İçeriğe geç

Mevlânâ ile · Acı ve sıkıntı

Devenin yularını kapan fare

Zorluk bir ceza mı, bir okul mu?

1.306 kelime · yaklaşık 6 dakika okuma · dinlemek için kadın ya da erkek anlatıcı sesi seçebilirsin

Açılış

Emirhan otuz bir yaşında, Çarşamba'da babasının kurduğu küçük bir inşaat firmasının yeni müdürü. Babası Hayati Bey otuz yıl boyunca köy okulları, sulama kanalları, küçük köprüler yapmış; geçen yıl kalp ameliyatı olunca işi oğluna bırakmış. Emirhan inşaat mühendisliğini İstanbul'da okumuş, büyük bir şirkette beş yıl çalışmış, sonra memlekete dönmüştü.

Emirhan işi devraldığında kendinden çok emindi. Babasının yöntemlerini eski buluyordu: kâğıt kalemle tutulan hesaplar, ustalarla çay içerek yapılan toplantılar, el sıkışmayla verilen sözler. Her şeyi değiştirdi: yeni yazılımlar, yeni sözleşme biçimleri, yeni bir hız. Firmanın en eski ustabaşısı Mehmet Usta'nın uyarılarını da «Abi, artık o devir geçti» diye geçiştirdi.

İlk büyük işi, Yeşilırmak'ın bir kolu üzerinde bir köy köprüsünün yenilenmesiydi. Emirhan projeyi İstanbul'daki şirkette öğrendiği yöntemlerle planladı, zamanı kısalttı, maliyeti düşürdü. Sonbaharda temel kazısı başladığında yağmurlar erken geldi. Nehir taştı, kalıplar sular altında kaldı, malzemenin bir kısmı akıp gitti. Emirhan iki gece şantiyede uyumadı. Ne yapacağını bilmiyordu. Yazılımlar bir şey söylemiyordu.

Üçüncü gece eve döndüğünde babası onu bekliyordu. Hayati Bey hiçbir şey sormadı. Yalnızca bir çay koydu ve dedi ki: «Bu nehri ben üç kez gördüm böyle. Konuşalım mı?»

Bilgenin kapısı

Mesnevî'nin ikinci cildinde Mevlânâ kısa ve şakacı bir hikâye anlatır:

«Küçük bir fare bir devenin yularını eline geçirdi ve böbürlenerek yola koyuldu. Deve, çevikliğinden dolayı onunla birlikte yürüyünce, fare kendini bir pehlivan sandı. Fare, büyük bir ırmağın kıyısına gelene kadar yürüdü; o ırmakta koca bir fil bile çaresiz kalırdı. Fare orada durdu ve kurudu kaldı. Deve dedi ki: "Ey dağın ve ovanın yol arkadaşı, bu duraklama ne, bu şaşkınlık neden? Ayağını bas, erkekçe gir ırmağa! Sen benim kılavuzum, önümde yürüyensin; yolun ortasında durma." Fare dedi ki: "Bu su korkunç ve derin; boğulmaktan korkuyorum, arkadaşım." Deve: "Bir bakayım suyun derinliğine" dedi ve hızla ayağını suya bastı. "Su dize kadar, ey kör fare; neden şaşırıp aklını yitirdin?" Fare dedi ki: "Sana karınca olan, bana ejderhadır. Dizden dize çok fark var. Sana diz kadarsa, ey hünerli, benim başımın üstünden yüz arşın geçer."»

Hikâye bir şaka gibi başlar, ama ırmak kıyısında ciddileşir: sınav geldiğinde farenin gerçek boyu ortaya çıkar.

Bakmadığın yer

Sınanmayı genellikle bir dış zorluk olarak düşünürüz: bir hastalık, bir kayıp, bir kriz. Sınav dışarıdan gelir ve insanın gücünü ölçer. Emirhan da taşkını böyle görüyordu: doğanın önüne çıkardığı bir engel, kötü bir şans. Ama Mevlânâ'nın hikâyesi sınavın başka bir yüzünü gösteriyor: sınav insanın gücünü değil, insanın kendini nasıl gördüğünü ölçer.

Fare devenin yularını tuttuğunda, devenin yürüyüşünü kendi gücü sanmıştı. Deve kendi isteğiyle, kendi çevikliğiyle yürüyordu; fare yalnızca ipin ucundaydı. Ama düz yolda bu fark görünmüyordu. Ancak ırmak kıyısına gelince, yani yolun ilk gerçek zorluğunda, fare kendi boyunu gördü. Irmak bir ceza değildi; bir ölçüydü.

Emirhan'ın hikâyesi bu benzetmeye şaşırtıcı biçimde uyuyordu. Firmayı devraldığında babasının otuz yıllık itibarının, ustaların deneyiminin, köylülerin güveninin üzerine yürüyordu. Bunların hepsi devenin adımlarıydı. Emirhan ise yularını tutuyordu ve ilk aylarda her şey yolunda gittiği için, yürüyüşün kendisinden geldiğini sanıyordu. Mehmet Usta'nın uyarılarını «o devir geçti» diye geçiştirmesi, farenin «ben pehlivanım» deyişinin bir benzeriydi.

Taşkın geldiğinde Emirhan ırmağın kıyısındaki fareydi. Ve Mevlânâ'nın en ince cümlesi tam burada: «Sana diz kadarsa, benim başımın üstünden yüz arşın geçer.» Aynı su, deve için dizine kadardır; fare için ise ölümcül bir derinlik. Hayati Bey bu nehri üç kez taşarken görmüştü; onun için bu bir diz boyu suydu. Emirhan için ise boğulacağı bir derinlik.

Bu, Emirhan'ın kötü bir mühendis olduğu anlamına gelmiyordu. Fare de kötü bir hayvan değildi; yalnızca kendi boyunu bilmiyordu. Sınavın değeri buradaydı: Emirhan'a İstanbul'da öğrendiklerinin yetmediği bir yeri, kendi deneyiminin bittiği noktayı göstermişti. Ceza gibi gelen şey, aslında bir haritaydı. Haritada kendi bildiği yerler bir renkte, bilmediği yerler başka bir renkte görünüyordu; ve ikinci renk, Emirhan'ın sandığından çok daha genişti.

Derinleşme

Mevlânâ'nın hikâyesi farenin utancıyla bitmez. Devenin cevabı ve farenin cevabı, sınavın ikinci yarısını oluşturur:

«Deve dedi ki: "Bir daha küstahlık etme, yoksa bu kıvılcımdan canın ve bedenin yanar. Sen kendin gibi farelerle hükümdarlık et; farenin deveyle işi olmaz." Fare dedi ki: "Tövbe ettim; beni bu öldürücü sudan geçir." Deveye merhamet geldi, dedi ki: "Haydi, sıçra, hörgücümün üstüne otur. Bu geçmek bana verilmiştir; senin gibi yüz binlercesini geçiririm."»

Hikâyenin dönüm noktası farenin yardım istemesidir. Fare ırmağı geçemezdi; ama kendi sınırını kabul edip yardım istediğinde, deve onu sırtına alır. Ve devenin son cümlesi önemli: «Senin gibi yüz binlercesini geçiririm.» Deve fareyi küçümsemiyor; geçirmek, onun işi, onun ustalığı. Sınav farenin küçüklüğünü gösterdi; ama aynı zamanda kimin sırtına binebileceğini de.

O gece Emirhan babasıyla mutfakta sabaha kadar konuştu. Hayati Bey ona nehrin hangi mevsimde, hangi kıyıdan taştığını, otuz yıl önce aynı yerde yaptığı köprünün temelini neden daha yukarıdan attığını anlattı. Emirhan'ın planında bunların hiçbiri yoktu. Hayati Bey bir kâğıda kendi eliyle bir kesit çizdi. Emirhan çizime baktı ve ilk kez babasının eski yöntemlerinin arkasında otuz yıllık bir gözlem olduğunu gördü.

Ertesi sabah Emirhan şantiyede Mehmet Usta'nın yanına gitti. «Abi,» dedi, «haklıydın. Bana bu nehri anlatır mısın?» Mehmet Usta bir süre baktı, sonra güldü ve onu kıyıya götürdü. Taşkın çekildikten sonra temel yeniden atıldı; bu kez babasının çizimindeki yükseklikten, Mehmet Usta'nın gösterdiği taşlı zeminden.

Köprü üç ay gecikmeyle bitti. Açılış günü Emirhan, köprünün ortasında, babasının yanında durdu. Hayati Bey bastonuna dayanarak suya baktı: «Bu nehir yine taşacak,» dedi. Emirhan güldü: «Biliyorum baba. Ama bu kez köprü yüksekte.» Sonra bir şey ekledi: «Ve bir dahaki sefere seni aramadan önce iki gece beklemeyeceğim.»

Emirhan yeni yöntemlerini bırakmadı; yazılımlar, sözleşmeler yerinde kaldı. Ama artık her büyük işten önce Mehmet Usta'yla çay içiyor, nehirlerin, toprağın, köylülerin hikâyelerini dinliyordu. Devenin sırtına binmek, farenin yürümeyi bırakması demek değildi; yalnızca derin suda kimin taşıyabileceğini bilmekti.

Bu hikâyenin bir sınırını da söylemek gerekiyor. Mevlânâ'nın hikâyesi, gençlerin yeni yöntemlerini küçümseyen bir hikâye değildir; deve de fare de kendi yerinde değerlidir. Bir de, iş yerinde büyük bir krizin ardından gelen uykusuzluk, suçluluk ve tükenmişlik, bazen tek başına taşınamayacak bir yüke dönüşür; böyle bir durumda deneyimli birinden ya da bir uzmandan yardım istemek, Mevlânâ'nın faresinin yaptığı gibi, bir zayıflık değil bir bilgeliktir.

Öbür bilgeler

Karabük'teki kaynakçı Cumali, fabrikada her yeni çırağın kendisine verildiğini hatırlayınca bir eğitmen olabileceğini fark etmişti (STO-K05.4). Cumali sınavda bir gücünü, Emirhan ise bir sınırını buldu. Seneca'nın dümencisi fırtınada kendini tanır; Mevlânâ'nın faresi ırmak kıyısında. İkisi aynı şeyi söylüyor: sınav, insanın kendi boyunu ölçtüğü yerdir.

Varto'daki öğretmen İrem de, köyde deneyimli bir meslektaşından birleştirilmiş sınıfı yönetmeyi öğrenmişti (BUD-K05.4). İrem Hüsnü Hoca'nın, Emirhan ise Mehmet Usta'nın sırtına bindi; ikisi de kendi deneyimlerinin bittiği yerde, başkasının deneyimine yaslanmayı öğrendi. Buda'nın tuz benzetmesi ile Mevlânâ'nın devesi aynı yöne bakıyor: bardağı büyütmenin bir yolu, başkasının suyuna katılmaktır.

Bugün bir kez dene

Hayatında kendini çok emin hissettiğin bir alanı düşün. Kendine şunu sor: bu güvenin ne kadarı benim adımlarım, ne kadarı yularını tuttuğum devenin?

Sonra son zamanlarda seni zorlayan bir durumu hatırla. O zorluk sana kendi boyunu gösterdi mi? Hangi derinlikte boğulacağını sandın?

Bu hafta, o derinlik için bir deve bul: daha deneyimli bir insan, bir usta, bir eski. Ona yalnızca «Bana bunu anlatır mısın?» de.

Yanında taşıyacağın soru

Bu sınav sana gücünü mü gösterdi, yoksa kimin sırtına binmen gerektiğini mi?