu: «Sürgün.»
İrem kendini her zaman sakin, sabırlı ve iyi bir öğretmen olarak bilirdi. Stajda öğretmenleri ona «Senin sabrın çok» demişti. Ama Varto'daki ilk ayında, bir sabah, birinci sınıftan küçük bir çocuk defterine üçüncü kez mürekkep döktüğünde, İrem bağırdı. Çocuk ağladı. Sınıf sustu. İrem kendi sesinden korktu.
O akşam lojmanda, sobanın dumanı içinde, İrem kendine şunu sordu: «Bu bir ceza mı? Yoksa ben sandığım kişi değil miyim?»
Bilgenin kapısı
Majjhima Nikāya'nın yirmi birinci konuşmasında Buda, Sāvatthī'de yaşamış bir kadının hikâyesini anlatır. Vedehikā adındaki bu ev hanımının şöyle bir ünü vardır: yumuşak, sakin, huzurlu. Evindeki hizmetçi Kālī, bir gün merak eder: hanımım gerçekten öfkesiz mi, yoksa ben işimi iyi yaptığım için mi öfkesini göstermiyor? Bunu sınamak için bir sabah geç kalkar. Vedehikā kaşlarını çatar. Ertesi sabah daha geç kalkar; Vedehikā sert sözler söyler. Üçüncü sabah daha da geç kalkar; Vedehikā kapının sürgüsünü kapıp hizmetçinin başına vurur. Buda hikâyeyi şöyle bağlar:
«Aynı şekilde, bir keşiş, kendisine hoşa gitmeyen sözler dokunmadığı sürece yumuşakların en yumuşağı, sakinlerin en sakini, huzurluların en huzurlusu olabilir. Ama hoşa gitmeyen sözler ona dokunduğunda, işte o zaman onun gerçekten yumuşak, sakin ve huzurlu olup olmadığı anlaşılır.»
Hikâye, hizmetçilerin mülk sayıldığı bir toplumda geçer ve Vedehikā'nın şiddeti hikâyenin içinde de bir kötülük olarak anlatılır: komşular olanı öğrenir ve Vedehikā'nın ünü «sert, öfkeli, huzursuz» diye değişir.
Bakmadığın yer
Zorluğu genellikle ya bir ceza ya da bir talihsizlik olarak düşünürüz. Ceza olarak görürsek, bir suç ararız: ben ne yaptım? Talihsizlik olarak görürsek, bir şans ararız: neden ben? İrem'in ilk haftası bu iki soru arasında geçti. «Ben ne yaptım da buraya düştüm?» bir ceza sorusuydu; arkadaşlarının «sürgün» kelimesi de bunu onaylıyordu.
Buda'nın hikâyesi zorluğa başka bir yerden bakıyor. Vedehikā'nın sakinliği hiçbir zaman sınanmamıştı; çünkü hizmetçisi işini hep kusursuz yapıyordu. Rahat koşullarda sakin olmak kolaydı. Kālī'nin geç kalkışı bir ceza değildi; bir sınavdı. Ve sınav, Vedehikā'nın ününün altında ne olduğunu gösterdi. Buda'nın cümlesi bunu herkes için genelleştiriyor: insan, hoşa gitmeyen bir şey ona dokunana kadar sakin, sabırlı, iyi olabilir. Gerçekte ne olduğu, ancak zorluk geldiğinde anlaşılır.
İrem'in Varto'daki ilk sabahı tam olarak buydu. Bursa'daki stajında sınıflar düzenliydi, araç gereç tamdı, bir danışman öğretmen yanındaydı. Orada sabırlı olmak kolaydı. Varto'da ise sobanın dumanı, birleştirilmiş sınıflar, Türkçeyi yeni öğrenen çocuklar, yalnızlık vardı. Ve mürekkep dökülen o sabah, İrem'in sabrının nereye kadar uzandığı ortaya çıktı.
Burada önemli bir ayrım var. Vedehikā'nın hikâyesi, sınavı geçemeyen birinin hikâyesidir; ama Buda bunu bir mahkûmiyet olarak değil, bir bilgi olarak anlatıyor. Sınav, insanı yargılamak için değil, ona kendini göstermek için gelir. İrem'in bağırdığı sabah, bir başarısızlık değil, bir keşifti: «Ben sandığım kadar sabırlı değilmişim.» Bu bilgi acıydı; ama onsuz İrem gerçekten sabırlı olmayı öğrenemezdi.
Bir de «sürgün» kelimesinin bir yükü vardı. Zorluğu bir ceza olarak adlandırmak, insanı onun karşısında edilgen kılar: ceza çekilir, beklenir, biter. Bir sınav olarak adlandırmak ise insanı etkin kılar: sınavda bir şey öğrenilir, bir şey değişir.
Derinleşme
Aṅguttara Nikāya'nın üçlü sözler bölümünde Buda, aynı zorluğun farklı insanlarda neden farklı sonuçlar doğurduğunu bir tuz benzetmesiyle anlatır:
«Rahipler, bir adamın bir tuz parçasını küçük bir bardak suya attığını düşünün. Ne dersiniz, o bardaktaki su tuzlanıp içilmez hâle gelir mi?» «Evet, efendim. Çünkü bardaktaki su azdır.» «Peki bir adam aynı tuz parçasını Ganj Nehri'ne atsa, Ganj Nehri tuzlanıp içilmez hâle gelir mi?» «Hayır, efendim. Çünkü Ganj Nehri büyük bir su kütlesidir.»
Buda bu benzetmeyi eylemlerin sonuçları üzerine anlatır: aynı küçük kötü eylem, gelişmemiş, dar yürekli bir insanda büyük bir yıkım olur; gelişmiş, geniş yürekli bir insanda ise iz bırakmadan erir. Ama benzetmenin gücü zorluklar için de geçerlidir. Tuz aynı tuzdur; değişen, suyun miktarıdır. Aynı zorluk, dar bir yürekte her şeyi tuzlar; geniş bir yürekte çözünür.
Bu benzetme, sınavın neden bir okul olabileceğini gösteriyor. Ceza tuzu azaltmaya çalışır: zorluğun bitmesini bekler. Okul ise suyu artırmaya çalışır: insanın yüreğini genişletir. İrem'in Varto'daki tuzu değişmeyecekti; soba yine duman yapacak, minibüs yine haftada iki kez gelecekti. Ama İrem'in bardağı büyüyebilirdi.
Bağırdığı sabahın ertesi günü İrem, ağlattığı çocuğun, Berzan'ın, yanına oturdu ve özür diledi. Berzan anlamadı; öğretmenin özür dilediğini hiç görmemişti. Sonra İrem bir şey fark etti: Berzan'ın defteri hep aynı yerden mürekkep alıyordu, çünkü masanın bir ayağı kısaydı ve defter kayıyordu. İrem masanın ayağının altına bir tahta parçası koydu. Mürekkep bir daha dökülmedi.
İlçedeki daha deneyimli bir öğretmen, Hüsnü Hoca, İrem'e birleştirilmiş sınıfı nasıl yöneteceğini gösterdi: büyükleri küçüklere yardımcı yapmak, güne bir oyunla başlamak, köyün annelerini okula davet etmek. İrem bir kış boyunca öğrendi. Bir ara köyün yaşlı bir kadını ona tandırda pişmiş ekmek getirdi, Kürtçe bir şey söyledi; Berzan çevirdi: «Öğretmen, sen bizim çocuklarımıza sabır ediyorsun, biz de sana.»
Haziranda, yıl sonunda, İrem Bursa'ya dönmek için tayin isteme hakkını kullanmadı. Annesi telefonda şaşırdı. İrem ona şöyle dedi: «Anne, buraya bir ceza olarak geldim sandım. Ama burası benim okulum oldu. Ben burada öğretmen olmayı öğrendim.»
Bu hikâyenin bir sınırını açıkça söylemek gerekiyor. Her zorluk bir okul değildir; haksız bir uygulama, kötü çalışma koşulları ya da güvensiz bir ortam, «sınav» diye katlanılacak şeyler değil, düzeltilmesi gereken şeylerdir. Bir de, ağır bir yalnızlık ve sürekli ağlama hâli haftalarca sürüyorsa, bu bir uyum sorununun ötesine geçmiş olabilir; bir psikolojik danışmana ulaşmak, okullarda çalışan rehberlik servislerinden ya da kurumların destek hatlarından destek almak gerekir.
Öbür bilgeler
Kırıkkale'deki Yiğitcan, kendi yolunu aramadığı için dört büroda da bir vefasızlıkla karşılaştığını görmüştü (YUN-K05.3). İrem ise kendi seçmediği bir yere düşmüş ve orada kendini bulmuştu. Yunus «kendi yolunu aramayan câhildir» der; Buda ise sınavın insanı kendine gösterdiğini. İki hikâye birlikte bir şey söylüyor: kimi zaman yol seçilir, kimi zaman yol insanı seçer; ama iki durumda da asıl iş, o yolda kim olduğunu görmektir.
Tavşanlı'daki Arif de babasının şikâyetlerine bir hekim gibi değil, bir oğul gibi bakmayı öğrenmişti (MEV-K05.3). İrem de Berzan'ın döktüğü mürekkebe bir öğretmenin öfkesiyle değil, bir insanın merakıyla bakmayı öğrendi. İki öğrenme de aynı yerden geçti: sabrın zayıfladığı bir anda durup bir soru sormaktan.
Bugün bir kez dene
Hayatında «ceza» gibi gelen bir zorluğu düşün. Kendine Buda'nın sorusunu sor: bu zorluk bana kendim hakkında ne gösterdi? Hangi sabır, hangi sakinlik sınandı?
Sonra tuz benzetmesini uygula: bu zorluğu azaltamıyorsam, bardağımı nasıl büyütebilirim? Bir arkadaş, bir usta, bir alışkanlık, bir bakış değişikliği.
Bu hafta, o zorluğun ortasında öfkelendiğin bir anı hatırla. O öfkenin arkasında, masanın kısa ayağı gibi, görmediğin bir neden olabilir mi?
Yanında taşıyacağın soru
Zorluğun seni cezalandırıyor mu, yoksa sana kim olduğunu mu gösteriyor?