Açılış
Cumali kırk dört yaşında, Karabük'te yirmi bir yıl demir çelik fabrikasında kaynakçı olarak çalıştı. Babası da aynı fabrikada çalışmıştı. Cumali için fabrika yalnızca bir iş değil, bir kimlikti: sabah vardiyasının düdüğü, kaynak maskesinin ardındaki kıvılcımlar, öğle yemeğinde aynı masada oturduğu arkadaşlar.
Geçen bahar fabrikanın bir bölümü küçültüldü. Cumali'nin çalıştığı hat kapandı; yüz yirmi kişiyle birlikte o da işten çıkarıldı. Tazminatını aldı, eve geldi ve üç gün boyunca odasından neredeyse çıkmadı. Eşi Kevser ona ne söylese «Bu bize neden oldu?» diye cevap veriyordu. Kendini cezalandırılmış hissediyordu: yirmi bir yıl çalışmış, hiç işe geç kalmamış, hiç rapor almamıştı. Ve şimdi kapının önüne konmuştu.
Bir hafta sonra eski vardiya arkadaşı Erol onu kahveye çağırdı. Erol da işten çıkarılanlar arasındaydı. Ama Erol'un sesi farklıydı. «Cumali,» dedi, «yirmi bir yıl aynı kaynağı yaptık. Ben hep merak ettim, biz o fabrikanın dışında ne yapabilirdik? Şimdi öğreneceğiz.» Cumali ona kızdı: «Sen bunu bir fırsat mı sanıyorsun? Kırk dört yaşındayız, kimse bizi işe almaz.» Erol omuz silkti: «Belki. Ama belki de alır.»
O gece Cumali uyuyamadı. Erol'un cümlesi aklından çıkmıyordu: «Fabrikanın dışında ne yapabilirdik?» Cumali bunu hiç düşünmemişti. Hiç düşünmek zorunda kalmamıştı.
Bilgenin kapısı
Seneca, «İyi insanların başına neden kötü şeyler gelir?» sorusunu tartıştığı denemesinde, dostu kinik filozof Demetrius'tan duyduğu bir söze yer verir:
«Demetrius'un pek çok büyük sözünden biri, kulaklarımda hâlâ çınlayan şudur: "Bana göre hiç kimse, başına hiçbir talihsizlik gelmemiş insandan daha mutsuz değildir." Çünkü o, kendini sınama fırsatı hiç bulamamıştır. … İnsan sınanmadan kendini tanıyamaz; hiç kimse kendini denemeden neler yapabileceğini öğrenemez.»
Seneca bu denemede Stoacı bir tanrısal düzen inancından konuşur; zorlukların iyi insanları güçlendirmek için geldiğine inanır. Ama denemenin merkezindeki gözlem, inançtan bağımsız olarak da okunabilir: insan, ancak zorlandığında kendini tanır.
Bakmadığın yer
Zorluğu genellikle bir adaletsizlik olarak düşünürüz, özellikle de onu hak etmediğimizi düşündüğümüzde. «Ben iyi çalıştım, ben dürüst oldum, neden bu benim başıma geldi?» Cumali'nin sorusu buydu. Yirmi bir yıllık emeğin karşılığı bir işten çıkarılma olmamalıydı. Ve bu duyguda haklı bir şey vardı; fabrikanın kararı Cumali'nin kusurundan değil, piyasadan, yönetimden, onun hiç söz sahibi olmadığı şeylerden geliyordu.
Seneca'nın cümlesi bu adaletsizliği inkâr etmiyor. Ama başka bir şeye bakıyor: zorluğun insana ne gösterdiğine. «Hiç sınanmamış insan, kendini tanımaz.» Cumali yirmi bir yıl boyunca aynı hattı, aynı kaynağı, aynı vardiyayı yaşamıştı. O yıllarda bir şeyleri başarmıştı; ama kendisi hakkında bilmediği çok şey vardı. Fabrikanın dışında ne yapabilirdi? Hiç düşünmemişti, çünkü hiç düşünmek zorunda kalmamıştı. Erol'un sorusu, Seneca'nın sorusuydu.
Demetrius'un sözü ilk duyulduğunda neredeyse acımasız gelir: başına hiçbir talihsizlik gelmeyen insan, en mutsuz insandır. Ama sözün içinde bir gözlem var. Hiç sınanmamış bir güç, insanın kendisine bile görünmez. Cumali yirmi bir yılda bir kez bile kendi dayanıklılığını, öğrenme yeteneğini, yeniden başlama gücünü sınamamıştı. Bunların var olup olmadığını bilmiyordu. İşten çıkarılma, ona ilk kez bunları sorma fırsatını, istemediği bir biçimde, getirmişti.
Yine de bir ayrımı korumak lazım. Bu, işten çıkarılmanın iyi bir şey olduğu anlamına gelmez. Seneca'nın denemesi bazen zorluğu yüceltecek kadar ileri gider; bu, okuyanı rahatsız edebilir. Ama Cumali'nin önündeki seçim, zorluğu iyi ya da kötü saymak değildi. Seçim, onu yalnızca bir ceza olarak mı yaşayacağı, yoksa aynı zamanda bir sınav olarak mı göreceğiydi. İlki onu odasına kapatıyordu; ikincisi kapıyı açıyordu.
Bir de Cumali'nin kimliği vardı. Yirmi bir yıl boyunca «fabrikanın kaynakçısı» olmuştu. Fabrika gidince, kim olduğu da gitmiş gibi geliyordu. Ama Seneca'nın sorusu tam buraya dokunuyordu: kaynakçılık fabrikada değil, Cumali'nin ellerindeydi.
Derinleşme
Seneca aynı denemede, sınavın neden gerekli olduğunu bir dizi imgeyle anlatır:
«Dümenciyi fırtınada, askeri savaşta tanırsın. Zenginlikler içinde yüzüyorsan, yoksulluğa ne kadar büyük bir ruhla katlanabileceğini nasıl bileyim? … Ölümsüz tanrıların ruhlarımıza mahmuz gibi dürttüğü şeylerden korkma: talihsizlik erdemin fırsatıdır.»
«Talihsizlik erdemin fırsatıdır.» Seneca'nın bu cümlesi, Cumali'nin «Bu bize neden oldu?» sorusuna bir cevap değil, bir başka soru. Neden olduğunu kimse bilemezdi. Ama şimdi ne olacağı, Cumali'nin elindeydi. Dümenci fırtınayı seçmez; ama fırtınada ne yapacağını seçer.
Erol'la kahvede oturduğu günün ertesinde Cumali bir şey yaptı: işten çıkarılanlar için açılan bir yeniden eğitim programının broşürünü, haftalardır mutfak masasında duran broşürü, ilk kez açtı ve okudu. Programlardan biri, mesleki eğitim kurumlarında kaynak eğitmeni olmak için bir sertifika kursuydu. Cumali bunu hiç düşünmemişti; yirmi bir yıl boyunca birine kaynak öğretmemişti, ya da öyle sanıyordu. Sonra hatırladı: fabrikaya her yeni çırak geldiğinde, onu ustabaşı Cumali'nin yanına verirdi. «Cumali sabırlıdır, iyi öğretir» derdi.
Kursa yazıldı. İlk hafta zordu. Yıllardır bir sınıfta oturmamıştı; yazılı sınavlar onu korkutuyordu. Bir gece Kevser onu mutfakta, bir kitabın başında, uykusuz buldu. «Bırakmak istiyorum,» dedi Cumali. Kevser yanına oturdu: «Yirmi bir yıl her sabah beşte kalktın. Bir kitaptan mı korkacaksın?» Cumali güldü ve kitaba döndü.
Altı ay sonra Cumali, Karabük'teki bir meslek lisesinde kaynak atölyesinde eğitmen olarak çalışmaya başladı. Maaşı fabrikadakinden azdı. Ama ilk haftanın sonunda, on altı yaşında bir öğrenci, ilk düzgün kaynak dikişini çektiğinde, maskeyi kaldırıp Cumali'ye baktı ve güldü. Cumali o yüzü tanıdı: yirmi bir yıl önce kendi yüzüydü.
Bir akşam Erol aradı. O da bir tersanede iş bulmuştu. «Ne diyordum sana?» dedi. Cumali bu kez kızmadı. «Haklıydın,» dedi. «Fabrikanın dışında da bir şeyler yapabiliyormuşuz. Ama bunu öğrenmek için önce dışarı çıkmamız gerekiyormuş.»
Bu hikâyenin bir sınırı var ve onu açıkça söylemek gerekiyor. Seneca'nın «talihsizlik erdemin fırsatıdır» cümlesi, işsizliğin, yoksulluğun ya da haksızlığın yaşayanlar için bir fırsat olarak kutlanması gerektiği anlamına gelmez; bunlar gerçek yaralardır ve toplumsal destek, hak arama ve dayanışma gerektirir. Bir de, işini kaybettikten sonra uzun süren içe kapanma, umutsuzluk ve değersizlik duyguları ciddi bir çökkünlüğe dönüşebilir; bu durumda bir hekime ya da psikoloğa başvurmak, yeniden ayağa kalkmanın parçasıdır.
Öbür bilgeler
Varto'daki köy okuluna atanan İrem, mürekkep döken bir çocuğa bağırdığı sabah kendi sabrının sınırını görmüştü (BUD-K05.4). Buda'nın Vedehikā hikâyesi de, Seneca'nın Demetrius'u da aynı şeyi söylüyor: insan sınanmadan kendini tanımaz. Ama Buda sınavın neyi açığa çıkardığına, Seneca ise sınavın neyi geliştirdiğine bakıyor. İrem sınavda bir eksikliğini, Cumali ise bir gücünü buldu.
Kendi seçtiği tamir tezgâhında, bir dulun eşinden kalma radyosunu çalıştırdığı gün Yiğitcan, emeğinin karşılığını ilk kez bir insanın yüzünde görmüştü (YUN-K05.3). Cumali'nin yolu ise ona bir işten çıkarılmayla dayatıldı. Yunus kendi yolunu aramayı öğütler; Seneca ise yolun kapandığı yerde yeni bir yol bulmayı. İkisinde de insan, bildiği yolun dışında kendini yeniden tanıyor.
Bugün bir kez dene
Hayatında haksız bir zorluk gibi gelen bir şeyi düşün. Önce o haksızlığı kabul et; onu küçültmeye çalışma. Ardından Demetrius'un gözüyle bak: bu zorluk olmasaydı, hangi gücümü hiç tanımayacaktım?
Erol'un sorusunu da kendine sor: alıştığım yerin dışında ne yapabilirim? Hiç denemediğim bir yeteneğim olabilir mi?
Bu hafta, o sorunun cevabına doğru küçük bir adım at: bir broşürü oku, bir kişiyi ara, bir kursa bak.
Yanında taşıyacağın soru
Bu fırtına seni batırmak için mi geldi, yoksa nasıl bir dümenci olduğunu göstermek için mi?